Marco Goecke: “Tiyatronun Bahtı Eski Olanda Yatıyor”

Mehmet K. Özel

wuppertal’li koreograf marco goecke’nin bir yapıtını istanbul’da ilk defa geçtiğimiz kasım ayında tiyatro festivali’ndeki ndt1 gösterileri kapsamında seyrettik: “woke up blind“. akşamın, crystal pite’ın “the statement”inden sonraki en iyi işiydi. goecke hakkında, ndt2’nin haziran’daki izmir turnesi dolayısıyla da yazmıştım.

goecke 2019’da koreograf olarak geçmişinin 20. yılını kutluyor. önümüzdeki sezon hannover balesi’nin başına geçecek. geçtiğimiz günlerde paris opera balesi’ne yeni bir yapıt üretti.

meraklılarına, alexandra karabelas’ın 4 şubat 2019 tarihinde goecke ile yaptığı söyleşiyi almancadan çevirdim.

 

koreografik çalışmalarınız; kapsamı ve gördüğü uluslararası ilgi bakımından etkileyici. bir çok topluluk sizin yapıtlarınızı sahnelemek istiyor. bunu nasıl organize ediyorsunuz?

her yerde olamayacağım için, yapıtlarımı topluluklarda çalıştıran insanlar var. ben bazen bir veya iki toplulukla aynı anda çalışıyorum, ama eski yapıtlarımın her yeni sahnelemesi için, ne kadar istesem de yerine gidip yoğun bir şekilde onları tekrar ele alamam. genel olarak eski bir yapıtın yeniden sahnelemesi yeni bir yapıt kadar zorlayıcı ama o durumda sorumluluk bende değil güvendiğim bale öğretmenlerinde oluyor.

 

bütün yapıtlarınız sizin kendinize ve dünyaya dair duygularınızdan besleniyor. her yeni yapıt tasarlama sürecini kendinizle derin bir karşılaşma olarak yaşıyor musunuz?

evet ama başka bir düzeyde. kendimle karşılaşma, özelde gündelik yaşantılardan ve kaygılardan besleniyor. ve başka bir dünya daha var, hepimizde olan ve her zaman akılda tuttuğumuz saklı bir dünya. benim yapıtlarım buradan besleniyor.

 

o dünyayı nasıl deneyimliyorsunuz?

bazen, akşamları, tam da bir yaratım sürecinin ortasında iken, büyük bir “özlem” duyarım – almanca’da çok güzel bir kelime. o anda neredeyse dağılırım, çok fazla duygulandığım ve bunu göstermek istediğim için. çünkü had safhada romantiğimdir. bütün bunlar somut değil, çoğunlukla da bilinmezlik barındırır. korkmama neden olur. her gün yapıtlarım için bu duygularımı aşındırmam gerektiğinde de o korku oradadır. kendimden bir yapıt dışarı çıkarmak, özde benim için her zaman kaygı vericidir. bu nedenle de bir koreografi yapmak benim için her zaman kolay değildir.

başka yollar bulmayı denediniz mi?

bazen, bir konsept veya bir hikaye anlatan yapıtlar üretmek isterim. ancak bunu çok derinden hissetmem. hikayesi belli dramatik bir bale çalışmak daha rahattır.

 

paris opera balesi için ilk defa bir dünya prömiyeri yapıt tasarladınız. nasıl hissettiniz?

tasarım süreci anlamında o ya da bu kurum için bir yapıt üretmek benim için farklı değil. paris’te de olsa plauen’de de, korku her zaman baki. hollanda dans tiyatrosu (ndt) için tasarladığım ilk yapıt olan “nichts” (2008) sürecinde, insanların nasıl bulacağını düşündüğüm için gergindim. artık sadece ürettiğim yapıt ve kendi açımdan gerginim.

 

paris opera balesindeki tasarımınız için sadece iki haftalık zamanınız vardı. yeni bir yapıtı bu kadar kısa bir sürede ortaya çıkarmak için içsel olarak farklı şekilde kendinizi ayarlamış olduğunuzdan bahsetmiştiniz bana bir-iki hafta önce.

evet, onu hayal ettim. ama işledi mi emin değilim. hazırlık aşamasında birkaç kişi-düzenlemeleri tasarlamıştım. ama son durumda gerçekleşen ve dans edilen, o bana her gün farklı şekilde geliyor ve onu planlayamıyorum. duyduğuma göre başka koreograflar yapıtlarını en ince adım tekniğine kadar bütünüyle önceden düşünebiliyorlarmış. kulağa çok hoş geliyor ama sanırım bu benim tarzım değil. o zaman ben olmam.

 

teknolojik ve dijital gelişmeler nasıl olabileceğimize ve yaşayabileceğimize dair yeni fikirler ortaya koyuyorlar. elimizde akıllı telefonlarla yaşıyoruz. dünyada iktidar ve iktidarsızlığın dağılımı bir çok alanda açıkça öne çıkıyor ve, toplumu ve onu nasıl algıladığımızı belirliyor. yapıtlarınızın bu bağlamda durduğu yer sizi ilgilendiriyor mu?

bugün bize sayısız imkanlar sağlayan bütün bu tekniklerin basit bir “perde yukarı perde aşağı” sisteminde çalışacağını düşünmüyorum. tiyatro bana göre bayağı antika olan bir şey, ama bu haliyle de derinden insani. tiyatronun belki de zamanımızın ve onun zahiri durumlarıyla hiç işi olmamalı.

 

çoğu tiyatro insanı farklı düşünüyor.

ama tiyatro özünde duygusal bir baraka değil mi? yani aslında çok hassas bir şey? orada, o barakada, tavandan asılı birkaç ışık vardır, bir parça kumaş havaya kaldırılır ve bir tarafta birileri vardır ve bizler de diğer taraftayızdır, bir şeyleri gösteren tarafta, ya da bize bizim hakkımızda bir şeyler anlatırız. dolayısıyla orada bizim ve çıplak olan ve zamansız olan dışında bir şey yoktur. ve en iyi ihtimalle birilerinin gösterdiği diğerlerinin ve hepimizin hislerine dayanır ve tercüman olur. ve bu hayatta her zaman aynıdır, her zaman aynı çaresizlik – ortaçağ’da da, akıllı telefonların çağında da. tiyatroda bana heyecan veren şey budur. ve beni zorlayan. dolayısıyla tiyatronun bahtı benim için eskide olandadır.

 

topluluğunuzun dansçılarını seçerken göz önüne aldığınız şeyler nedir?

şimdiye kadar hep, uzun zamandır tanıdığım insanlarla çalışmayı tercih ettim. çünkü bu sayede onlara güvenebildim, kendimi bırakabildim. ayrıca, yeni dansçılar bulmak için hannover’de yakın zamanda seçmeler yapacağım.

 

bir goecke-dansçısını nasıl tanımlarsınız?

kadın ya da erkek, her türlü kibrin ötesinde büyük bir açıklığa sahiptir. çirkinliği de barındıran güzellik için açıklık. ve eğer harekette bir parça çocukça naiflik fark ediyorsam. önceden hesaplanmamışlık biraz. koreografide her şeyin önceden belirlenmiş olduğunu bilse de insan, sanki hareket/dans tam da dans ederken ortaya çıkmış gibi. ve cesaretli insanları arıyorum. benim için gurur da bunun bir parçası.

 

koreografik sistemizin için yıllar boyunca bedenin her bir parçasını teker teker çalıştınız. çıplak üst beden, port de bras, yüz ve ses, bacak ve ayak çalışması. sırada hangi beden alanı var?

şimdilerde doğru yakınlığı arıyorum. samimiyeti ve bunu balenin öğeleriyle nasıl gerçekliğe dönüştüreceğimi. örneğin kendini gerçekten öpmek, şu aralar bu konuda acz içindeyim. tabii kimin bunu yapmaya istekli olduğuna da bakmalıyım.

 

dans benim için oyun ile gerçeklik arasındaki eşik atlandığında güzelleşiyor. dansçıların o anda sahnede yaşadıklarıyla aynı şeyi hissettiğimi zannettiğimde.

evet bu, ideal bir durum. gençken wuppertal’de pina bausch’un birçok yapıtını seyrettim. sahnede gösterilenleri bir türlü idrak edemediğimi hatırlıyorum. bu şimdi gerçek mi yoksa oyun mu diye hep merak ettim. çok gerçek gibiydi ama tiyatrodaydım. pina bausch benim için sınırı açtı. bunu çok büyüleyici buldum.

Danzon



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: