Unutulan’ı Hatırlamak

Nural Uslu

‘’ Kimse bizi görmüyor Mari. Bu şarkıları, bu eskimiş lafları kim seyredecek. Sen eskisin Mari!  Duvardaki çatlak kadar kıymetsizsin!’’Nıvart

Yazar ve oyuncu Elif Ongan Tekçe, yönetmen Sanem Öge ve oyuncu Burçak Karaboğa Güney tarafından kurulan Yersiz Kumpanya’nın “Unutulan” isimli oyunu çeşitli sahnelerde seyirciyle buluşuyor. Yazar, Dirensanat’tan Tijen Savaşkan’la yaptığı söyleşide Yersiz Kumpanya’yı;‘’yersiz kadının, yersiz olduğunu düşünen yazarın, oyuncunun katılabileceği bir platform’olarak düşündüklerini söylemiş ve kendisi de yersiz kalan iki kadını anlatan Unutulan’ı yazmış.

Oyunda, 1800’lerin sonlarında tiyatro sahnesinde ölen Ermeni oyuncu Mari Nıvart’ın adı Mari ve  Nıvart olarak iki kadına verilmiş. Oyunun afişinde çatlaklarla dolu eski bir duvarda asılı kalan eski tüllü bir kadın şapkası, duvarın dibinde de boş bir bavul kullanılarak, unutulmuşluk ve terk edilmişlik vurgulanmış.

Seyirciler yerlerini alırken sahnede taburelerinde oturmuş uzaklara bakan iki kadın, arkada siyah bir perdenin önünde bir kova ve süpürge görülüyor. Loş bir ışıkla aydınlatılan  sahnede siyah belden büzgülü elbise, kantocu ayakkabıları, tüllü-çiçekli şapkaları ile sahneye çıkmaya hazır, endişe içinde uzaklara bakan iki kadın bekliyor.

Oyun, sigara içme, ayna önünde makyaj, malzeme alışverişi yapılıyormuş gibi eylemlerle kulis izlenimi yaratılarak açılıyor. Nıvart, taburesinin yanında duran akordeonu alıyor, Mari zilleri parmaklarına geçiriyor ve kantoya başlıyorlar:

Rumba da rumba rumba / Kalplere vur bir zımba / Ol bir İstanbul kızı / Yanakları kırmızı / Sandım sabah yıldızı / Kalplere vur bir zımba /Rumba da rumba rumba …’’

Selam verdikten sonra anlaşılıyor ki bu bir oyun ve onlar bir bodrumda tutsak. Turneye geldikleri bu şehirde, kumpanya otelin parasını ödeyemez, kantocu iki kadın borcu ödemek için bırakılır ve bodruma hapsedilir. Bedenleri ve emekleriyle sömürülmekte ve borç hiç bitmemektedir. Kapı vurulduğunda sırası gelen ya kova ve süpürgeyi alarak ya da üstündeki elbiseyi çıkararak gitmekte, perişan bir halde geri dönmektedir. Bodrumdan tek tek çıkabildikleri için birinin kaçma fırsatı olsa bile diğerini bırakıp gidemeyeceği için esaretlerini bitirememektedirler. Bu döngü ve bekleme hali ne zamandan beri devam etmekte ve daha ne kadar sürecek hiç bilinmemektedir. Zaman kavramının da yitirilmesiyle gerçeklik de yitmiş gibidir. Nıvart’a göre zamanı ölçebilseler zamanın sonunu da ölçebileceklerdir. Zamanın sonunu ölçebilseler bu durumdan ve buradan ‘’çıkabilecekler’’ dir.

Walter Benjamin’in I. Dünya Savaşı günlerinde intihar eden arkadaşlarının arkasından yaşamak yerine kullandığı ‘’yaşamda kalmak’’[1] deyimi, sıkışmışlıkları, hayatlarıyla ilgili herhangi bir karar verme şanslarının olmaması ve belirsiz bir özgürlüğü beklemeleriyle Mari ve Nıvart için de söylenmiş gibidir.

Elif Ongan Tekçe’nin canlandırdığı Mari daha çok iyimser, Burçak Karaboğa Güney’in canlandırdığı Nıvart karamsar ve gerçekçi yaklaşıyor. İki kadın, yaşamda kalabilmek için hatırladıkları oyun ve kantoları kendi kendilerine oynuyorlar. Bunu o kadar ciddiye alıyorlar ki, hangi rolü oynayacakları konusunda tartışıyorlar, gösteri sonunda selam veriyorlar. İçinde bulundukları duruma dayanamadıkları için sürekli hayal kuruyor, eski sevgiliden gelen mektup okunuyor, küçük şakalar ve kavgalar yapıyorlar. Nıvart ümitsizliğe kapıldığında Mari onun hayata tutunması için hayal etmeye devam etmesini ‘’bizim rüyalarımız  hakikat karşısında bir zaferdir’’ sözleriyle sağlamaya çalışıyor. Rejisör aramış gibi koynundan hayali telefon çıkarıyor, bulundukları yeri sahne gibi planlıyor, ‘’bunlar da giriş-çıkışlar… giriş-girişler olsun’’. Çıkışın olmadığını tekrar algılayıp Mari’nin de direnci kırıldığında Nıvart oyuna razı oluyor. ‘’Umut etmekten çok yorulsalar ‘’ da toparlanıyorlar. Bu böyle sürüp gidiyor.

Onları bırakıp giden kumpanya arkadaşlarına, bulmayan eski sevgiliye kızgın değiller, rehin tutanları hiç sorgulamıyorlar; sadece artık borçlarının bitmesini ve çıkabilmeyi istiyorlar. Mari bir ara Nıvart’ı onları bırakmalarına izin vermekle suçluyor. Mari kumpanyada zaten artık işe yaramadıklarından, hem borçlardan hem onların yükünden kurtulmak için bırakıldıklarını kabul etmek zorunda kalıyor. Mari’ye göre belki de Kamelyalı Kadın’daki Margerite’nin Armand Duval’a söylediği gibi ‘’doğmadan önce işledikleri günahlar’’ nedeniyle bu bedeli ödüyorlar.

Sahnenin boş olması, varmış gibi kullandıkları sigara, çakmak, telefon, ruj gibi objeleri koynundan çıkararak oynamaları Mari ve Nıvart’ın hiçbir şeylerinin olmayışını, sahnelediklerini kendi iç dünyalarından, hafızalarından çıkardıklarını destekliyor. Oyuncuların bedenlerinin öne eğik duruşu ve yürüyüşleri, yorgun sesleri, ağır bir şekilde yıpranmışlığı ve mutsuzluklarını yansıtıyor. Kostümlerin 1920’leri yansıtması, akrodeon ve zillerin kullanılması, kantolar anlattıkları dönemi simgeleştiriyor.

Durağan, bir yere gitmeyen ve sürekli oyun oynama-kapının vurulması-birinin gitmesi-bitkin halde dönmesi sarmalında ve esas eylemi ‘beklemek’ olan oyun, seyircinin de durup sahnedeki ‘’durum’’un içinde olmasını sağlıyor. Kapının vuruşu o kadar şiddetli ki seyirciyi de yerinden sıçratıyor. Diyaloglar ve  çocuksu tartışmalar, kantolar ve komik anlar sahnedeki dramın ağırlığını dayanılır kılıyor.

Unutulan, iki kadın mıdır, yoksa başlarına gelen mi? Kumpanyanın borcu neden onlara ödettirilmektedir? Kadın olmanın, sanatlarının artık talep görmemesinin bedeli midir? Oyun bugünün seyircisinin geçmişi unutmamasını, sorgulamasını, ‘’kalplere zımba vurulmayıp’’ yüzleşmesini istiyor. Mari’nin ‘’ Çünkü ben hala varım Nıvart, anladın? Ben hala varım. Hala buradayım, nefes alıyorum görünmez değilim.  Ellerime bakıyorum, ellerimi görebiliyorum.’’ dediği gibi, var olduğu sürece umudun kaybedilmeyeceğinin bilinmesini, görünür olmayı, anılarda ait olduğu yeri istiyor.

Belki de artık bugünün seyircisinin; ‘’doğmasından’’ hemen hemen bir asır önceden çıkıp gelen, kendilerini hatırlatan, bilmedikleri-işlemedikleri bir günahın bedelini ödeyen Mari ve Nıvart’ı, olanları, unutulanları hatırlama ve anlamasının zamanı gelmiştir.

Nural Uslu

[1] 1900’den Günümüze Büyük Düşünürler- s.486

Yorum


işlemi tamamlayınız: