Ödenekli Tiyatrolarda Brecht Sahnelemesine Dair

Bursa Devlet Tiyatrosundan Puntila Ağa ve Uşağı Matti

Banu Çakmak

Tiyatroda içerik ve biçim bir bütündür buna bağlı olarak Brecht’in oyunlarının dayandığı ideolojik içerik, epik diyalektik biçimden ayrı düşünülemez. Ancak ülkemizde başlangıcından bugüne epik diyalektik tiyatro daha çok içeriğiyle öne çıkmış, epik diyalektik biçimin Brechtyen bir üslupla uygulanması konusunda sıkıntılar yaşanmış. Özellikle ödenekli tiyatrolarda Brecht oyunlarının sahnelenmesine daha az rastlanmasının yanında, sahnelendiğinde de genellikle biçimsel sorunlarla karşılaşılmış. Bu bakımdan ne zaman bir ödenekli tiyatroda Brecht sahnelendiğini duysam heyecanlanır, epik diyalektik anlayışın ne denli uygulanabildiği konusunda meraka düşerim.

Bu sezon Bursa Devlet Tiyatrosu’nda, Brecht’in, Puntila Ağa ve Uşağı Matti oyunu sahneye koyuluyor. Bir ödenekli tiyatroda Brecht oynanmasının kendi adıma çok sevindirici olduğunu söylemek isterim. Bu sevinç, sahnelemeye dair merak ve heyecan içinde oyunu, prömiyer yaptığı 03.10.2017 akşamı, Bursa Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu’nda izlemeye gittim. Oyunu yöneten ismin daha önce Tiyatro Adam’dan izlediğim, yine Brecht’in yazdığı Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı adlı oyunu yöneten Ümit Aydoğdu olması ayrıca önemliydi benim için. Zira söz konusu oyunu beğeniyle izlemiş, Türkiye’de Brecht sahnelemesine iyi bir örnek olduğunu düşünmüştüm.

Oyunda bir toprak ağası olan Puntila’nın, uşağı ve çalışanlarına yönelik kötü davranışları, onları nasıl sömürdüğü anlatılıyor. Ancak aynı Puntila içtiği zaman hemen sarhoş olup bu davranışları bırakarak adeta bir meleğe dönüşüyor ve uşağına, çalışanlarına çok iyi davranarak türlü iyilikler yapıyor. Bir başka deyişle ayıkken kapitalist sistemin ezen figürünü temsil eden ve insanlara haksızlık eden Puntila, sarhoş olduğunda eşitlikçi ve adil kimliğiyle söz konusu düzene karşıt düşen sosyalist bir tavır sergiliyor. Bu ana öykünün fonunda Puntila’nın kızı Eva, borçlarını ödemek üzere Puntila’nın parasından faydalanmak için onunla evlenmekte ısrarcı olan Ateşe’ye değil, babasının uşağı Matti’ye ilgi duyuyor. Ancak Matti sonunda Puntila’nın tutarsızlığına ve çalışanlarına karşı yaptığı haksızlıklara dayanamayarak işi bırakıyor. Açıkça görüldüğü gibi oyunda, böyle bir düzende bir toprak ağasının ancak alkolün etkisiyle bilincini yitirdiği zaman ezilene hakkını veren bir adama dönüşebileceği anlatılıyor.

Bütün bunları oyun metnini okuduğumuz ya da yalnızca şarkıları dinlediğimiz zaman dahi anlamamız mümkün ancak tiyatrodan, özellikle de seyirciden aktif bir tavır isteyen epik diyalektik tiyatrodan beklenen seyirciyle tamamlanmasıdır. Dolayısıyla seyirciye sunulurken metnin ötesine geçecek, onun üstünde bir şeyler verecek bir anlatıma ihtiyaç vardır çünkü tiyatro edebiyat değildir. Epik diyalektik tiyatroda beklenen ise daha özel bir sahneleme biçimidir. Başlangıcından bugüne tiyatromuzda Brecht’in oyunlarının barındırdığı etkileyici öyküler anlatılmış, ideolojik iletiler açıkça verilmiştir ancak epik diyalektik bir anlatımla değil. Bu sahnelemede aynı nedenlerle anlatımda büyük ölçüde böyle bir tuzağa düştüğü görülüyor.

Oyunda Brecht’in en çok önem verdiği teknik olan diyalektik Puntila’nın sarhoş ve ayık haliyle ikili bir kimlikte çizilmesi üzerinden verilmeye çalışılıyor. Puntila’nın bu çelişik yapısı, onu iki karşıt görüşün göstergesi haline getiriyor ve yine bu yapı sayesinde Puntila salt kötü olmaktan çıkıyor, seyirci ona kızamıyor. Oyunculukta bu diyalektiğin altının çizilmesi son derece önemli… Bu iki farklı kimliğin, iki ayrı ideolojideki efendi kimliğinin göstergesi olarak oynanması gerekiyor ancak bu sahnelemede Puntila’daki ayrım, sadece sözleri sarhoş ve ayık söylemek şeklinde verilmiş, bu da diyalektiği imkansız hale getirmiş. Puntila, Brecht’in tüm oyunları içinde belki de en ağırlıklı ve zorlu olan bir ana oyun kişisi, sürekli sahnede, konuşma halinde ve gelgitler içinde, bu yüzden bütün Brecht kişilerine oranla, bu rolün oynanması ayrı bir cesaret gerektiriyor. Oyuncuyu, rolü üstlenme konusundaki cesareti ve özverisi nedeniyle kutlamak gerek. Ancak Puntila’nın sarhoş ve ayık hali arasındaki fiziksel ayrımın yanında, arasında gidip geldiği sınıfsal ayrımın da altının çizilmesi çok önemli, oyunculukta bunun eksik kaldığını söylemeden edemeyeceğim.

Puntila’nın karşı kutbuna oturan, ezilen işçi sınıfının sivriltilmiş bir sembolü olan Matti’de de benzer bir sınıfsal tavır, sömürülen kesimin hassasiyetini görmek oyunculuk açısından bir başka önemli nokta. Ancak Matti’de bunu görmek bir tarafa deyim yerindeyse oyun oynama emaresi görülmüyordu. Brecht, oyuncusundan yalın bir oyunculuk değil aksine oyun oynadığını belli ederek, göstererek oynamasını talep eder. Brecht’in istediği teatral, oyunsu tavrın aksine canlandırılan rolde yalınlık, adeta oynamayış göze batıyordu. Sınıfsal yaklaşımını sivriltmek bir tarafa oyuncunun oynadığını hiç göstermemesi Brechtyen oyunculuk için pek kabul edilebilir bir şey değil.

Diyalektiğin yanında epik diyalektik tiyatro için olmazsa olmaz bir teknik olan gestus da oyunda pek görülmüyordu. Eva’yı oynayan Irmak Bavkır ve Ateşe’yi oynayan Diyar Gönülalçak dışında tavır oyunculuğu neredeyse hiç göze çarpmadı. Yalnızca bu iki oyuncunun belirgin, kesintili, abartılmış jestler sergilediği ve diğer rollere göre ayırıcı bir nitelik taşıdığı söylenebilir. Oysa sınıfsal tavrı belli edici yabancılaştırıcı jesti onlarda değil en çok başkişiler olan Puntila ve Matti’de görmemiz gerekirdi.

Bunların yanı sıra oyunda nedensellik açısından anlaşılmaz bir takım noktalar vardı. Öncelikle oyun boyunca efendisinin tutarsızlıklar sergilediğini gören Matti’nin, neden bir anda dayanamayacak noktaya gelip her şeyi bırakıp gittiği anlaşılmıyor. Tahammülsüzlüğünde bir tırmanış görülmemesi bunun bir nedeni olabilir. Matti’nin işi bıraktığı anın komünist ailenin işten kovulmasının hemen ardından geldiğini düşünürsek bu davranış anlamlı bir nedene oturuyor. Ancak bu durumda da komünist gencin yeterince işlenmemesi, onun öyküsü üzerinde durulmaması, onun da temsil ettiği rejimi gösterecek bir tavırla çizilmemesi problem haline geliyor. Bir başka soru işareti ise Eva’nın Matti’ye ilgi duyarken, onunla beraber olmak uğruna ayaklarını yıkayacak denli alt sınıftan tavırlar göstermeyi göze alırken, Matti onun poposuna vurunca buna tahammül edemeyerek ondan vazgeçmesi… Eğer bu davranış sınıfsal açıdan çok önemli bir ima taşıyorsa seyirci açısından daha anlaşılır hale getirilmeliydi. Bu gibi dönüm noktalarının nedenselliği oyunda hiç verilmemiş oysa Brecht için hiçbir şey nedensiz olmadığı gibi her şeyin nedeni düzenin biçtiği sınıfsal kimliklerde gizlidir.

Epik diyalektik tiyatroda diyalektik, gestus ve nedensellik kadar önemli, hatta bu anlayışla karakterize olan en önemli kavram bilindiği gibi yabancılaştırmadır. Oyuncuların oyun oynadığını, belli sınıfsal kimliklerin sembolü olduklarını belli etmesi, her şeyin nedeninin bu sınıfsallığı yaratan kapitalizme bağlanması da birer yabancılaştırmadır aslında. Ancak özelde yabancılaştırma, oyunun tüm elemanlarının gerçek değil sahte, burada oynananın bir oyun olduğunu vurgulayacak şekilde örgütlenmesini gerektirir. Bu bağlamda tüm mekânların birkaç tül ve alkol kasasının şeklini değiştirerek verilmesi üzerinden, sahnenin buna uygun şekilde biçimlendirildiği söylenebilir. Mekân ve sahne değişimlerini onların şeklini değiştiren işçi oyuncuların yapması, şarkıları onların canlı olarak söylemesi yabancılaştırma etmeni açısından son derece işlevseldi. Yine işçi oyuncuların birçok kişiyi canlandırması da öyle… Ancak seyir yerinin klasik, gerçekçi bir oyunda olduğu denli karartılması oyuncunun seyirciyle göz teması kurmasını engelliyordu. Oysa oyun oynadığını belli eden, oynadığının bilincinde olan Brechtyen oyuncunun, seyircinin gözünün içine bakması gerekir ama oyunda seyirciye yöneliş yalnızca mesajı açık eden şarkılarda olduğundan yabancılaştırma zayıf kaldı. Yine dekor değişimi sırasında oyuncuların işçi kimliğinden çıkıp kendi olarak davranması yabancılaştırıcı etkiyi artırabilirdi. Ama değişimlerde sahne hafif karartılırken oyuncular rol yapmaya devam eder gibiydi. Özetle oyun oynadığını gösterme anlamında bir yabancılaştırma problemi vardı sahnelemede.

Epizot başlıklarının kendi kimliğiyle öne çıkan oyuncular tarafından seyirciye hitaben söylenmesi de etkileyici bir yabancılaştırma öğesi olarak değerlendirilebilir. Ancak Brecht izlerken dışarıdan bir müzik duymak yerine kanlı canlı orkestrayı karşısında görmek istiyor insan. Tiyatro Adam’ın Brecht sahnelemesinde beni en çok etkileyen şeylerden biriydi müzik. Çünkü oyuncuların ağzıyla yani a cappella şeklinde icra edilerek başlı başına bir yabancılaştırma öğesine dönüşüyordu. Oyunda gerçekten etkileyici ve güzel bir nitelik taşıyan, bizzat oyuncular tarafından seslendirilen şarkıların, müziğinin çalınışını da sahnede görmek isterdim.

Kostümlere gelince, üst sınıfı oynayan oyun kişilerinin detaylı, gösterişli ve renkli giyimi karşısında işçi sınıfı temsil eden tüm oyuncuların tek tip bir tulum giymesi anlaşılır ve anlamlıydı. Ancak bu işçi oyuncular arasında yer yer ayırıcı kişilikleri temsil eden, farklı meslek gruplarını gösterenlerin küçük birkaç belirgin dokunuşla açık edilmesi gerekirdi, bu, onların aynı sınıftan olma özelliğine zarar getirmezdi. Özellikle komünist gencin kostümünde mutlaka ayırıcı bir nitelik olmalıydı diye düşünüyorum.

Oyunun finalinde Matti’nin işi bırakıp sahnenin ön tarafına gelerek oyunun mesajını doğrudan seyirciye söylemesi belki de beni oyunda en çok rahatsız eden şey oldu. Aslında Brecht’in tüm oyunlarında görülen bir şeydir bu. Sanırım oyunun bütününde bu mesaj, soru işareti bırakılmadan, biçimsel öğelerde hiçbir aksama olmadan anlatılmış olsaydı belki bu açıkça söyleme biçimi rahatsızlık vermez, aksine iletiyi pekiştirirdi. Ama bu oyunda bu durum biraz eğreti durmuş, kapsamlı ve ideolojik bir iletiyi hedeflemeyen geleneksel tiyatromuzdaki kıssadan hisseyi hatırlatıyor.

Ümit Aydoğdu’nun ödüllere layık görülmüş, ses getirici Brecht sahnelemesi düşünülürse bu aksaklıkları yönetmene bağlamak doğru olmaz. Sanırım sözü edilen sorunlar daha çok ödenekli tiyatrolarla ilgili. Zira birkaç yıl önce İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda izlediğim Sezuan’ın İyi İnsanı oyununda da benzer problemler dikkatimi çekmişti. Kuşkusuz ödenekli tiyatrolarda halen Brecht sahneleniyor olması son derece mutluluk verici ancak bunu yaparken yazarın epik diyalektik tiyatro anlayışıyla kurulan ilişki üzerine biraz daha detaylı düşünmek, yalnızca öykü ve iletiye değil onun aktarılışı sırasında sadık kalınması gereken Brechtyen biçimin asal öğelerine de dikkat etmek gerekiyor. Bunun yolu ödenekli tiyatrolardaki alışılmış sahneleme ve oyunculuk kalıplarının dışına çıkmaktan geçiyor olmalı…



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Okuyucu Yorumları

“Ödenekli Tiyatrolarda Brecht Sahnelemesine Dair” yazısına bir yorum var.

  1. Erkal Umut dedi ki:

    Kaleminize sağlık…

Yorum


işlemi tamamlayınız: