‘Yaşananların OHAL’den Sonra da Hatırlanması Gerek

(Merve Ceyhan’ın Oyuncular Sendikası üyelerinden Sercan Gidişoğlu, Serdar Orçin ve Sermet Yeşil ile yaptığı ve  Agos gazetesinde yayınlanan söyleşiyi paylaşıyoruz.)

Oyuncular Sendikası nasıl ve ne zaman kuruldu?

Sercan Gidişoğlu: Sendika, 2011’in Mart ayında kuruldu. Sendikanın kuruluş amacı, oyunculuğun, öncelikle yasal anlamda bir meslek olarak kabul edilmesiydi. Çünkü oyuncular, ajanslara bağlı birer çalışanlar. Selin Erdem 1 Mayıs 2011’de set kazasında hayatını kaybetti. Setlerde ölümlerin yaşanmasıyla başlayan ‘bir dizi seyredeceğiz diye insanlar ölüyor, ölmesin, ölmemeli’ duygusu, sendikanın kuruluş aşamasında en büyük etkendi.

Kuruluştan bu yana ne gibi kazanımlar elde edildi?

SG: En önemli kazanımlarından biri meslek tanımlarının yapılması oldu. Bu tanımlar yyuncu, dansçı, seslendirme oyuncusu, opera şarkıcısı için hayata geçirildi. İşçi sağlığı ve can güvenliği açısından da önemli adımlar attık. Set işçiliği az tehlikeli bir meslek olarak gözüküyordu. Setlerin tehlikeli iş yerleri olduğunu belgelerle, sunumlarla ve kaza raporlarıyla anlattık, bu mesleği ‘tehlikeli’ sınıfa geçirdik.

Çocuk oyuncular mevzusu var bir de. Kültür-sanat alanında çocuğun pedagojik gelişimini, fiziksel ve psikolojik bütünlüğünü koruma yönünde çalışmalar yapıyoruz. İnsanlar bir şey izleyecek diye çocuğun zarar görmediği, aksine çocuğun oradan bir fayda elde edebilecek, tecrübelenebilecek, eğitiminin engellenmeyeceği biçimde çalışabilmesini sağlamaya çalışıyoruz. Mevcut kampanyamız ise dizilerde çalışma süreleriyle ilgili.

Serdar Orçin: Bütün bu atlama, zıplama, patlama, vurulma, ata binme gibi sahneler ‘Türk usulü’ şeklinde çekilirdi ve her şey olmaması gerektiği gibi olurdu, bunlar doğal karşılaşılırdı. Böyle bir şey olmamalı, tesadüfe bırakılmamalı. Artık bunlar kanuna bağlandı.

Sermet Yeşil: Tüm bunları yaparken ülkede de bir sürü bir şey oluyor, onlarla da ilgileniyoruz. Bunlardan biri de sansür. Kendimi bildim bileli bu ülkede sansür var, üstelik dozajı da her gün artıyor ve iş otosansüre dönüyor, hatta ‘mahalle baskısı’ denilebilecek başka formlara giriyor. Bir şeyleri yoluna koyabilmek için yaptığımız hamlelerde uygun zamanı beklemek adına uyarılıyoruz. “Şimdi yeri ve zamanı değil, tartışmayalım. Ülkede neler neler oluyor “ gibi bir söylem geliştiriliyor ya da “Senin böyle bir şey söylemeye hakkın yok, sen kimsin ki!” gibi meslek arkadaşlarımızın kendi fikrini beyan etmesi üzerinden bir söylem üretiliyor. Eğer bir TV işindeysen, sözleşmene kadar yansıyan formları oluyor, aba altından sopa göstermeler oluyor. Sendika kuruluğundan beri tüm bunlardan artık haberdar hale geliyoruz. Bu bizim için bir kazanım, aynı zamanda bunların belgelenmesi, tarihe mal edilmesi hafızanın oluşturulması üzerinden bir adım. Şu an Barış Atay özelinde yaşanan olay, ciddi ve kişisel bir engelleme. Ankara’da, İzmir’de üç kişi bir araya gelip Barış’la konuşamaz durumda. Bu, kişi özgürlük ve hakları üzerinden kabul edilebilir bir konum değil. Biz bu sansürü sadece Barış üzerinden değil, bütün alanda yaşanan sansürün bir şekilde belgelenmesi, duyurulması, dünya kamuoyunda bilinir olmasına çalışıyoruz.

Sendikanın kurulmasıyla bireysel anlamda gündelik çalışma alanlarınızda ne gibi değişimler yaşadınız?

SG: Örneğin işçi sağlığı ve iş güvenliği yerine can güvenliği demeyi burada öğrendim. Orada güvenliğin öne çıkarılması gerek çünkü mesele işin güvenliği değil, işi yapan insanların güvenliği. Aslında bu basit bir kelime seçimi gibi gözüküyor ama aynı zamanda dünyaya nereden baktığınızı da belirliyor.

Oyuncular bir dolu şeylerden yakınıyorlar. Bu durum sektörün daha çok oturduğu ülkelerde de böyle, oturmadığı ülkelerde de. Halbuki bize “Bir kez daha doğsan, ne olmak istersin” diye sorduklarında, yine oyuncu olmayı tercih edeceğini söylüyorsun. Bu da oyuncunun paradoksu. Sinema yapıyorsun, “Beş kuruş para alamadık, hakkımızı gasp ettiler” diyorsun ama oynamaya devam ediyorsun. Hak mücadelesini en çok veren insan olsan sende dahi var bu paradoks. Türkiye’de de, dünyada da oyuncu mesleki örgütleri bu paradoksla mücadele etmek için var. Bu paradokstan kurtulabilmek için de sistemsel olarak meslek örgütlerine ihtiyaç var.

SY: Artık oynadığım özel tiyatrolarda en azından sigortalılık üzerinden kendi meslektaşlarımla konuşabiliyorum. Oyuncu olarak sigortalı olmak bizim kişisel hakkımız. Şu da bir gerçek, tiyatrolara uygulanan vergi yükü o kadar yüksek ki, tiyatro sahibi, 50 liraya sattığı bilette en fazla 14-15 lira gelir elde edebiliyor. Bunun içine sigortalar vs. girdiği zaman eriyip giden bir bedelden bahsediyoruz. Sendikanın kurulumundan bu yana geçen dönemde ülke gündemini sarsan çok şey oldu. Bu çalkantılar içinde göz önünde olan insanlar olduğunuz için, sürekli bir şey söylemeye ya da söylememeye mecbur bırakıldık ama her taraftan zorlandık ve bir hedef tahtasına konduk. Bu anlamda gönül kırgınlığı ya da çok zedelenmiş olmaktan bahsetmiyorum, zaten bunu bilerek işin içine giriyorsun. Mesleki olarak da yıpranıyorsun ama aynı zamanda mesleki haklarını geliştirmek, örgütlenmek adına bunu kullandığında vicdanın da rahatlıyor bir anlamda. Sokakta ölüme terk edilen o aktörler ve aktrisler bu sebeple bunları yaşıyorlar. Çünkü bir sigorta yok, telif yoktu, güvence yok. Hiçbir şey yok. Çalışanın 4A’lı sigortasının yapılmış olması gerekiyor, bunu oyuncunun kendisi yapmak zorunda değil. Bu, düzenlenen yasa gereği hakkımız. Oyuncu, bu hakkı elinde tutmak için oyuncu örgütleniyor.

‘Sadece Diktatör’ oyununun yasaklanması ardından yayımlamış olduğunuz basın metninde sözleşmelerde geçen ‘siyaset yasağına’ dair ibarelere değiniyordunuz, buna benzer kısıtlamalara dair gözlemleriniz var mı sözleşmelerde?

SG: Sözleşmelerin ilk üç-dört maddesi oyuncunun ne kadar işverenin emir ve komutundan çalışması gerektiğini anlatıyor: “Oyuncu benim istediğim saatte, istediğim yerde olmak, istediğim şeyi giymek zorundadır” “Benim yazılı iznim olmadan başka işlerle de uğraşamaz”. Ondan sonra da bazı maddelerde diyor ki “oyuncu serbest çalışan olduğu için benim emir ve komutuma bağlıdır, her şeye mecburdur” ama altındaki maddede “serbest çalışan olduğu için bana makbuz keser, vergisini kendi öder, SGK primini kendi öder” diye de ekliyor.

SY: İstediğim zaman da atarım onu diyor.

SG: “Siyasi konularda fikir belirtemez, sosyal medyada paylaşım yapamaz” gibi ibareler zaten var. En vahimi ise “ölürse beni uğrattığın zararı senin ailenden alırım” anlamına gelen maddeler. “Olur da benim seninle çalışırken başına bir kaza geldi, öldün, uğradığın maddi zararı ailenden tazmin ederim.” Madde ölemezsin diyor yani. Kölelik sözleşmesi gibi bir şey bu artık. Kölelik yasaklanalı çok oldu ama sözleşme kölelik sözleşmesi.

‘Sadece Diktatör’ oyunun yasaklanması süreci ile nasıl ilişkilendiğinizi anlatabilir misiniz?

SG: Oyunun yasaklanmasından önce bizim çok sıcak bir gündemimiz yoktu, kampanyalar üzerine çalışıyorduk. Sadece Barış özelinde değil bu mevzu, bir meslektaşımıza, bir tiyatrocuya bir tiyatro oyununa, bu şekilde bir tavır alındığı için zaten bizim tüzüğümüz gereği mesleğini icra edebilmesinin önündeki engellerle mücadele etmek kurumun görevi.Olayın üzerine bir basın metni yayınladım ama genelde kurum olarak her şeye yaklaşımımızda sadece söylem üretmekle kalmak istemiyoruz. Farklı stratejiler ve alternatifler üretmeye çalışıyoruz çünkü bugün görüyoruz ki bazı var olan konvansiyonel tepki biçimleri artık işe yaramıyor. Siyasi erk ya da kamu otoritesi onu bir anda çark ettiriyor, döndürüyor, manipüle ediyor, yok ediyor ya da sana karşı geri kullanıyor. Çalışmıyor bunlar.

SY: OHAL’de olduğumuz için sansür olayları daha da artıyor. Herkes bir anlamda kılıfına uyduruyor. Normal demokrasinin işlediği anlarda zaten bununla ilgili eylemlilik kararı alınır.

SG: Ya da kanuni seçenekler kullanılır ve yasak kaldırılır. OHAL kanunu yüzünden bu mücadelenin kanuni altyapısını da bulamıyorsun.

SY: OHAL’in başladığı günden bu yana yasaklanan onlarca oyun var. Sadece İstanbul’da değil, İzmir’de, örneğin, bir tiyatro kapandı üyeleri içeri alındı. Bunların hepsinin bu kargaşa bittikten sonra, hafızada kalması gerekiyor. Bu yaşananlar 80 darbesiyle yaşananlar arasında paralellik gösteriyor. Bunların iyi analiz edilmesi gerekiyor. Kültürün, sanatın konulduğu yeri, bunun bir bakanlığının bile olmasına rağmen durduğu yerin özerkliğinin tekrar tartışılması gerekiyor. Bunların hepsinin veri olarak çıkması gerekiyor. Bir meslek erbabının, bu bir dişçi olabilir bir dişçiye gelip de sen Ankara’da artık diş çekemezsin, üç kişi ile bir araya gelip konuşamazsın demek abesle iştigal. Ama şu an Barış’a uygulanan bu. Bu tırnak içinde bir faşizm. Kişisel de bir tavır ona uygulanan. Sendika olarak onun mesleki alanına müdahaleyi belgelemem, zapturapt altına almam ve dünyaya duyurmam gerekir. Bunların hepsini toplayı bitirip bunların neden olduğuna dair iyi doktrinler üretmem lazım. İleride yaşandığında verilecek tepkilerin çeşitleri üzerine düşünülmesi adına bunu yapmamız gerekir.

SG: Daha çok çalışmak ve daha bilimsel metotlar izlemek lazım. Beylik sözler, hamasi söylemlerle yol alamadığımızı bence artık görmüş olmak lazım bu ülkede. Hiçbir değişiklik olmadıysa aslında bu söylenenin anlamı ne kadar var bunu tartışmak lazım. Çehov “bizi çalışmak kurtarır” diyor. Söylemin altını doldurmak zaten mesele. Bizi çalışmak kurtarır demek yine söylemde kalıyor. Ama hakikaten çalışıyor muyuz kurtuluş için o başka bir şey. Bilime, bilimsel bilgiye daha fazla inanmamız gerekir. Bilimsel veriye dayanarak konuşmamız gerekir. Sendika kurulduğundan beri bu kültürle işliyor. Bu kültürü isteyen eleştirebilir, bizi “siz fazla söylem üretmiyorsunuz” ya da “masaya yumruğunuzu vurmuyorsunuz, kavga etmiyorsunuz” diyebilir. İsteyen istediğiniz söyleyebilir o da onun ifade özgürlüğüdür. Ama bizim kurumsal duruşumuz, iş yapma biçimimiz var.

Bu bağlamda Barış Atay’ın size yönelttiği eleştiri hakkında ne düşünüyorsunuz?

SG: Tamamen ifade özgürlüğü. Barış da bir üyemiz bizim. Kendisi üye olduğu sendikayı başka türlü görmek isteyebilir. Bizi eleştirebilir bundan rahatsız olmamak lazım. Siz bir kurumu, kurum olarak değişim içinde görmek istiyorsanız siz de onun için saba sarf etmelisiniz. Bir kurumu değiştirmek istiyorsanız ve sizi temsil ettiğine inandığınız bir kurumsa bu, içine girersiniz daha örgütlü olursunuz, sizin kendi baktığınız yönde değişmesi için çalışırsınız. Yine çalışmaya gelir mesele. Ben Barış özelinde değil daha genel anlamıyla söylüyorum. Çok yıpratıcı olmaktan kaçınmamızın bizim faydamıza olduğuna inanıyorum. Çünkü o kurumu yıpratmak hiç birimizin işine yaramaz çünkü o kurum ortadan çekilirse bizim haklarımızın temsil edildiği hiçbir şeyin kalmayacağını iyi görmek lazım. Bence Barış’ın bize çok yıpratıcı bir eleştirisi olduğunu da düşünmüyorum. Buraya geldik konuştuk zaten, neler yapabileceğimizi.

Herhangi bir sanat eseri sansürlendiğinde izlediğiniz bir izlek var mı genel hatlarıyla yoksa bu konuları olgunlaştırmaya yeni yeni mi başladınız?

SG: Uluslararası kamuoyuna duyuruyoruz. Tiyatroların veya yasaklanan sanat eseri sahibinin duyurmasının imkanı olmadığı kadar geniş çaplı örgütlere, dünya sendikalarına duyurabilecek bir yapının içerisinde sendika. Uluslararası Aktörler Federasyonu’nun yönetim kurulu üyesiyiz. Sadece duyurmakla kalmıyoruz, onlar bizim adımıza eyleme geçiyorlar, onlar da bir söylem oluşturuyorlar. Bu yasakların sona erdirilmesi gerektiğine dair talepte bulunuyorlar ve talep mektubunu da ilgililere yolluyor. Kamuoyu bilmiyor işin bu tarafını. Örneğin Şehir Tiyatroları’nda oyuncular sıkıntılar yaşadı. Sadece sansür meselesinde bitmiyor ki kısıtlamalar; ödenekli kurumlarda kadrolu arkadaşlarımız haksız hukuksuz şeylere dayanarak ihraç edildiler, taşeron olarak çalışanlar zaten taşeronluk yasadışıyken taşeronken bile ihraç edildiler. Bu sıkıntılar çerçevesinde dünya örgütleri işin muhataplarına, bakanlığa, belediyelere mektup yolluyor. Oraya bir baskı oluşturuyorlar. Ne kadar ciddiye alınıyor uluslararası kamuoyunun Türk kamu otoritelerine baskısı kamu otoritemiz tarafından onu ben bilemiyorum.

SY: Sendika 2011-2018’e kadar, bu yedi yıllık bir oluşum. Bu kurum 20-25 yaşına geldiğinde, ergenliğine ulaştığından eminim çok daha aktif olacak, yaptırım gücü de artacaktır. Biz mesleği koruyoruz, bu mesleğe sahip insanların herhangi bir açıklamayı yapmak ya da yapmamak özgürlükleri vardır demek istiyoruz. Taraflı düşünmeyi sendika için doğru bulmuyoruz. Buraya gelirken herkes fikrini zikrini bırakıyor ve mesleki olarak neredeyiz onun üzerinden gidiyoruz. Barış’ın şu an uğradığı saldırı kabul edilebilir bir şey zaten değil. Belki normal şartlarda daha radikal, ses getirici, sonuç alıcı harekete dönebilir. Ancak bu koşullar altına, sanatçı kimliğiyle hareket ettiği için Emek Tiyatrosu’nun kapanmaması için haliyle o da oyunun çekiyor. Biraz da kişisel bir durum. Oyunu yasaklanan diğer oyuncular; Genco Erkal, Rutkay Aziz ya da Barış Atay hareket ederse, biz de onların haklarını daha çok savunur pozisyona gelebiliyoruz. Bu aynı zamanda sözleşmesine herhangi bir siyasi fikir beyan edemezsin yazılan oyuncu için de geçerli ya da çocuk işçi için de geçerli. Bir yerde bir bomba patlasa yine biz yaralanıyoruz. Fiziki olarak değil ama mesleki olarak. Bir doktor, dişçi ya da öğretmen o kadar yaralanmıyordur mesleki olarak ama biz “eğlence sektörü” olarak görüldüğümüz için, adımız bile daha konulmamışken yedi yıl öncesine kadar, sürekli olarak önce biz gidiyoruz ipin altına, bizim yaptığımız işler yasaklanıyor, iptal ediliyor. Bundan da artık sıkıldık sendika olarak.

Agos

Yaz