Avrupa’ya Kıyasla Hâlâ Çok Yolumuz Var

[Müjde Yazıcı Ergin’in DİKEN’ de yayınlanan İKSV Genel Müdürü Görgün Taner ile yaptığı röportajı paylaşıyoruz.]

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV), uluslararası sanat festivalleri düzenlemek üzere 1973 yılında kuruldu. 36 yıldır İKSV bünyesinde çalışan ve son 17 yıldır genel müdürlük görevini üstlenen Görgün Taner ile İKSV’nin iç yapısını, bu yılki festival programlarını, vakfın finansal işleyişini ve yerel seçimlerde siyasi partilerin kültür sanata ne oranda yer verdiklerini konuştuk.

Türkiye kültür sanat hayatında istikrar gösterebilen az sayıda ve en güçlü kurumlardan birinde 17 yıldır genel müdürlük görevini üstleniyorsunuz.

Evet 2002 yılında vakfın genel müdürlüğünü üstlendim ama aslında İKSV’ye adımımı 1983 senesinde, İstanbul Film Festivali’nde, o zamanki festival direktörü Hülya Uçansu’nun yanında çalışarak attım. Yani İKSV’nin ilk genel müdürü ve vakfın yaptığı birçok etkinliğin öncüsü olan Aydın Gün’le de çalışma fırsatı buldum. Sonuçta 36 yıldır buradayım, bu sürenin yarısını da kurumun en sorumlu mevkiinde geçirmiş oldum.

İKSV bir yanıyla kişilerden bağımsız bir kurum, bir yanıyla da çalışanları ve onların ürettikleriyle yükseliyor, değerleniyor. Takım çalışması dediğimiz şey İKSV’nin ana omurgasını oluşturuyor. Bazı futbol takımları için ‘kolej takımı hüviyetinde’derler ya, tam onun gibi. Sene neredeyse 2020, bu nasıl oluyor diyeceksiniz ama oluyor işte.

Cidden nasıl oluyor? Biraz açar mısınız?

Bu biraz da kurum kültürüyle ilgili bir şey. Hem kurucular hem de paydaşlarla ilgili yani. Nejat Eczacıbaşı 1960’larda “Ülkem sınırları içine kapalı kalmasın, kültür-sanat alanında dünyada neler oluyorsa bunlar İstanbul’da da görülsün” amacıyla yola çıkmış, 1973’te İstanbul Kültür Sanat Vakfı kurulmuş. Bunun üzerinden neredeyse yarım asır geçmiş. Bu süreçte tabii ki birçok şey değişti ama İKSV için ilk günkü ilkelerin neredeyse tamamı geçerliğini koruyor.

İKSV, İstanbul’un kültür-sanat yaşamının son 47 yılının ana aktörlerinden biri oldu. Bu süreçte 80’li yılların ortasında ilk kez Chick Corea’yı, New York Filarmoni Orkestrası’nı İstanbullu izleyicilerle buluşturdu, ilk kez bir güncel sanat bienali düzenledi, birden fazla kuşak, hem sanatçı hem de sanatseverler açısından söylüyorum bunu, İKSV’nin etkinlikleriyle beslendi, onun çalışmalarını takip etti, zaman zaman onu eleştirdi ve ona kızdı, yani İKSV ile birlikte gelişti, düşündü ve üretti…

Bu süre zarfında İKSV’nin kurumsallaşma süreci tamamlandı, Şakir Eczacıbaşı ve vakfın çalışmalarına çok büyük katkıları olan o zamanın genel müdürü Melih Fereli’yle birlikte İKSV’nin kurumsal yapısı güçlendi. Benden önceki genel müdürümüz Ersin Onay’ın da önemli katkıları olmuştur vakfa.

Son 10 yıla baktığımızda İKSV, Bülent Eczacıbaşı’yla birlikte sürdürülebilirlik, toplumsal fayda ve kültüre erişimi artırma yönünde daha çok çalışan bir kurum olarak öne çıktı. Artık 50. yılımıza bakıyor ve ülkemize nasıl katkıda bulunabileceğimize dair stratejiler çalışıyoruz.

‘Sebat ve adanmışlık artık unutulan melekeler’

Bütün bu süreçte özellikle şehir hayatında insanların kültür sanata olan yaklaşımlarını ve seyirci olarak davranışlarını baz alarak ne gibi değişimler/farklılıklar gözlemliyorsunuz? Sizce alışkanlıklar değişti mi? Sosyo-politik değişimin ve özellikle iletişim teknolojilerinin gelişmesinin günümüz kültür hayatına etkisini nasıl özetlersiniz?

İstanbul’daki şehir hayatında kültür-sanata yaklaşımı düşünürken İKSV’nin etkisini çok net gördüğümüzü düşünüyorum. İKSV 80’li ve 90’lı yıllarda, bu alanda çalışan neredeyse tek kurum olduğu için çok ama çok önemliydi. Bu önemi hâlâ koruduğumuza inanıyorum çünkü evet belki seyahat imkânları arttı, sosyal medya ve telekomünikasyonun kolaylığının getirdiği değişimler hayatımıza hız kattı ama bir yandan da bu süreç ‘sindirim’ süremizi yok etti. Düşünce biçimimiz değişti, farklılıkları fark edeceğiz derken neredeyse tek tipliliğe saplandığımız bir hâle geldik. Sebat ve adanmışlık artık unutulan melekeler haline geldi, genç kuşaklarda dikkatimi çeken önemli bir değişiklik de bu.

Sonuçta değişen hayat pratikleri evet kültür-sanata yaklaşımı, izleyici davranışlarını bir ölçüde mutlaka değiştirdi ama özünde insanların ihtiyacı hâlâ aynı: düşünsel açıdan zevk veren bir kültürel, sanatsal etkinlikte, bu etkinliğe kendisi gibi değer veren başka insanlarla birlikte, fiziksel olarak bir arada olmak.

Bu açıdan 1984 yılında Chick Corea konserine katılan izleyiciler ne hissettiyse, 2018 yılında Nick Cave konserindeki izleyiciler de üç aşağı beş yukarı benzer hislerle donanmıştı diye düşünüyorum.

Yazının devamını okumak için tıklayınız.