Bursa’da Bir İstanbul Efendisi…

Dr. Birgül Yeşiloğlu Güler

Musahipzade Celâl oyunlarını seyrederken çoğu zaman karmaşık duygular içinde bulurum kendimi… Daha oyun başlamadan bile, hatta tiyatro salonuna doğru giderken başlar bu karmaşıklık ben de… “Yönetmen oyun metnini nasıl yorumladı acaba?” sorusuyla başlayan bu karmaşıklık durumuna, bir de merak duygusu eklenince; sabırsızlığım iyice artar seyirci koltuğunda… Saat bu sefer de şaşmadı, aynı şekilde işledi. İşte yine Musahipzade Celal oyunu izlemeye gidiyorum ve ben yine meraklı ve karmaşığım!

Lacivert Bursa göğünün altında yürürken,  Devlet Tiyatrosu’nun Ahmet Vefik Paşa Sahnesine doğru ilerlemekteyim… Bursa’da yaşayanlar bilir; Ahmet Vefik Paşa Sahnesi şehrin tam göbeğinde, Heykel adı verilen merkezi bir yerdedir… Her sokağı tarih kokan yeşil beyaz bu şehrin nabzı Heykel adı verilen bu semtte atar… Genellikle oyundan önce Bursa Devlet Tiyatrosu’nun tarihi binasının önünde az biraz soluklanmayı ve akıp giden şehir trafiğini seyretmeyi çok severim. Hele bir de hafif bir yağmur da çiseliyorsa, değmeyin benim keyfime…

Ben böyle nazlı nazlı seyre dalmışken Bursa akşamüstünü,  gözüm sanatçı kapısı girişinin yanında küçücük bir taburenin üzerinde oturan Bora Özkul’aya ilişti. Belli ki o da dalmıştı benim gibi şehrin güzelliğine… Senelerini tiyatroya sanatına adamış usta oyuncunun yanına varıyorum bir çırpıda… Selam verip, ayaküstü sohbete başlıyoruz oyun üzerine… Biraz sonra Bursa Devlet Tiyatrosu’nun bir başka emektar oyuncularından Adnan Tunalı geliyor yanımıza… Sohbet bal tadını alıyor, sanata ve tiyatroya yönelik… Onlar bana iyi seyirler, ben onlara iyi oyunlar dileyerek ayrılıyoruz…

Daha fuayeye girerken oyunun henüz ikinci haftası olmasına rağmen seyircinin ilgisi dikkatimi çekiyor. Bursa seyircisi her zaman olduğu gibi yine tiyatro aşığı! En önden izleyeceğim oyunu… “Yaşasın” diyorum kendi kendime… Böylelikle oyuncuların mimiklerini kaçırmayacağım diye çocuksu bir sevinç kaplıyor içimi… Aklımda rejiye yönelik meraklı sorularla öylece kalakalıyorum, Bursa Devlet Tiyatrosu’nun narçiçeği kırmızı koltuklarında… Işıklar sönüyor… Sahnede inceden bir saz çalmaya başlıyor… Bırakıyorum kendimi Baki Erdi Mamikoğlu’nun yönettiği, Bursa Devlet Tiyatrosu oyuncularının oynadığı “İstanbul Efendisi” oyununa… İyi seyirler olsun şimdiden seyredeceklere, seyredenlere ve seyretmiş olanlara…

Sanatçı, eserlerini oluştururken yaşadığı toplumun kültürel yapısından ve çağının sosyo-ekonomik durumundan etkilenir. Bu bilinen bir bilgidir.  Buradan hareketle bu bağlamda her eserin, sanatçının içinde yaşadığı döneme ait ayak izini taşıdığını söylemek mümkündür. Öyleyse paralel bir okumayla Musahipzade Celal oyunlarının da döneme ait durum fotoğrafı çektiğini ve bu fotoğraftan hareketle yarattığı karakterlerle de, söz konusu durumu sahneye taşıdığını söylemek doğru olacaktır.

 Oyun yazarını ve dramatik malzeme kaynaklarını düşünürken, çoğu zaman bir ağaç imgesi oluşur belleğimde… Ulu bir çınar ağacı düşünürüm ki o çınarın simgesel karşılığı yazarın ta kendisidir benim için… Sonra olanca gücüyle toprağa bağlamış bu çınarın köklerine bakarım… O köklerin içinde toprak; yazarın yaşadığı çağ ve coğrafyadır bana göre… En nihayetinde dallarda nazlı nazlı sallanan yapraklara takılır gözlerim ki onlar da yazarın eserleri, oyunları, kitaplarıdır benim için… Ez cümle; ağacın yapraklarını topraktan, toprağı kökten ayrı düşürmek nasıl mümkün değilse, yazarı da içinde yaşadığı toplum, coğrafya ve çağdan ayırmak mümkün değildir. Bu nedenle Musahipzade Celal oyunlarını incelerken yazarın yaşadığı dönemi bilmek ve doğru değerlendirmek elzemdir.

Bu dönem öyle bir dönemdir ki; hem “din elden gidiyor” diye 31 Mart ayaklanmasının hem de “devlet elden gidiyor” diye Babıâli Baskının yaşandığı bir süreçtir. Yara bere içinde Birinci Dünya savaşından çıkan, işgal altındaki İstanbul’u sahneye taşıyan Musahipzade Celal oyunlarında; yeni kurulan  ‘Cumhuriyet Türkiye’sinin hem ayak sesleri duyulmakta, hem de yıkılmakta olan Osmanlı İmparatorluğunun gölgesi görülmektedir.

1868 yılında Osmanlının baş şehri İstanbul’da doğan Musahipzade Celal’in, 1959 yılında bu defa da Türkiye Cumhuriyeti’nin İstanbul’unda vefat ettiği bilinmektedir. Doksan bir yıllık hayatının sonunda Musahipzade Celal’in;  Geleneksel tiyatromuzun olmazsa olmazı ortaoyunu, karagöz, meddah gibi iç dinamiklerimizi, güncelleyerek yüzünü batıya dönen başarılı bir sentez yaptığını ve bu yönelişle eserler verdiğini söylemek mümkündür. Özellikle Ortaoyunu ve Karagöz’den tanıdığımız geleneksel tiyatromuza ait tipleri, batı tiyatrosu kalıpları içinde sahneye taşıması bu sentezin en önemli kanıtlarından biri olmuştur. Kanımca Musahipzade Celal’in tiyatro tarihimiz içindeki yerinin önemi, geleneksel tiyatromuz ile batı tiyatrosunu başarılı bir şekilde sentezlemesinde yatmaktadır. Bir başka deyişle Musahipzade Celal’i; sırtını Karagöz ve Ortaoyunu geleneğine yaslayan, yüzünüyse batılı tiyatro kalıplarının yeniliğine çevirmiş bir yazar olarak tanımlamak mümkündür.

Cumhuriyet devrimlileriyle baştan aşağı yenilenen ve değişen Anadolu coğrafyasında; harf devriminden kılık kıyafete, eğitimden kadın hak ve özgürlüklerine kadar hızlı bir dönüşüm yaşanmıştır. Musahipzade Celal’in oyunlarında kullandığı tema, mesaj ve karakterde yaşanılan bu güçlü değişimin etkisini ve izlerini görmek mümkündür. Söz konusu bu etki ve izleri doğru değerlendirmek için yazarın bazı oyunlarına odaklanmak gerektiği düşüncesindeyim. Örneğin Istanbul Efendisi…

 1912 yılında ve yazarın kırk dört yaşındayken yazdığı İstanbul Efendisi oyunu, Musahipzade Celal’in ustalık dönemi oyunlarından sayılmaktadır. Yeni kurulan Cumhuriyet Türkiye’sini, Osmanlının kültürel yaşamı içinden sergilemeye çalışan İstanbul Efendisi oyununda; ana eksen de bir aşk, yan eksenlerde de kabuk değiştiren toplumun yeni fotoğrafı anlatılır inceden inceye… Kölelik halen devam etmektedir. Özellikle kadınlar bir eşya gibi alınıp satılmaktadır. Köle olmayan kadınlar ise babaları ya da erkek kardeşlerin tarafından söz hakkı olmadan uygun görülen biri ile evlendirilmektedir. İstanbul Efendisi oyunun konusu da üç aşağı beş yukarı bu durumlar etrafında gelişmektedir.

İstanbul Efendisi’nde  Muhasipzade Celal; babası tarafından kendisine falla seçilen bir damat adayıyla izdivacı düşünülen genç bir kızın traji-komik hikâyesi anlatılır. Çarşı esnafının korkulu rüyası olan Savleti Efendi, İstanbul’un hatırı sayılır varlıklı isimlerinden biri dahası baş kadısıdır. Yarım akıllı küçük oğlu Molla İrfan, kızı Esma ve hizmetlileriyle gösterişli bir konakta yaşamaktadır. Savleti Efendi cinlere, perilere, burçlara meraklı biridir. Bu merakı öylesine kuvvetlidir ki, kızı Esma’nın kiminle evlenmesi gerektiğine bile fal açarak karar vermektedir.  Oyun ve asal çatışma tam da burada başlar; Savleti Efendi’nin kızı Esma fallarda çıkan damat adayıyla mı, yoksa gönlünü kaptırdığı delikanlı ile mi evlenecektir?

Esma konaktan dışarıyı çıktığı nadir günlerin birinde Safi Çelebi’yi görmüş ve ona yıldırım aşkıyla vurulmuştur. Dönemin en etkili iletişim kanalıyla da aşkını Safi Çelebi’ye belli etmiştir; Ona mendil atmıştır! Fakat Esma’yı babası başkası ile evlendirmeyi düşünmektedir.  İki gencin birbirine kavuşması için devreye Çengi Afet girer. Çengi Afet demek entrikaların şahı demektir. Böylelikle tüm oyun Çengi Afet’in Salveti Efendi’yi dize getirmek için kurduğu entrikalar üzerinde ilerler. Bir dizi  ‘kadının fendi erkeği yendi’ yönelişine hizmet eden trajikomik olaylar gelişir. Kâh güleriz, kâh hüzünleniriz ara ara… Sonuçta Savleti Efendi’nin farkında olmadan nice tuzaklara düştüğünü ve kendi elleriyle kızını kendi öngördüğü değil gönlünü kaptırdığı sevdiği delikanlıya verdiğine tanıklık ederiz. Sevenler birbirine kavuşmuş, aşk galip gelmiştir batıla karşı…

İstanbul Efendisi oyununda; ana ve karşıt karakteri Savleti Efendi ve Çengi Afet olarak ele alıp, değerlendirmek mümkün… Savleti Efendi gücünü kadılık makamından alırken, Çengi Afet ise gücünü kurnazlığı ve kadınlığından almaktadır. İki asal güç etrafında gelişen çatışma eksenine bir aşk hikâyesi yerleştirilir; Esma ve Safi Çelebi aşkı… Bir başka söylemle devlet gücünü elinde tutan başkadı Savleti Efendi ile kadınlık gücünü elinde tutan Çengi Afet arasındaki çatışma oyunun asal kurgusudur.

Oyunda ana karakterler dışında döneme ait çok sayıda tipleştirmeyi de görülür.  Özellikle çarşı esnafı tipleştirmelerinin döneme ait değişim ve dönüşümü sergilemesi açısından önemli olduğunu vurgulamak gerekmektedir. Esnaf toplumu öyle kişilerden oluşmuştur ki; Osmanlının o döneme ait neredeyse her sosyal katmanına ve kültürel yapısına ilişkin insan profiline denk gelmemiz mümkündür. Çok renkli ve çok sesli toplumsal bir mozaik yapısıyla karşı karşıya kalınırız İstanbul Efendisi oyununda… Ermeni terzi Agop, Rumelili nalbant Durmuş, Yahudi bakkal Yuvan, Kastamonulu Saka Bekir,  finalinde Savleti Efendi’ye dünür olacak Dürüst Muhsin Efendi ve köylü kurnazı Böcek Menteş söz konusu bu tipleştirmelerin başarılı örneklerindendir. Yine geleneksel tiyatromuzun “bacı kalfa” tipinin bir uzantısı olarak değerlendirebileceğimiz Feraset kişileştirmesi de oyunun bir başka rengidir. Kadı kızı Esma’yı, geleneksel anlayışla yetiştirilmiş, dört duvar arasına kapatılmış ancak aşkI arayan masum genç kız tipi olarak değerlendirmek mümkün… Gönlünü kaptırdığı çarşı esnafı Muhsin Efendi’nin oğlu Safi Çelebi ise, saf ama bir o kadar da sevilesi bir delikanlı tipidir. Zaten oyunda; bu iki gencin Esma ve Safi Çelebi’nin kavuş(ma)ma durumu üzerine kurgulanmıştır. Onların gizemli bu durumlarına bir de Dilaver ve Dilaram’ın aşkları da eklenince tadından doyulmayan entrikalar zinciri başlar…

Ez cümle; Batılı oyun yazma biçimiyle geleneksel Türk Tiyatrosu’nun özünü birbirleriyle ustaca harmanlayan Musahipzade Celal,  henüz yeni yeni oluşan Türk Tiyatrosu çatısı altında gelenekten kopmayan ancak özgün bir metin yapısını da elden bırakmayan “İstanbul Efendisi” oyunuyla Türk Tiyatro tarihi içindeki yerini almıştır.

 

Sebep

“Göbek bağımı,

 yüreğine gömmüş annem…

 İşte bu yüzden;

 güzel olan her kadına

 âşığım…

                  (Baki Erdi Mamikoğlu)

Genç bir yönetmen olan Baki Erdi Mamikoğlu’nu sadece tiyatro sanatında değil sinema ve şiirde de yakından takip eden biri olarak diyebilirim ki; yönetmenin reji de yapmak istediği bana geçti. Bu anlamda genç yönetmeni kendi adıma kutlamak isterim.  Mamikoğlu’nun sinema da olduğu gibi, tiyatroda da kendine ait dili var. O dili yakalamak için kendinizi rejinize bırakmanız yeterli gelecektir. İster şiir de, ister sinema da, isterse de tiyatro olsun simgeleri ve imgeleri kullanmayı seviyor Mamikoğlu… Nitekim İstanbul Efendisi’nde de aynı yönteme başvurmuş; simgelerle bezenmiş bir reji ve alt metin açıklaması… Oldukça kendine özgü bir söylemle, söylemek istediklerini simgeleştirerek seyircinin önüne koyuvermiş iki perde boyunca… Neredeyse hiçlik duygusunu yaşatacak kadar boş bir sahnede ilgiyi en çok arka fondaki gölge perdesi çekmekte… Minimaliz bir dekor anlayışıyla rejiyi biçimleyen yönelişte, sahnenin tam ortasında duran ve ortadan özellikle kırdırılmış V seklindeki yatak oyunun en can alıcı göstergelerinden biri… Yeri gelir makam koltuğu olur bu yatak, yeri gelir âşıkların buluştuğu bir döşek… Batmakta olan bir imparatorlukla, doğmakta olan bir cumhuriyet imgesini kırık bir yatak simgesine yüklemenin akıllıca ve yaratıcı bir gösterge olduğu kanaatindeyim. Zaten öyle de değil midir ki?  Ölümler de, doğumlar da hep bir yatak etrafında gerçekleşmez mi? Bu neden bir imparatorluk ve cumhuriyet olmasın ki? Öyleyse bir eski imparatorluğun yıkılışını, yeni bir cumhuriyet ülkesinin doğuşunu kırık bir yataktan daha güçlü ne anlatabilir ki?

Mamikoğlu’nun neredeyse yok denecek kadar az dekor kullanması, onun sahnede yaratmaya çalıştığı boşluk duygusuna ve nihayetinde oluşturmaya çalıştığı ortaoyunu alanına başarılı bir şekilde hizmet etmekte… Kabaca bir iki işlevsel dekorla ağır bir oyun metnini kurtarmayı başaran Mamikoğlu, olabilecek en iyi güncellemeyle işlevsel bir reji çıkarmış denilebilir.

Dekoru destekleyen aksesuar ve kostümlere gelince; Savleti Efendi’nin elinden düşürmediği tespihin yönetmen tarafından özelikle vurgulandığını ve grotesk bir yönelişle kullanıldığını söylemek mümkün… Neredeyse yarı insan boyundaki bu tespih o kadar önemlidir ki; kimin kiminle evleneceğine bile karar vermektedir; Batılı olanı simgeler…  Feslerde kullanılan renkli parçalar ise Midas’ın Kulakları’nı çağrıştırır adeta… Bilindiği üzere Midas’ın eşekkulakları vardır ama bunu berber hariç kimse bilmemektedir. Çünkü o kraldır ve ona karşı gelmek olası bile değildir. İstanbul Efendisi’nde de benzer bir durum vardır; Savleti Efendi bir kadıdır ve sözünün üzerine söz söylenemez! Bu pencereden bakıldığında kostümdeki küçücük bir detayın seyirciyi metinlerarası bir göndermeye götürdüğünü söylemek mümkün olacaktır.

Işığa gelince kanımca, oyun boyunca ışık sanki bir karaktermiş gibi konuşup durdu seyirciyle… Bu nokta da Yakup Çartık’ı Bursa Devlet Tiyatrosu’nun pek çok oyununda olduğu gibi bu oyunda da tebrik etmek gerekecektir. Özelikle mavi ışıkla sağlanan gece atmosferinin çok başarılı ve etkili olduğunu vurgulamak gerek… Arkaya gerilmiş devası perde üzerine düşen yıldız ve hilal kurulmakta olan yeni Cumhuriyet ülkesinin bayrağına götürüyor seyirciyi…

Bursa Devlet Tiyatrosunun senelerdir oyunlarını seyreden bir seyirci olarak İstanbul Efendisi oyununda;  oyunculuk kalitesi alışageldiğimiz düzeyinden öden vermeden perdesini açmış ve kapatmıştır. Özellikle Afet rolündeki Belgi Bilgin’i mimiklerini kullanmadaki başarısından dolayı kutlamak isterim. buldum. Usta oyuncu Bora Özkula gerek yaşı, gerekse de tipolojisiyle nedeniyle Savleti Efendi rolüne oldukça yakışmış, rejisör tarafından doğru değerlendirilmiştir. ‘Sahnede rolün büyüğü küçüğü yoktur’  sözünün en iyi örneklerinden biri olarak Fidan rolünü oynayan Sıdıka Derya Gümral’i göstermek mümkün… Bir elin parmağını geçmeyecek kadar sayılı sahnesi olan genç aktris rolü gereği kullandığı beden duruşunu bir kez bile bozmadan gösterdiği performans dikkat çekici… Yine Menteş rolündeki Cenk Turan, Ferhat Rolündeki Ali Bircan Teke sahnenin dikkat çekici aktörlerinden iki ismiydi. Oyunculuğa genel bir yorumla bakıldığında zor bir metnin ağırlıklı olarak simgesel yorumuna dayalı rejisinin altından Bursa Devlet Tiyatrosu oyuncu kadrosunun başarıyla kalktığını söylemek doğru olacaktır.

 Kalabalık oyuncu kadrosuyla seyrine daldığımız Bir İstanbul Efendisi oyununda; rejiyi güncel ve çağdaşı yakalamak isteyen, oyunculuğu metnin ağırlığına rağmen yalın ve güçlü,  müzik ve dansları ise çoğu yerde abartılı ve işlevsiz bulduğumu belirtmek isterim. Müzik ve dansın -hem yazar, hem de yönetmen tarafından seyirciye iletilmek istenen-   mesajı baltalığını, bu yönelişle oyunculuğun bir adım gerisine çekilmesi gerektiği düşünmekteyim.

Sonuç olarak; Bursa Devlet Tiyatrosu’nun süregelen kalite çizgisinden aşağıya düşmediğini gördüğüm ve 2016-2017 sezonunda izlediğim İstanbul Efendisi oyununu herkese tavsiye ederim. Metni çok kereler okuyup, inceleyen biri olarak yönetmen Baki Erdi Mamikoğlu’nun rejide neyi- nasıl kurtardığını görebiliyor, oyuncu kadrosunu bu ‘zor metin’, ‘kaygan reji’ karşısındaki usta duruşunu tebrik ediyorum. Yüreklerine sağlık… Tiyatro nefestir… Hele ki nefes nefese kaldığımız  şu günlerde… İyi seyirler olsun şimdiden seyircilere!

OYUN KÜNYESİ

Yazan; Musahipzade Celal
Yöneten; B. Erdi Mamikoğlu
Dekor Tasarımı; Özlem Karabay
Giysi Tasarımı; Funda Çebi
Işık Tasarımı; Yakup Çartık
Müzik; Berkay Yiğitaslan
Koreograf; Orçun Okurgan
Dramaturg; Canan Kırımsoy

Yönetmen Yardımcısı; Serap Uluyol Karanfilci
Asistanlar; N. Orbay Sehlikoğlu, Tümay Revşan Kargın

Oyuncular;

Savleti: Bora Özkula

Afet: Belgin Bilgin

Feraset: Işıl Öztürk

Menteş: Cenk Turan

İrfan: Salih Salcan

Dilaram: Irmak Bavkır

Dilaver: C. Hamza Çanakoğlu

Esma: Ceren Kayış

Safi Çelebi: Burak Günsayar

Fidan: Sıdıka Derya Gümral

Ferhat: Ali Bircan Teke

Handan: Cansu Yılmaz

Muhsin: Adnan Tunalı

Bekir: Harun Türköz

Durmuş: Emir Çiçek

Agop: Erkan Erdem,

Yuvan: Nurettin Örük

Desturcı Başı: N. Orbay Sehlikoğlu

Cariyeler: Öykü Esendemir, Tümay Revşan Kargın, Gizem Çakmak, Ayşe Dinç, Didem Polat, Zeynep Yılmaz, Çağla Genç

Korumalar; Erdem Erdoğan, S. Cem Şener, Hayati Özen

Evdeki Yabancı, Erem Nalcı

Müzisyenler; Irmak Şahin, Murat Yüzey, Tarkan Rast, Şuat Çelikkökü, Erdem Şendirekler, Vedat Rast

Sahne Amiri; H. Sedat Parlakgün

Kondüvit; İsmail Ale

Işık Kumanda; Mehmet Şah Güney

Suflöz; Filiz Soyluoğlu

Dekor Sorumlusu; Süleyman Aksu, Mustafa Albayrak

Aksesuar Sorumlusu; Serkan Kargın

Kadın Terzi; Gönül Akıllı

Erkek Terzi; Cemil Benzeş, Zafer Doğan

Peruka; Arzu Kepenek



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: