Şener Şen: “Kutuplaşma Yönetenlerin İşine Geliyor”

[Emrah Kolukısa’nın Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan söyleşisini okuyucularımızla paylaşıyoruz.]

Sinemamızın tartışmasız en önemli oyuncularından biri o. Canlandırdığı karakterlerle unutulmazlar arasına adını yazdıran, milyonların ezbere bildiği repliklere ses veren ve toplumsal bilinçaltımıza sanki yakın bir akrabamızmış gibi tanıdık gelen simasını nakşeden özel bir figür… Badi Ekrem, Banker Bilo, Muhsin Bey o… Elbette tanıyorsunuz onu; Şener Şen bu ülkenin ortak değerleri arasında akla ilk gelenlerden.
Duruşundan hiçbir zaman ödün vermemiş, söyledikleriyle değil de yaptıklarıyla gündeme gelmeyi tercih etmiş, hatta zaman zaman bunun için eleştirilse de bildiğinden şaşmamış ilkeli bir sanatçı. Ve yıllardan sonra ilk kez tiyatro sahnesinde. Üstelik neredeyse onunla özdeşleşmiş bir başka karakterle; “Zengin Mutfağı”nın Lütfü Usta’sıyla karşımızda. Vasıf Öngören’in bir döneme damgasını vurmuş ve politik tiyatro türü içinde özel bir yere sahip oyununu ilk oynadığından 40 yıl sonra DasDas’ta yeniden sahneye taşıyan Şener Şen ile oyun öncesi bir araya geldik ve sohbeti koyulttuk.

– Uzun zaman sonra tiyatroya geri döndünüz. Özlemiş misiniz sahneyi, ya da nesini özlemişsiniz sahnenin?

Tiyatro kökenli olduğum için oradan başladım, sinema sonra oldu. İkisinin de temeli oyunculuk ama tiyatro da birebir seyirciyle ilişkide olmak, tabii ki sinemadan alınmayacak bir haz. Tiyatrocular bunun tutsağı olurlar; tutku haline gelir, oynamadan duramazlar. Tabii ben uzun yıllar hiç oynamadan zaman geçirdim, zaman zaman düşünüyordum yapsam mı yapmasam mı diye ama bir hayli zaman geçti. Sonra filmler gittikçe uzun aralıklarla girmeye başladı. En son yaptığımız filmle bir önceki yaptığımız film arasında yedi yıl var, şimdi böyle yedi yıl, yedi yıl da… verimli olduğun zaman gittikçe azalıyor. Eğer kafanda tiyatro yapma düşüncesi varsa “Ben bunu niye gerçekleştirmeyeyim?” diye düşündüm geçen sene ve oyuna karar verdim… Sonra DasDas’la ortaklığımız oldu, üç dört aylık bir provadan sonra başladık işte.

“Sol grup kalmadı”

– Vasıf beyin metni tabii çok özel bir metin. 70’li yılları anlatıyor ama hem o günün seyircisine, hem bugünün seyircisine çok şey söylüyor. Ne düşünüyorsunuz?

Bu çok, ilginç bir gözlem oldu benim açımdan, kırk yıl önce oynadığım zamanki seyirciyle şimdiki seyirci hiç birbirine benzemeyen seyirciler. Tabii bunda Türkiye’nin geçirdiği evreler apolitize olmuş bir kuşak, Komünizm bitmiş o zaman Komünizm bazılarınca bir umut olarak ortada dolaşıyordu. Vasıf da sol kökenli bir yazar olduğu için iyi tespitleri var oyunda. Belgesel gibi olmakla beraber faşizmin her zaman ne kılıkta insanların karşısına çıkacağını çok güzel anlatan bir metindir, o zaman da çok yankıları olmuştu. Fakat bugünkü seyirci daha karma bir seyirci, o zaman daha sol gruplar gelirdi oyunu seyretmeye. Şimdi sol grup filan kalmadığı için… Ama, gene de tabii içinde, seyirciyi etkileyen bölümler var. En azından insanın insana kötülüğü, faşizmin çeşitli kılıklarda günümüzde dünyanın her yerinde ortalıkta dolaşması…

– Kim vardı ilk kadroda, hatırlıyor musunuz?

Hatırladıklarım; Erdal Özyağcılar, Aliye Uzunatağan, Mahmut Gökgöz, o da Selim’i oynuyordu… O zaman Başar Sabuncu koydu sahneye, sonra filmini de Başar yaptı. Keşke Başar hayatta olsaydı da şunu görseydi. Bu oyunu ben ve genç bir yönetmen arkadaş, Doğu Yaşar Akal ile birlikte koyduk. Tiyatroya bomba…

– İlk sahnelendiğinde Vasıf bey de geliyor muydu provalara?

Arada gelirdi ama Başar’a hiç müdahalesi olmadı oyunla ilgili, meşhur bir de olay var hatta bir prova sırasında bizim tiyatro bombalandı, biz de bir kenarda, sahnenin kenarında kaldık. Fuaye… şu an halen Saraçhane Tiyatrosu dediğimiz Fatih Tiyatrosu, o zaman orada prova yapıyorduk. Fuaye havaya uçmuştu. Biz de bütün geceyi ifadeyle geçirdik karakolda.

– Zengin Mutfağı 15-16 Haziran olaylarının döneminde geçiyor. Vasıf Öngören çok önemsiyordu o olayları değil mi?

Çok önemli. Türk işçi tarihinde çok önemli bir şey yüz, yüz elli bin kişi yürüdü o zaman, ben her dönemi gördüğüm için onu da gayet net hatırlıyorum tabii.

– Tabii bugün de yine işçiler aynı sıkıntıları çekiyor, sendikalaşma yine önemli bir sorun. Yani bugüne dair önemli sözler var oyunda.

O zaman sendikalar daha güçlüydü, daha aktif bir haldeydi. Şimdi böyle bir şeyden pek söz edemeyiz tabii ama her zaman emekçiyle sermaye arasındaki çatışma dünya var olduğundan beri olmuştur…

– Aynı rolü üçüncü yorumlayışınız oluyor bu. İki kez tiyatroda bir kez de sinemada. Nasıl bir fark oldu yorumlayışınızda bu kez?

Bunda biraz farklı yorumladım, ilk oyunda daha farklıydı. Filminde daha farklı fakat sinemayla tiyatroyu karıştırmamak lazım. Sinema yönetmenindir, ama tiyatroda iyi bir metinde, iyi oyuncu kötü oyuncu farkı daha belirginleşir. Sinemada bu iyi bir yönetmenle telafi edilir, kötü oyuncu da telafi edilir. Ama tiyatro maalesef öyle değil. Bunda, yani bu son versiyonda ben aşçıyı daha doğal ele aldım, çok bize yakın… Çünkü bu tür siyasal mesajı olan oyunlarda oyuncu da kendini önemli bir şey yapıyorum havasına kaptırıp doğallığını kaybeder. Çok iyi bir laf edeceğiz diye, o adamın yapısına uygun mudur o duruş, araştırmadan karakteri hazırlar bazen. Ben bunda daha doğal bıraktım aşçıyı, bence sanki bu daha etkili oldu çünkü o doğallığı içinde hiçbir sınıfsal bilinci olmayan adamın, gözünün önünde olan olaylarla değişimi bence seyirciye daha etkili geliyor gibi düşünüyorum. Küfür ediyor mesela ona buna ama aklı ermediği için, ama o coşkulu çocuk gibi. Ne zamanki kızıyla ilgili, evlatlığıyla ilgili olaylar oluyor o zaman aklı başına geliyor.

– 70’li yıllardaki filmlerinizle ün kazandıktan sonra 80’lerden itibaren farklı tarz filmlerde rol almaya başladınız. “Züğürt Ağa”, “Muhsin Bey”, “Eşkiya” gibi filmlerden söz ediyorum. Bunlar o dönemde Türkiye’de yaşanan kırılmaları perdeye taşıyan filmlerdi biraz ve siz de o filmlerde hep iki arada kalmış karakterleri oynadınız. Bu sizin özel bir tercihiniz miydi?

O bildiğimiz komedi rolleriyle, yani Badi Ekrem, Banker Bilo gibi daha karakter olmayan, tip gibi olan rollerle oldu benim tanınmam, beni millet o rollerle tanıdı. Önümde iki yol vardı ya ben aynı rollerde devam edecektim, ya da kendi çizdiğim yolda gidecektim. Ben ikinci yolu tercih ettim ve öyle devam etmek istemedim. Başrol önerisi geldiği zaman da “Namuslu”yu seçtim. O da Başar Sabuncu’nun senaryosudur. Böylelikle bende yeni bir dönem başladı, o yeni dönemin ürünü bütün bu bahsettiğimiz şeyler. Ama tabii ki burada kreatif anlamda Yavuz’u (Turgul) görmezden gelemeyiz. Bir “Muhsin Bey” bir “Züğürt Ağa” çok farklı filmler ama bunlar hep Yavuz’un bu topraklara ait hikayeleri. Bence buradaki esas aslan payı Yavuz’undur.

-Bu rolleri tabii o kadar güzel sahiplenip oynadınız ki insan acaba sizde de zaman zaman bu arada kalmışlık duygusunun doğup doğmadığını merak ediyor.

Ben İsmet Paşa’dan beri her dönemi bildiğim için, bunları ister istemez yaşıyorsun. Ben de bu ülkenin vatandaşı, bir bireyiyim, etkilenmemek mümkün değil ki. Bütün o sıkıntıları yığınlarla beraber siz de yaşıyorsunuz, siz de değişiyorsunuz tabii ki. Ama burada Yavuz’la olan iş birliğimiz onun sinemaya olan bakışıyla benim sinemaya olan bakışımın aynı yönde olması… “Muhsin Bey” ve “Davaro” farklı şeyler. Dünya sinemasında da örnekleri var, yazar-yönetmen-oyuncu birlikteliği. Ama bu bir seçilmiş yol da değil ben her zaman başka projeleri de dikkatle inceledim, diğer projeleri de. İyi bir şey osaydı zaten yapardım, yine iyi bir şey her zaman Yavuz’dan geldi.

– Size çok soruldu bu soru biliyorum, yani neden sadece Yavuz Turgul ile çalıştığınız sorusu. Siz de hep ‘Çünkü iyi senaryo gelmiyor’ diye yanıtlıyorsunuz…

Evet, geliyor, okuyorum. Biraz işe yarasa oynayacağım, sırf bu kanıyı yıkmak için.

– Ama şu da var; siz Türkiye’de sinema denince ilk akla gelen oyuncusunuz. Eminim yazılan senaryoların çok büyük bir kısmı size geliyordur. Hiç mi beğendiğiniz bir şey çıkmıyor, mesela bir Nuri Bilge Ceylan filmi olabilir…

Nuri ile hayır, hiç öyle bir beraberliğimiz olmadı, hiç öyle bir teşebbüs olmadı iki taraftan da. Ben iyi şeyi hasretle bekliyorum açıkçası. Parlak işler var tabii, ama sinema o kadar zor bir şey ki ben zaman geçtikçe bunu daha iyi anlıyorum, sinema bela bir şey. Tiyatro da tabii zor ama sinema daha zor, çok kolektif her şeyin dengi dengine gelmesi lazım, iyi bir projeniz yoksa nasıl yola çıkacaksınız. İyi bir yönetmen yoksa ne yapacaksın, iyi yapımcı yoksa ne yapacaksın, hepsi, yani diğer kast, diğer roller, hepsinin denk gelmesi lazım, çok zor iş.

– Ertem Eğilmez ile olan filmleriniz unutulmaz tabii. Neydi Ertem Eğilmez’in sırrı sizce?

Her insan farklı, aynı okulu bitirip aynı eğitimden geçiyorlar ama birileri farklı, bunun izahını nasıl yapalım? Çok iyi yazar var, yazarlıkla ilgili bir sürü bilgi var elimizde, senaryoyla ilgili bir sürü bilgi var, yönetmenlikle ilgili var… Peki niye biri iyi oluyor da diğerleri onun kadar olamıyor. Ertem de böyle özel bir kişilik diye düşünüyorum. Tuhaf, adamın kişiliğinden kaynaklanan, bu halkla özdeşleşmiş, onun ruhunu yansıtan bir karakter ya da halkı çok iyi gözlemlemiş bir adam ama bunu bilinçli yapmamış yani yapısı öyle. Çünkü Ertem Eğilmez sinemaya gelene kadar da çok değişik işler yapmış bir adam. Kafe işletmiş, bar işletmiş, yayınevi sahibi olmuş, Çağlayan yayınları diye bir şeyler çıkarmış, Kemal Tahir’e Mayk Hammer romanları yazdırmış, böyle enteresan bir insan. Ama hangi işi yaptıysa hemen öne çıkmış. Sinemada da Ertem abinin yaptığı filmlerde güldüğü sahnelere, yani prova sırasında ya da üretim aşamasında güldüğü yerlere, seyirci mutlaka güler, bu enteresan bir şey. Hollywood’da olsa Ertem’i firmalar kapar. Enteresan, o senaryonun boyu, sahnelerin uzunluğu kısalığı, zamanlama hep Ertem’in denetiminde oldu. Bu özel bir şey diye düşünelim.

-Nasıl biriydi sette?

Sette tabii çok otoriter bir karakter ama iş birliği çok keyifli, tabii ki her genius insan gibi aptal insana tahammül edemiyor, anlaştıklarıyla da iyi geçiniyordu.

-Bugün hâlâ çekilen komedi filmlerinde hep Ertem Eğilmez tadını yakalamaya çalışıyor insanlar, onunki gibi filmler çekmeye çalışıyorlar. Sürekli böyle bir iddia var..

Bence özenti var, bence kimseye özenmemeli herkes kendi içindeki cevheri keşfetmeli. Sen Ertem Eğilmez gibi bir film yapma, başka bir film yap. Öyle bir film yap ki o senin yaptığın filmi kimse yapamasın… Bizde şimdi bir şey tuttu ya ona benzer bir şey yaparlar, dizilerde falan da öyle. Yahu ona benzer bir şey yapma sen, onun iyisini yapmış adam işte.

– “Zengin Mutfağı”nda 70’li yılların Türkiye’si anlatılıyor ve orada ciddi bir kutuplaşma olduğunu görüyoruz. Yani o küçücük mutfağın içinde bile neler dönüyor. Bugün de yine derin bir kutuplaşma var toplumda. Siz ne düşünüyorsunuz?

Kutuplaşma her zaman galiba yönetenlerin işine geliyor. Bir tehlike yaratmak lazım, bu da çok bilinen klasik yönetim biçimidir. Tehlike karşısında safları sıkılaştırmak lazım… Tehlike yoksa, o rahatlık iyi gelmiyor yönetenlere. Olmasa da yaratıyor zaten. Bütün dünyada var öyle örnekler.

Söyleşinin Devamı için Tıklayınız…

Yorum


işlemi tamamlayınız: