Sahne Işıklarının Altında: ‘Etik Nedir?’

[H. Ayhan Tinin’in Diken’de yayınlanan yazısının bir kısmını paylaşıyoruz.] Yıl 2018. Ocak ya da Şubat olmalı. İstanbul’un son yıllarda alışkın olduğumuz durmadan yağmur yağan günlerinden biri… Parke taşların üzerine kırılan cam bardaklar gibi çarpan damlalar, kalabalık gruplar halinde yokuş aşağı derecikler oluşturuyor.

Türk Tiyatrosu’nun genç yaşına rağmen başarılı ‘yazar-yönetmen’lerinden Gökhan Erarslan ile küçük bir kahve dükkanında sohbeti koyulaştırmışız. Kahveyi içen benim, Gökhan ‘hoca’ ise hayallerinden bahsediyor. Yeni yazdığı tek kişilik oyundan, kurmak istediği tiyatronun niteliklerinden, çeşitli sanat işlikleri; yazarlık, oyunculuk atölyeleri ile yapılandırılmış bir sanat merkezinden… Ben de robusto çekirdeklerinin iç yakan kokusuyla bezenmiş kahvemi yudumlarken, bu hayalin gerçeğe dönüşebileceğine dair inancımdan bahsediyorum…

Sonuç; 2018’in son aylarına doğru, mevsim sonbahara döner, İstanbul sokaklarında artık iyice azalmış ağaçların yaprakları sararırken, Gestus Sanat Kadıköy’de kuruluyor. Hemen ardından da ‘Etik’ adlı oyunun çalışmaları başlıyor. Mevsim iyice kışa döndüğünde, alev alev bir heyecan. Ve ‘Etik’ sahnede!

Devlet tiyatrosunun değerli oyuncularından Tolga Çiftçi tek kişilik oyunda ‘Felsefe Profesörü’ karakterini üstleniyor. Sonuç çok başarılı. ‘Etik’ sahnelenmeye hazır.

Gala gecesinde hem Gökhan Erarslan hem de Tolga Çiftçi’ye övgüler yağıyor.

Bu birliktelikten soy bir tiyatro yapıtı doğuyor.

Eğer tiyatro adı altında iyice belirsizleşen sahne şovlarının renkli kalabalığından gözünüzden kaçtıysa, mutlaka seyredin.

Önce oyun metninden başlamak gerek.

Hiçbir kelimeyi, cümleyi es geçmeden seyredilmesi gereken bir oyun. Antik Yunan’dan bu yana felsefenin en önemli sorularından biri olmuş “Etik Nedir?” sorusunu büyüteç altına yatıran oyun metni, seyirciden hassas bir izleme dikkati istiyor.

Neredeyse fazladan tek bir satır bile yok.

Oyun aynı zamanda ülkemizin Tanzimat’tan bu yana yaşadığı ‘aydın çıkmazı’nı evrensel bir söylemle işlerken, bu çıkmazın altında yatan kodları da incelikle sahnedeki drama yansıtıyor.

Felsefe profesörümüzün bir dersi içinde geçen oyun, aydının seçimleri; hareketi ya da hareketsizliği ile ilgili kararlarının vicdan muhasebesi ve sorgulaması biçiminde gelişerek, beklenmedik bir finale ulaşıyor.

Profesörümüz olaylar ya da durumlar karşısında kendi davranışlarını seçme anlamında, gençliğinden bu yana hep ikircikli bir konumda kalmış. Gerek eşiyle gerekse kardeşiyle ilgili hikayelerde bu belirsiz tavrı sürekli görüyoruz.

Toplumsal ilişkilerde “Etik nerede ve nasıl yer almalı?” sorusundan “Aydının duruşu nasıl olmalı?” sorusuna kadar her şey, etik kavramı prizmasından süzülerek sahne ışıklarının altına yansıyor.

Tabii bir de bizim felsefe profesörünün yaşadıkları açısından.

Tolga Çiftçi’nin yaşam verdiği karakter, geçmiş pişmanlıklarıyla bugünkü kararsızlıkları arasında salınırken zaman zaman harekete geçmeye karar verse de; suyundan bir yudum aldığı o soluklanma anlarında görünmez bir oltaya takılmış gibi tereddüt içinde kalıveriyor.

Bizim profesör kavramsal ve idea konumundan, toplumsal ve somut olana geçip geçmemek konusunda hep dengelere bakarak karar vermiş.

Bu yaklaşımın kendinde yarattığı bilişsel çelişki giderek arttığında her zaman yaptığı gibi oyun alanını terk etmeyi düşünmeye başlıyor.

Yönetmenin sürprizi burada. Tek kişilik bir oyunun sonunda seyirciyi yeniden yükselterek ve ana soruyu bir kez daha düşünmesini sağlayıp, seyirciyi de metne dahil ederek oyunu sonlandırıyor.

Aydın ataletini nasıl yener?

Yakup Kadri’nin ‘Yaban’ından bu yana ‘Türk Aydını’ bu sorununu çözemedi.

İçinden çıkılmaz her durumda ne yapılacağını bilen fakat asla taşın altına eline koymayan yapısı ile teşhisi koyduktan sonra genellikle kendi derin dünyasına gömülürken, her adımda toplumdan biraz daha uzağa düşen aydın profiline önemli göndermeler yapan bir oyun.

Yazar ve yönetmen Gökhan Erarslan yaklaşık elli dakika boyunca, zihnimizde bu meselelerin korkulu bir girdap yaratması için güçlü bir zemin hazırlıyor.

Oyuncu Tolga Çiftçi de henüz daha sahneye girer girmez oyun ritmi, jestleri ve mimikleri ile seyirciyi yakalayıp finale kadar bırakmıyor.

Sahne tasarımı son derece sade.

Kara bir tahta. Önünde bir masa. Bir bardak su. Bir felsefe öğretmenine yakışan çantası. Renklerin geride olduğu sade bir kostüm…

Devamı için tıklayınız

Diken