Tragedya Dediğin Neydi?

Bu yazı, 6. Nilüfer Tiyatro Festivali kapsamında, 9 Nisan Mart-15 Nisan 2018 tarihleri arasında Prof. Dr. Tülin SAĞLAM ve tiyatro eleştirmeni Yavuz PAK’ın moderatörlüğünde düzenlenen ‘Genç Eleştirmenler’ atölyesi kapsamında yazılmıştır. Bir hafta süren atölyeye İstanbul Üniversitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü, Erzurum Atatürk Üniversitesi Sahne Sanatları Dramatik Yazarlık Bölümü,  Dokuz Eylül Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü Dramatik Yazarlık ve Dramaturgi ASD, Uludağ Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü Dramatik Yazarlık ASD, Kocaeli Üniversitesi Dramatik Sanatlar Bölümü öğrencilerinden  toplam altı öğrenci katılmış, atölye kapsamında altı oyun izlenmiş ve değerlendirilmiştir. Atölyenin sonunda öğrenciler tarafından kaleme alınan eleştiri yazılarını, kültür sanat ve tiyatro portalları Hürriyet Kitap Sanat, Tiyatro Dergisi ve Mimesis’te takip edebilirsiniz.

Selen Bağcı*

İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun ‘Elektra’sı sakinlik ve dinginlik uğruna 110 dakika minimum hareketle oynanan bir Antik Yunan tragedyası. Peki tragedya neydi?

Truva Savaşı sırasında tanrıların gazabından kurtulup yoluna devam edebilmek için kızını kurban veren Kral Agamemnon, savaş dönüşü ülkesinde karısı Klytemnestra ve karısının âşığı tarafından vahşice öldürülür. Oğlu Orestes kaçmak zorunda kalır ve kızı Elektra’ysa annesine karşı duruşu sebebiyle kardeşi Khrysothemis’den farklı olarak sarayda korkunç bir muamele altında yaşamına devam etmek zorunda kalır. Elektra’nın tek umudu bir gün Orestes’in dönüp babalarının intikamını almasıdır. İşte Sophokles’in ‘Elektra’sı bu bekleyişi ve intikamı anlatır.

İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda Işıl Kasapoğlu rejisiyle sahnelenen ‘Elektra’, sahnede tüm bu ağır hikâyeye koşut olacak kadar sakin ve dingin bir rejiyle karşımızda. Beyaz zemin üzerine ince çizgili bir zemin, yanlardaki beyaz perdeleri ve sahnenin duygu durumuna göre renk değiştiren ışıklarla desteklenen fon, tüm bu dinginliğe ek olarak oyuncularda da muazzam bir sakinlik ve dinginlik söz konusu oyunda. Oyunun dramaturgu Onur Erbilen’in oyun için hazırlanan broşürde söylediği gibi “sakinlik ve durgunluğun klasik sanatın gerekliliği olduğu göz ardı edilmemelidir” elbette ama bu çağın seyircisinin klasik sanatın seyircisi olmadığını hatırlamakta fayda olduğunu düşünüyorum. Sophokles’in metni ‘Elektra’nın Orestes’i bekleyişi ve beklerken yaşadıkları, öfkesi ve intikam hırsı üzerine uzun anlatılar şeklinde olduğu için, uzun tiradlardan oluşan bu metne sakin ve dingin bir atmosfer yaratıp, oyunculardan sakin ve dingin bir oyunculuk istendiğinde elde edilen sonucun 110 dakikalık, tek perdelik bir iç sıkıntısı olması kaçınılmaz oluyor. Belli ki yönetmen antiğin tragedyası gibi olsun diye uğraşmış ama göz ardı ettiği ufak bir teknik mesele var: Bundan iki bin beş yüz yıl önce oynanan tragedyalardaki bazı oynayış biçimleri ve teknik unsurlar dönemin şartları ve inancıyla alakalıyken bunu iki bin beş yüz yıl sonra bu şekilde oynamak ne kadar mantıklı? Özellikle oyunculardan istenen mümkün olduğunca az hareket ederek, seyirciye dönük konuşmalar, Antik Yunan’da tragedyadaki kişilerin tanrısal soyu sebebiyle fizikselliklerini olabildiğince ortadan kaldırıp dikkat çekmemesini sağlamak amaçlıyken bugün çağdaş seyircinin karşısında dönemin günlük giysilerine göre hazırlanmış başarılı kostümlerle bu oynayış biçimini sürdürmenin gereği var mıydı; ayrı bir tartışma konusu.

Hegel’in tragedya tanımında olduğu gibi antik metinlerde trajik çatışma hep iki pozitif değer arasındadır. Elektra’ya baktığımızda da durum değişmez, bir tarafta babasını öldürdüğü için annesine düşman bir genç kadın vardır, diğer taraftaysa savaş başarısı uğruna çocuğunu öldürmekten çekinmemiş kocasını öldüren bir anne. Her iki kadın da haklıdır gerekçelerinde. Zaten oyun gücünü buranda alır. Kasapoğlu’nun rejisindeyse Klytemnestra’nın varlığı ve sebepleri üzerinde hiç durulmamış. Özellikle anne-kızın yüzleşme sahnesinde sağlam duruşlu, bağıran, suçlayan Elektra’nın karşısında alabildiğine sakin ve hissiz bir şekilde sadece duran ve ağır ağır konuşan bir Klytemnestra konularak çatışma yok edilmiş. Bu şekilde, zaten yeni bir söylem katılmayan oyunun sahip olduğu sorgulatma kaynağı da kesilmiş olmuş.

Dramaturg Erbilen’in de belirttiği gibi oyunda bağırmayan, dövünmeyen, yırtınmayan ve duyguları kanırtmayan oyun kişileri görüyoruz çünkü rejinin temeline koyulan sakinlik ve dinginliği vermek için oyuncu, iç enerjisini dolayısıyla sahnenin duygusunu, sakinliğin içinde kaybetmiş. Özellikle Orestes ile Elektra’nın büyük kavuşma sahnesi bu dinginliğin içinde yitip gitmiş. Oyunun başından itibaren bu sahneyi beklerken Orestes’in bir anda sanki sadece beş dakikadır ayrılarmış gibi gelip, onun ölümüne ağlayan Elektra’ya müthiş bir sakinlikle aslında ölmediğini söylemesi ikna edici olamadı. Ama bu sahnede koronun koreografisinin hakkını vermek gerek. İplerle yarattıkları engellerin ortasında kalan Orestes ve ipleri zorlarken içeride kalmak zorunda kalan, kardeşi için ağlayan Elektra görüntüsü oyunun en güzel anı olabilir. Sahnede yapılan en büyük eylem atılan tokatken, o tokada o kadar sakin ve dingin ilerledik ki ne tokadın gelişine, ne atılışına ne de her iki oyuncu için de ilişkilerindeki dengeyi değiştirebilecek bir hamle olduğuna ikna olabildik. Oysa tüm bu rutinin içinde inandırıcı şekilde yükselmiş, duygusu tam olarak anlatılabilmiş tek hamle çok daha etkili ve çarpıcı olabilirdi.

Oyunun sakinliği ve dinginliği müzikte de kendini beli ediyor. Müzikleri yapması için arada bir sahneye girip çıkan kontrtenor Nuri Harun Ateş’in sesine ve ezgiye hayran olmamak elde değil ama oyunun bütününde hiçbir işlevi olmayan birini arada bir sahneye girip çıkması gerekli miydi, diye düşünmeden edemiyor insan. Ya hep koroyla birlikte sahnede durmalıydı ya da hep sahne arkasında olmalıydı ama bazı sahnelerde girip bazı sahnelerde sahne arkasından müzik yapınca bir varlık sorgulaması kaçınılmaz oluyor.

Oyunda uzun tiradların pek çoğu lokal ışıkta atılırken oyundaki duygu ve olay değişimlerine göre değişen fon ışığı atmosferi belirliyor. Sadece son sahnede cinayetlerden önce sahnenin kararması ve fonun kırmızıya dönüşmesi seyirciye bu sahnede cinayet işlenecek diye bağırıyordu. Seyircinin algısına ve duygusuna bu kadarcık olsa güvenilemez miydi?

Geneline baktığımızda sakinlik ve dinginlik uğruna 110 dakika minimum hareketle oynanan bir Antik Yunan tragedyasıyla karşı karşıyayız. Sahi, tragedya neydi?

‘Elektra’ mayıs ayı boyunca Cevahir Sahnesi’nde (İstanbul) izlenebilir.

Bu yazı, 6. Nilüfer Tiyatro Festivali kapsamında, 30 Mart-5 Nisan 2018 tarihleri arasında Prof. Dr. Beliz Güçbilmez ve gazeteci Bahar Çuhadar’ın moderatörlüğünde düzenlenen ‘Genç Eleştirmenler’ atölyesi kapsamında yazılmıştır. Bir hafta süren atölyeye 9 Eylül, Süleyman Demirel, Kocaeli, Ankara-DTCF, Atatürk ve  Uludağ üniversitelerinin oyun yazarlığı ve/veya dramaturji bölümlerinden toplam dokuz öğrenci katılmış, atölye kapsamında altı oyun izlenmiş ve değerlendirilmiştir. Atölyenin sonunda öğrenciler tarafından kaleme alınan eleştiri yazılarını, kültür sanat ve tiyatro portalları Hürriyet Kitap Sanat, Tiyatro Dergisi ve Mimesis’te takip edebilirsiniz. 

*Selen Bağcı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Tiyatro Bölümü, Dramatik Yazarlık Anasanat Dalı öğrencisidir.

sel.bagci@gmail.com
@gudubetmisirin

 

Yorum


işlemi tamamlayınız: