Işıltılı Haşereler… İnsanın İnsan Olarak Yoksullaşması

Erkal Umut

İkinci Kat geçen sezon sergilediği Işıltılı Haşereler[1] adlı oyunu bu sezon da sahneliyor.

Tüketim kültürünü, gittikçe büyüyen tüketim arzusunu ve edinmedeki doyumsuzluğu alegorik bir öykü üzerinden anlatan oyun, konusu kadar rejisi, oyunculukları ve dekor tasarımı ile göz dolduruyor.

Oyunun konusu şöyle; Ollie ile Jill güçlükle geçinen, yakında doğacak çocuklarının geleceği için kaygı duyan genç bir çifttir. Bir gün posta kutularına bir mektup bırakılır; mektupta, tek bir kuruş dahi ödemeden ev sahibi olabilecekleri yazılıdır. Önceleri ciddiye almazlar mektubu ama sonra şanslarını denemeye karar verirler. Söz konusu evi gösteren “Görevli” Dee’nin, genç çifte imzalamaları için uzattığı sözleşme onları gerçekten mali bir yükümlülüğün altına sokmamaktadır. Ancak, yine de tereddüt eder Genç Çift, çünkü evin birçok eksiği vardır. Eksiklikleri gidermek ve gereken eşyaları almak olanaksızdır onlar için. Sonra, evin içini zamanla tamamlayabileceklerini düşünürler ve Görevli’nin ikna becerisi ile de sözleşmeyi imzalarlar. Artık ev sahibidirler.

Görevli, bedava ev verilme gerekçesini, bağışlanan evin zamanla kullanılabilir bir ev haline dönüşmesi ile yakında bulunan diğer evlerin de dikkat çekeceğini ve böylelikle satılabilecekleri şeklinde açıklar. Yenileyecekleri evin “ışıltısı” bir cazibe oluşturacaktır; her bir ışıltı da başka bir ışıltının oluşmasına yol açacaktır.

Eve yerleşen çift, evin eksikliklerini tamamlamakta zorlanır. Ellerine geçen az para ile evin tadilat masraflarını, eksiklerini karşılamaları ve yaşanacak hale getirmeleri olanaksızdır.

Bir gece, evlerine giren hırsızı engellemeye çalışan Ollie istemeden hırsızı öldürür. Bu cinayet ile gerçeküstü bir olay gerçekleşir. Cinayetin işlendiği yer olan evin banyosu durup dururken, kendi kendine lüks bir hale dönüşmüştür. Banyo artık hayallerindeki gibidir; hatta daha iyisidir.

Genç çift anlar ki istedikleri konforlu yaşamı edinmeleri cinayet işlemek ile mümkün olacaktır. Öldürdükleri kişinin cesedini, yenilenmesini istedikleri yere bırakmaları yeterli olacaktır.  Yapmaları gereken tek şey; sadece birilerini öldürmektir. Bu birileri de bir evsiz veya bir yoksul olmaktadır; çünkü güçsüzleri, muhtaçları bulmak ve öldürmek daha kolaydır.

Bu edinme yönteminin “işe yararlığı”; edinme isteklerini, tüketim arzularını besler ve büyütür. Yeni cinayetler işleyerek arzuladıkları yaşama kavuşsalar da edinme, tüketme arzuları her seferinde daha da artmaktadır. Ancak, bir yandan da genç çift bu cinayetlerden dolayı huzursuzdur. Bu huzursuzluğu paylaşmak, yaptıklarını birilerine anlatmak isterler. Yaşadıkları bu durumun itirafı, işlemek zorunda kaldıkları cinayetlerin gerekçelerinin bilinir olması onları belki de rahatlatacak, hatta -olur ya- alınacak onaylar ile mülkiyet tutkuları ve edinme yöntemi meşru görülecektir. Çünkü herkes yaşamak için “tüketmek” zorundadır.

Oyunun açılış sahnesi ve son sahnesi, Genç Çiftin bu konuşma ihtiyacı üzerine kuruludur. Genç çiftin konuşacakları, içlerini dökecekleri birileri, salona giren izleyiciler olacaktır. Genç Kadın salon girişinde elinde bebeği ile karşılar izleyiciyi; yüzünde, hoş geldiniz tebessümü ve işledikleri cinayetleri anlatacak olmanın tedirginliği ile. Genç Adam da sahnede tedirginlik ile beklemektedir; o da bulunacağı itirafın heyecanı içindedir. Bu karşılama oyunu bilmeyen seyirci için önce bir karşılık bulmaz, klasik bir hoş geldin karşılaması olarak düşünülür. Ancak, oyun ilerledikçe ve sona gelindikçe, bu karşılama oyunun önemli bir parçası haline gelir.

Tüketim kültürüne yönelik etkili bir eleştiride bulunan oyun, çarpıcı bir metafor içeriyor; sınırsız ve çılgın tüketim, cinayet ile/ birilerini öldürme ile ilişkilendiriliyor[2]. Günümüzün bir insanlık sorunu olarak adlandırılan Tüketim Kültürü Genç Çift üzerinden inceleme konusu yapılıyor. Oyun, büyüyen tüketme arzusu ve doyurulamayan tüketim üzerine düşünce yürütülmesini aynı zamanda da seyircinin kendi tüketim arzusu ile yüzleşmesini sağlıyor.

Kuşkusuz tüketim Kültürü, basit bir meta – hizmet üretimi ve tüketimi olmayıp, biçimlenmiş, dönüştürülmüş bir insan ve toplum modeline ihtiyaç duyar. Bu model de Marx’ın açıkladığı şekliyle şöyledir:

“Özel mülkiyette… herkes bir başkasında yeni bir ihtiyaç yaratıp onu yeni bir bağımlılığa sokmayı, yeni fedakârlıklara sürüklemeyi ve yeni bir doyum yoluna alıştırılıp iktisadi yok olmaya itmeyi kurar. Herkes başkasının üzerinde dışsal bir egemenlik kurup kendi bencil ihtiyaçlarını doyurmaya bakar. Nesnelerin niceliğinin artışı, insanın boyunduruğu altında olduğu dışsal güçler dünyasının genişlemesi demektir ve her yeni ürün… yeni bir potansiyeli temsil eder. İnsan, insan olarak gittikçe yoksullaşır; kendine düşman varlığa karşı zafer kazanmak istiyorsa, paraya ihtiyaç çok artar.”[3]

Tüketim Kültürünün toplumsal yapıda sağladığı tahribatlar daha çok ve daha önce insan tarafında, onun değerlerinin aşınmasında görülür. Bencillik, bireycilik ya da “insanın insan olarak yoksullaşması” tek başına bir olguymuş gibi ele alındıklarında, insanın doğasına dair bir özellikmiş gibi duracaktır. Bu durumda da toplumsal, ekonomik, siyasal etki ve biçimlendirmeler yani kapitalizm dikkate alınmamış olacak ve tüketim kültürünün sebebinin arzu, istek, güdülerini kontrol altına alamayan bireyler olduğu düşünülecektir.

Işıltılı Haşereler adlı oyunda, tüketim arzusunun ve doyumsuzluğunun kaynağı ve belirleyicisi olan sistem daha geri planda yer alıyor. Ancak oyun, tüketimin insani değerleri nasıl aşındırıp yok ettiğini, tüketim arzusunun ve doyumsuzluğunun insanlık dışı düşünüş ve yaşayışı normal, meşru ve sıradan kılabileceğini başarılı bir şekilde aktarıyor.

Oyunu başarılı kılan özelliklerden birinin de sahneleme dili olduğu söyleyelim. Oyunun yönetmeni Eyüp Emre Uçaray, yalın bir sahneleme tarzı ile oyunculuk ve dekorda güçlü epik unsurlar oluşturmuş. Bu epik unsurlar, metnin anlam ve iletisi ile olan kuvvetli bağları bakımından dikkat çekiyor. Oyunun kimi mizahi yanları bir komediye dönüştürülmeden, ironik ya da kara komedi diyebileceğimiz düzlemde tutularak etkili bir sahnelemeye katkı sağlanmış.

Abartılmış dekor yoğunluğu, aksesuar yığınları, ilgili ilgisiz sahne buluşları, metinden bağımsız ve nedensiz “yabancılaştırma efektleri” ile seyirci önüne “zengin menü” çıkaran günümüzün popüler prodüksiyonlar karşısında, Işıltılı Haşereler’in yalın ve bir o kadar güçlü sahneleme dili daha da önem kazanıyor.

Genç Çiftin, oyunun kimi yerlerinde anlatıcı olmaları, yaşadıkları olayları “bakın şöyle oldu” dercesine canlandırmaları şeklinde metinden kaynaklı epik yaklaşıma, yine epik/ göstermeci/ anlatımcı dekor, oyunculuk ve ışık da eşlik ediyor. Bu eşlik ile oyunculuk, dekor ve ışığın birbirleri arasında paslaşmalarından doğan yüksek bir dinamizm söz konusu oluyor.

Cem Yılmazer, dekor ve Işık tasarımında yine başarılı bir işe imza atıyor.  Dekor olarak kullanılan “hücrenin” “dördüncü duvarı bulunmuyor. Seyirciler, kaldırılmış “dördüncü duvar” tarafından izliyorlar oyunu. Hücre parmaklıkları, Genç Çift bir şeye sahip olduğunda, yeni bir cinayet işlediğinde üzerindeki ışıklar açılıyor ve hücre “Işıldıyor”.  Böylelikle dekor birkaç katman üzerinden oyuna hizmet ediyor.  Birincisi, bireyin sistem içindeki tüketim tutsaklığına vurgu yapıyor. İkincisi, parmaklıklar “ışıldadıkça” oyunda geçen “ışıldama” alegorisini pekiştiriyor. Üçüncüsü, parmaklıklı hücrenin bir tarafının olmayışı ile kalkan “dördüncü” duvar ve hücre dışı alanın oyunda “kulis” olarak kullanımı etkili bir yabancılaştırma efekti sağlıyor. Dekor üzerinden oluşan bu yabancılaşma, oyunun içeriği ile olan diyalektik bağları açısından işlevli bir efekt olarak dikkat çekiyor. Böyle bir dekor kullanımı aynı zamanda göstermeci oyunculuk için zengin alanlar yaratıyor.

Sahnede anlatılanlar/ gösterilenler öykünün akışına kapılmadan, özdeşlik kurulmadan, meraklanmadan izleniyor. Bu başarıdaki önemli paylardan biri de oyuncuların rolleri ile aralarına koydukları gözlem mesafesi üzerinden rollerini inşa etmeleridir.  Pınar Çağlar Gençtürk, Ünal Yeter ve Selen Uçer’in oyunun anlam ve iletisine hâkim samimi oyunculukları, detayları sergilemedeki çabaları ve seyirci ile oluşturdukları yakın bağ oyunun enerjisini yükseltiyor.

Oyundaki bir sahne, Parti Sahnesi, oyunun genel dokusundan ayrı duruyor.  Oyunculuk gösterisine dönüşen Parti sahnesinin oyunun içinde ayrıksı durması metnin zayıf bir yanı olarak sayılabilir. Partiye katılan komşuların ve çocukların, Pınar Çağlar Gençtürk ve Ünal Yeter tarafından canlandırdıkları/ taklit ettikleri sahne her ne kadar oyunculuk bakımından başarılı bir sahne olsa da oyunun önüne geçiyor ve oyunun genel dokusundan ayrı kalıyor. Birkaç saniye içinde birkaç rolün değişimi, sergilenen rollerin mimik, jest, duruş ve tavırlarının bu hıza ve iç içe geçmişliğe rağmen birbirlerine karışmadan netlik içinde oynanmaları; keyif, hayranlık ve ilgi ile izlenirken Ollie ve Jill’in öyküsü ikinci planda kalıyor.

Bu sezon da devam eden Işıltılı Haşereler; konusu, sahneleme özellikleri ve oyunculuklar bakımından sezonun dikkat çeken başarılı oyunlarından biri olarak mutlaka izlenmeli.

[1] Yazar: Philip Ridley, Yöneten: Eyüp Emre Uçaray, Yrd. Yönetmen: Mehmet Nuri Yavuzer

Oynayanlar: Pınar Çağlar Gençtürk, Ünal Yeter, Selen Uçer

Yönetmen Yardımcısı: Emin Şentürk, Işık- Dekor Tasarım: Cem Yılmazer

Dekor Uygulama: Muhtar Pattabanoğlu, Kostüm Tasarım: Hilal Polat

Müzik Tasarım: Eda Er Fragman: Mehmet Bilge Selçuk Asistanlar: Batur Alp Yavuz – Duygu Tunç

Süre: 90 dakika.

[2] Sınırsız tüketimin cinayete benzetilmesi, günümüz için bir alegori olarak düşünülebileceği gibi diğer bir bakışla kapitalizmde tüketimin cinayet ile nerdeyse doğrudan nesnel bir bağı olduğu da düşünülebilir. Marka firmaların Uzak Asya’daki üretimlerindeki çalışma koşulları veya coğrafyamızdaki iş cinayetleri gibi sayılabilecek yüzlerce örnek, kapitalist üretim ve tüketim tarzının cinayet olgusu ile yakınlığını ve içiçeliğini ortaya koyuyor – Erkal Umut

[3] Karl Marx, 1844 el yazmaları, Çev. M. Belge, Birikim, İstanbul 2000, s.125



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: