‘O Klişe Soru, “Sanatçıya Rağmen Sanat!”a Doğru Evriliyor’

(Irmak Keskin’in Yeşil Gazete’de yayınlanan pantomim sanatçısı Ayça Yaşıt ile yaptığı söyleşisini paylaşıyoruz.)

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin Konservatuar binasının boşaltılması hızlı esip çabuk sönmüş bir rüzgar olarak kaldı, Mimar Sinan ile ilgili bu haberin hemen öncesinde ise İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda bulunan Pantomim Sanat Dalı Bölümü’ne bu dönem öğrenci alınmayacağı ortaya çıkmıştı.

Bu gelişmelerde genç ve deneyimli sanatçılarla bir araya gelerek hem konservatuarların durumlarını, hem de sanata yaklaşımlarını ve deneyimlerini konuşmak için bir fırsat yaratmış oldu.

Irmak Keskin de bu vesile ile Yeşil Gazete için sanatçılar ile kısa röportajlar gerçekleştirdi. İlk görüşmedeki konuğu pantomim sanatçısı Ayça Yaşıt.

Herkese sanatla kucaklaştığı güzel haftalar…

Irmak Keskin: Basit gibi görünen zor bir soruyla başlıyorum, Ayça Yaşıt kimdir?

Ayça Yaşıt: Bunun derli toplu bir cevabı henüz yok ama edepli gevezelikler etmemek adına kısaca tanımlayayım. Sahne, sokak ve performans sanatları alanlarında yazınsal ve görsel alanda çalışan biridir.

Irmak Keskin: Pantomim sokakta yürürken ‘evet, ben bunu yapacağım’ diyeceği bir şey değil herkesin, nereden geldi bu sevda, nasıl tanıştınız?

Ayça Yaşıt: Pantomim’le 99 depreminden sonra tanıştık, ilk tanışmamız pek sevimli değildi. Depremden sonra Bolu’ya tek tip prefabrik evler kurulmuştu. Resmi sayıyı bilmiyorum ama onlarca hanenin insanları orada kaldığı için bazı prefabriklere de bakkal, çocuklar için oyun alanı, sağlık birimi gibi yapılar oluşturuldu. Çocuklar için ayrılan oyun alanın bir çeşit rehabilitasyon merkezi gibiydi orası bizim için.

Orada yaşlılar haftası için, depremin görünmeyen yüzünü anlatabilmek için veya çevrecilik için tiyatro oyunları yapmaya başlamıştık. Sonra yönetmenimiz Ankara’da deprem çocukları olarak toplanılan ve etkinlik yapılan bir yerde de tiyatro yapabileceğimizi söylemişti. Fakat o zamana kadar başka başka oyunlar için öyle çok rol ezberlemiştim ki, bu kez ezber sorunu olmayacağını düşünerek, sessiz sinemaya benzettiği Pantomim oyunları öğretmişti.

Sonra Ankara’da büyük bir alışveriş merkezinin ortasındaki açık alanda bu oyunları oynamıştım. Mezun olana kadar da sadece okul müsamerelerinde pantomim yapmış, çoğunlukla tiyatroya ağırlık vermiştim. 2007’de İstanbul’a geldiğim zaman, tiyatro alanında bu ülkenin en iyi isimlerinden dersler alma fırsatım oldu ama o ışıklı mekanlardan eve dönerken geçtiğim sokakların, geçitlerin, metroların, durakların, çıkmazların ne kadarda renksiz olduğunu düşünüyordum.

İlk kez bir sokak sanatçısı gördüğümde kesinlikle olmak istediğim yerin parlak sahne ışıkları veya küçük bir televizyon ekranı olmadığını hissetmiştim. Karşı bir duruş, İstanbul’u yenme isteği falan değildi bu, sadece sanatsal olanı daha çok yere, daha çok kişiye taşırmanın bir yoluydu.

Irmak Keskin: Peki pantomimciler ne yapar?

Ayça Yaşıt: Pantomim tarihinde mim sanatının çok farklı amaçlar için kullanıldığını biliyorum. Örneğin saraydan, ortak bir dil kullanamayan halka haber taşımak için yapılmış. Normalde tiyatro yapan oyuncular, sırf sözlü sansüre uğradıkları için pantomim yapmışlar mesela. Hatta operalarda repliği olmayan oyuncular pantomimcilerden seçilmiş.

Günümüzdeyse birçok sanat dalı gibi mim sanatı da belki kendine daha güvenli bir yer bulabilmek adına belli kalıplara sıkışmış halde yapılıyor. Pantomimci deyince insanın aklına sadece duvar betimleyen, ip çeken veya çiçek koparıyormuş gibi, -mış gibi yapan yüzü beyaz boyalı biri geliyor.

Oysa bu bir oyunculuk tekniğidir, bir hikayeyi yalnızca insani yansımalarını kullanarak anlatır. Sahne ne kadar çok yoksunlaşırsa, oyuncunun salt anlatımı ne kadar zenginleşirse ve izleyiciyle beraber kurulan hayal ne kadar ortaklaşırsa o kadar gerçektir. Böylece pantomim oyuncusu, izleyiciye bir hikayeyi yansılayarak anlatır ve hikayeye dahil eder.

Irmak Keskin: Senin sokak performansların da oluyordu mesela, ama artık böyle performanslarla sokakta olan da çok olmuyor sanırım, ben mi denk gelmiyorum yoksa?

Ayça Yaşıt: Son birkaç yıldır, sadece sahnelere yönelik çalışmalar yaptım. Sokak sanatı benim için hâlâ eşsiz. Fakat tek başıma sokağı koklamak, uygun oyunu bulmak, yazmak, teknik donanımı sağlamak ve tüm bunları yaparken korkuyla izlenmek çok yorucu geliyor. Bunca yıldan sonra daha kalabalık olmak istiyorum.

Sokak sürekli değişen devinen bir yer, ne zaman “sokak sanatçısı bitti artık” diye üzülsem bir köşede kendi yaptığı enstrümanı çalan bir müzisyen duyuyorum.

Evet, haklısın oldukça azaldık ama hala yaşıyoruz.

Irmak Keskin: İstanbul Üniversitesi Konservatuarı’nda bölümü de vardı, senin içinden çıktığın, ama öğrenci alımları durduruldu. Bunu ilk öğrendiğinde ne hissettin? Nasıl değerlendiriyorsun?

Ayça Yaşıt Bunu ilk öğrendiğimde ağladım, ne yapayım? Çünkü öğrendiğim kadarıyla üniversitemin yönetim kurulunda bu kararı alanların çoğu başka sanat alanlarında da çalışan hocalar, sanatçılarmış.

Çok klişe bir soru vardır ya sanat için mi sanat, halk için mi sanat. Benim cevabım artık “Sanatçıya rağmen sanat!”a doğru evriliyor. Yani bir şey üretirken, özellikle sokakta pantomim yaparken insanların en çok sorduğu sorulardan biri “müdahale oluyor mu?” idi. İzleyenler o kadar emindiler ki benim birileri tarafından durdurulacağıma, bunu soruyorlardı öncelikle.

Oyunumla ilgili, sanatımla ilgili, sanatçının bu şiirde anlatmak istediğiyle ilgili hiç soru gelmiyordu. Yani engeller, sansürler, yasaklar, küçülmeye gidilmeler… sanatı nasıl durdurabilir ki? Sanat zaten bu olgulardan da beslenebiliyor.

Irmak Keskin: Şimdi de MSGSÜ Konservatuarı’nın taşınması ile ilgili konuşuluyor, bu ne düşündürüyor sana?

Ayça Yaşıt: En sonunda yetkili biri çıkıp resmi olarak ancak mülk sahibinin onları oradan çıkarabileceğini söyledi. Mülk sahibinin de öyle bir talebi, ricası yoktu yıllardır.

Mülkiye konusundaki yasalara hiç hâkim değilim, laf kalabalığı yapamam. Ancak çıksalar da, kalsalar da, hiçbir yerde ve zamanda sanatsal üretim yapmaktan vazgeçmemeliler. Yanlarındayım.

Irmak Keskin: Günümüz pop ve eğlence dünyasında sanatın hayatta kalma şansı var mı sence?

Ayça Yaşıt: Kesinlikle var, bundan hiç, hiç şüphem olmadı. Belki kulağınıza gelmeyecek, gözünüze takılmayacak, söylemeye değer bulmayacaksınız, hatta kavramsal olarak algılamayacaksınız bile ama var olacak.

Her nesilde, kültürde, zamanda kendi lisanını yaratan bir olgunun ölme şansı yoktur.

Irmak Keskin: Veda edip, tekrar sessizliğine yollarken seni, kendine sormak istediğin soru ya da bir son söz niyetine eklemek istediğin var mı?

Ayça Yaşıt: Soruların cevaplardan daha mühim olduğunu bilerek size teşekkür ediyorum.

Yeşilgazete