Suzi Erşahin’le Sanatın Aciliyeti, Bürokraside Yaratıcılık, OHAL’de Feminist Bir Politika Üzerine…

Suzi Erşahin, İsveç Baş Konsolosluğu Kültür Ataşesi olarak yürüttüğü görevini geçtiğimiz yıl sonu sonlandırırken yaptığı vedası sırasında, kendisiyle bu söyleşiyi yapma fikri içime düşmüştü. Bir vedadan çok, beş buçuk yıllık görev süresi boyunca Türkiye’deki kültür-sanat ortamına yaptığı sayısız katkının kolektif ve kümülatif bir kutlamasıydı sanki… Kimsenin Suzi’ye veda etmeye gönlü yoktu, kahkaha boldu, umut çoktu. Kendisi tanıdığım kadarıyla, bir bürokrat olarak sıra dışı bir insan ve beni daha etkileyen şey, sıra dışılıkta ısrarcı ve ciddi. Sanat ve kültür alanlarının bürokrasi ile ilişkisini tahayyül ederken bir dolu yaratıcı ve ilham verici örneği bırakarak İsveç’e döndü. Şimdilik…Kendisiyle sanatın aciliyeti, bürokraside yaratıcılık, feminizm, çocuk ve gençlik politikalarının önemi ve bir dolu başka konu hakkında konuştuk. Keyifli okumalar dilerim.

Söyleşi: Gizem Aksu // MİMESİS

Suzi: Şu an İsveçteyim, o kadar garip ki… Çünkü, buradaki hayatı, buradaki sistemi çok iyi bildiğim için sanki bu beş buçuk yıl hiç geçmemiş gibi geliyor. Stockholm o kadar düzenli bir yer temiz, birdenbire bir bina yapılmıyor, on tane kahve açılmıyor, bir şeyler yıkılmıyor. O yüzden burada her şey, sanki her zamanki gibi… Şimdi seni görünce hatırlıyorum ki başka bir hayatım da vardı. Tabi ki biliyorum, beş buçuk sene geçti ve beş buçuk sene boyunca Türkiye’de tanıdığım insanlar ve İsveç’ten getirdiğim insanlar içimde varlar ve dönüyorlar. Ama his olarak yavaş yavaş adım adım dışarı çıkmaya da çalışıyorum, hayat bulmaya çalışıyorum.

Gizem: Benim bu beş buçuk sene ile ilgili merak ettiğim bir şey var: Seni hiç tanımayan bir insana buradaki deneyiminden, Türkiye hakkında bir şeyler demek durumunda kalsan… Sende kalan şey ne oldu? Beş buçuk sene Türkiye’de bürokratik bir pozisyonda sanat ve kültür üzerine çalışan, alanlar inşa eden bir insan olarak ne kaldı aklında, ruhundan bedeninde?

Suzi: Gelmeden az biraz Türkiye’yi biliyordum. Burada kültür ve sanat inanılmaz dinamik. Sanat çevresinde inanılmaz bir dinamiklikte inanç ve istek olduğunu düşünüyorum. Sanat dediğimde her alanı anmak isterim; ben tiyatroya, dansa, edebiyat, güzel sanatlar, biraz müzik ve çocuk hakları, insan hakları alanlarına değme şansım oldu ve burada inanılmaz bir potansiyelle karşılaştım.

Nasıl bir potansiyel, açabilir misin?

Tanıştığım insanlarda açıklık ve içten gelen samimi bir ilgi buldum. Başka insanların hikayelerine dair bir ilgi, tanışıklıklara dair bir ilgiden bahsedebilirim. ‘Sanatsal cömertlik’ diyebileceğim bir şey gözlemledim. İşbirliklerine dayalı şeyler yapmaya çalıştım, karşılaştığım insanlarda açıklık ve istek çok önemliydi. İsveç’ten Türkiye’deki sanatçılarla tanışmaları için sanatçılar davet ettiğimde, burada inanılmaz bir açıklık vardı. Çoğu zaman oldukça yüksek entellektüel bir seviye ile karşılaştım. Türkiyeden sanatçılar iyi ve sıkı bir geçmişe sahipler, hem teorik hem pratik olarak. Çoğu zaman İsveçlilerde eksik olan bu şeyi görmek, beni şaşırtıyordu. İsveçli insanların da Türkiye’den insanlarla karşılaştığında iletişim kurabilmek, kendi sanatsal pratiklerini anlatabilmek için farklı yollar bulmaya çalıştığını gözlemledim. Bu yüzden ‘buluşmalar’ı çok önemsedim.

Senin derin bir anlayışın var, tabii. Böylesi bir anlayış olmadan bunları görebilmek ve katkıda bulunabilmek mümkün olmazdı. Tüm bu gözlemlediğin, tanık olduğun seni etkileyen güzel noktaların yanında bu süreçteki deneyimlerinin ardından burdaki sanat çevrelerine bir öneride bulunacak olsan ne derdin, ne önerirdin?

Bu soruya yanıt vermek benim için kolay değil. Genel bir cevap oluşturmak zor; ama belki, organize olmaktan ve birbirini desteklemenin öneminden bahsedebilirim. İsveç’te bir destek sistemi var, hükümet içerisinde… Ama tabi ki bu destek sistemi, kültürel alanda çalışanların ihtiyaçlarını dile getirmelerinden ortaya çıktı, hala da geliştirilmeye devam ediyor. Sadece sanat çevresinde değil genel olarak organize olmanın ve birbirini desteklemenin önemli olduğunu düşünüyorum.

Şu an ki politik durum, birlikteliği ve bir aradalığı engellemek; sivil toplumun bileşenlerini, kültür sanat ağlarını dağıtmak ve onlarını taleplerini susturmak üzerine olduğu için organizasyon gerçekten önemli…. Her ne kadar kendi bağlamımızda entellektüel birikimle hareket etsek de bir araya gelemediğimiz, belli noktalarda ortaklaşamadığımız sürece bu ses ne kadar duyulabileceği ya da bunun bize nasıl geri döneceği oldukça belirsiz kalıyor.

Türkiye’de bulunmak beni daha politik hale getirdi. İsveç gibi bir toplumda rahatsınız, her şey yürüyor. Türkiye’de politik olmamak, problemleri görmemek, onlarla yüzleşmemek imkansız hale geliyor. Evden her çıktığımda ”Bakalım bugün nasıl bir macera beni bekliyor?” diye içimden geçiriyordum. Çünkü ne yaparsan yap bir şeyle yüz yüze geliyorsun, öyle ya da böyle politik bir karşılaşma yaşıyorsun. Bu tabi ki, hayatının diğer kısımlarını da etkiliyor. Bu, gerçekten hem harika hem yorucu bir şey. Türkiye gibi ülkelerde olaylar bir anda acayip bir hale gelebiliyor.

Kendi adıma çok büyük şeyler yapamadım; mesela İsveç Senfoni Orkestrasını davet edemedim. Böyle bir bütçem olmadığı için ya da bunu bulmakta zorlandığım için. Ama yukarıda bahsettiğim o buluşmaları yapmak benim için çok önemli bir hale geldi. İnsanların buluşması, fikirlerini birbiriyle paylaşması… Türkiye’deki insanlar gelip fikirlerini paylaşmaya açık gönüllülükle yaklaştılar. İsveç’ten gelen yazarlar, sanatçılar burada ne kadar fazla şey konuşabildiklerinden, paylaşabildiklerinden bahsettiler; bunu neden İsveçte yapamadıklarını sorguladılar. Bence bunda, burada politikanın varlığı ve sanat üzerine tartışmanın aciliyeti olmasının payı var. Her nasıl sanat yapıyorsan önemli değil; ama, bunun üzerine konuşmanın aciliyetinin olması… İsveç gibi ülkelerde sanatçılar için güçlü organizasyonlar, komüniteler, mekanlar var. Türkiye’de bu çok zor çünkü fonlama, önemli ve zor bir konu haline geliyor. Bir şeyleri kendi başınıza yapmaktan, koşturmaktan yorgun düşüyorsunuz, bunu çok iyi anlayabiliyorum.

”YAPTIĞI ŞEYE TUTKU DUYAN, BUNUNLA İLGİLİ BİR ACİLİYET VE ÖNEM HİSSEDEN İNSANLARA İNANIYORUM.”

Tanımlı bir görevi yerine getirmek üzere buraya geldin ama seni bu kadar tatlı, işini çok iyi ve derinlikli yapan nedir? Kendi prensiplerin var mı merak ediyorum. Farklı insanları duyma kapasiten nasıl bu kadar geniş, bunların hepsini nasıl kucaklayabildin?

Benim görevim; sanatçılara ve sanat alanında çalışanlara birbiriyle tanışmaları, birikimlerini paylaşmaları, alışverişte bulunabilmeleri, birbirlerinin dünyaları hakkında merak uyandırmak ve sürdürülebilir bir ilişkiye evrilmesi umuduyla fırsatlar yaratmaktı. Kültürel ofiste, son yıl bir assistanım olana kadar tek başıma çalıştım. Tabi ki her zaman konsoloslar ve bazı meslektaşlarımla diyalog halindeydim ama her şeyden sorumluydum. Bence sanatçı geçmişim, sanatçıların düşünme metodlarını anlayabilmeme; konuya yakınlığım sanatsal pratiği anlamama katkıda bulundu.

Senin sanatçı yönünü bilmiyordum, biraz bahsedebilir misin?

Güzel sanatlar okudum, resim bölümünden mezunum. Performanslar da yaptım. Eşimle, William Eastonla birlikte çalışıyorduk. Williamla birkaç sene değişik sahnelerde performanslar yaptık. Bunlardan dolayı sanatı ve sanatçıları duyabildiğimi düşünüyorum. Bu bana çok yardımcı oldu. Güzel sanatlardan yola çıktım ama her zaman tiyatroyla, edebiyatla, dansla ilişkili oldum; eklektik bir zevkim oluştu. Türkiye’ye gelmek ve geniş anlamda sanat alanıyla çalışmaya başlamak çok heyecan verici oldu. Ama gerçekten, bahsedebileceğim bir prensipler listem yok. Belki şunu paylaşabilirim; işini ciddiye alan insanlara her zaman inandım. Böyle insanları sezinleyebiliyorum, bir şekilde… Yaptığı şeye tutku duyan, bununla ilgili bir aciliyet ve önem hisseden insanlara inanıyorum ve bu insanları bulmakla ilgili de sezgilerime güveniyorum.

Çok iyi anlıyorum, sonuçta bu da bir seçim; büyük diskurlara girmeden sezgiselliğe ve anlık karşılaşmaların getirdiklerini duyumsamak ve önem vermek de bir seçim…

Kültür Ateşesi olarak işe başladım. Kültür Bakanlığı tarafından bürokratik bir sorumlulukla işe atandım. Dolayısıyla tabi ki çılgınca şeyler yapamam, bazı şeyleri görev de belirliyor. Temsil ettiğim bir makam var. Ama bazı kuralları da kırdım. Kuralları kırmak değil belki ama bürokrasiyi kullanabilmenin farklı yollarını bulabilmek diyebilirim. ‘Mesela, Tiny Office Art’* projesini bulmak gibi… Bir pozisyonum var ve bu pozisyonu Türkiye’de yaşayan kadın sanatçıların duyulmasında kullanabilirim. Bu anlamda bakınca bürokrasi kullanılabilecek bi araç haline gelebilir, tabi ki daha yararlı şeyler yaratabilmek konusunda…

”SANATI BÜROKRASİNİN İÇİNDE BİR YERE TAŞIMAK VE ONUN ÖNEMİNİ KABUL ETTİRMEK ÇOK ÖNEMLİ.”

Yaratıcılık ve bürokrasi arasındaki ilişki hakkında konuşabilir miyiz? Bürokrasi oldukça yaratıcı olabilir ve senin bir bürokrat olarak çok yaratıcı bir insan olduğunu düşünüyorum. Tiny Office Art örneklerden sadece biri… Bir bürokrat olarak geçen beş buçuk senede yarattığın alanlardan, yaratıcı gücünden, bürokratik düzeyde kültür sanat alanında çalışırken ürettiğin yaratıcı stratejilerden bahsedebilir miyiz? Yaptığın veda buluşmasında birçok sanatçının gelip senle olması da bu açıdan baktığımızda bir tesadüf olamaz.

S: Bürokraside bulunmak, bu oyunda yer almak ilginç bir deneyim. Bu görevimden önce de devletin içinde sanatçı rezidans programında çalışıyordum, Stockholm’da. İsveç’ten gelen bir bürokrat olarak diyebilirim ki İsveç’te bürokrasi hiyerarşik değil, insancıl bir düzeyden ilişkiler kuruluyor. Bakanla konuşurken bile bu iletişim daha yumuşak başlı ve alçak gönüllü bir kanaldan oluyor. İsveçle ilgili çok sevdiğim bir şey bu… Hiyerarşik olmayan bir bir aradalık biçimi. Tabi ki hiyerarşi, seviyeler var ancak bunlar yanaşılabilir durumda. Ama tabi ki, saatın içinden gelen bir insan için bürokrasiyi anlamak, onunla iyi bir evlilik oturtmak zaman alıyor (gülüyor). Prosedürlerin nasıl daha iyi olabileceği konusunda insanları ikna etmek zaman alıyor. Hala, daha yaratıcı olmak konusunda yapılabilecek, alınması gereken çok yol var. Bazı şeyleri değiştirmek zor ama sanatı, bürokrasinin içinde bir yere taşımak ve onun önemini kabul ettirmek çok önemli. Mesela konsoloslukta güvenlik konusu konuşuluyorsa sanat da çok ciddi bir şekilde masaya yatırılmalı ve güvenlik kadar önemli olduğu savunulmalı, yani profesyonellikle yaklaşılmalı. Sanatın diğer bürokratik gündemler kadar önemli olduğu vurgulanmalı.

Bu bağlamda sence politika sanattan ne öğrenebilir? Sanat, politika için neden önemli?

Sanatçılar ve kültür alanında çalışanlar, dünyanın durumu hakkında anahtar tartışmalara öncülük edebilir. Sosyal ve politik olayların yeniden düşünülmesi ve yorumlanması konusunda bizi zorlayabilir, kendi düşüncelerimizi gözden geçirmemizi sağlayabilir. Birçok farklı ve komplike yoldan sanat büyük resmi değiştirebilir ve yeni bir anlatı önerebilir.

Bürokrasi ve yaratıcılık çerçevesinde devam edecek olursak, feminist bir yaklaşımın olduğunu sezinliyorum, haklı mıyım? Bir bürokrat olarak sorumluluklarını yerine getirirken feminist bir perspektif ve hassasiyete sahip olduğundan bahsedebilir miyiz?

İsveç son birkaç yıldır dış politikada feminist bir siyaset uyguluyor, bu genel iletişimde, politikada ve kurumlarda farkındalğı arttırmya başladı ve umuyorum ki dünyada da bir iz bırakacaktır. Bu siyasete ben İstanbul’da görevdeyken de sahip olduğumuz için şanslı hissediyorum bunun sayesinde inandığım şeyleri yapmaya devam edebildim ve bu, dışişleri bakanlığı tarafından da desteklendi. İstancul’da işimde aldığım kararlar büyük bir farkındalıkla alındı; kimi davet ettiğim hangi konuların tartışılacağı, cinsiyet eşitliği her zaman farkındalık alanımdaydı.

Hazır feminizmden beslendiğini söyleyen bir bürokrat bulmuşken, biliyorsun Türkiye’de bir bürokrattan bunu duymak çokça rastladığımız bir şey değil; senin için feminizmin, feminist perspektifin ne olduğunu biraz daha açabilir misin?

İsveç’te yetişmiş biri olarak büyürker cinsiyet eşitliği kavramı her zamana bana yakındı. Siyaset ve eğitimde eşitlik her zaman gündemdeydi ve bu, tabi ki ne düşüneceğimizi ne yaratacağımızı etkiledi. Cinisyet eşitliğinin barışı beslediğini; kadınların dahil olduğu barış görüşmelerinin daha sürdürülebilir ve hayatın başka alanlarına da uygulanabilir olduğunu düşünüyorum. Toplumsal yaratımda kadınların da erkeklerle yer alması gerekiyor, ne de olsa nüfusun eşit kısımlarını oluşturuyoruz. Güç yapılarında, kaynaklarının korunmasında, karar alma süreçlerinde yer almalı, aynı sorumluluğa sahip olmalıyız.

Erkekleri dışlamaktan bahsetmiyoruz; ama kadınların tarih boyunca bir şeylere eşit biçimde dahil olmak için verdikleri mücadele toplumsal olarak çok önemli. Kadınları karar almak mekanizmalarında daha fazla görmek önemli. Dünya nüfusunu düşününce bunun bu şekilde olmaması çok kötü. Daha fazla kadın karar alma mekanizmalarına dahil edilse daha farklı olabilirdi. Senin gibi daha genç jenerasyonlar bu konuda daha bilgili, daha farkında… Değişim yaratmak için harekete geçiyorlar. İsveç’te de yapılacak çok şey var, politikanın geçerli olduğu alanlarda hala yapılması gereken değişiklikler var. Sürekli olarak konuşmaya devam etmemiz gerekiyor, kendi aramızda kadınlar arasında… Aynı zamanda etrafımıza da açılmamız önemli, politik farkındalığı arttırmak adına küçük ama aslında büyük olan politik haraketleri yapmalıyız.

Tüm bunları Türkiye’de olağanüstü hal varken yaptığını unutmamak gerekiyor. Senin için OHAL sırasında çalışmak nasıl bir deneyimdi?

Birçok planlanmış, yapmak istediğim şeyler vardı. Bakırköy Şehir Tiyatrosu ile mesela… Bunlar yapılamadı, 2016’da. Tüm olanlar şok ediciydi. Olayların olduğu sırada ben burda değildim, o sırada yaz olduğu için İsveç’teydim. Döndüğümde anladım ki herkes çok korkmuştu. İçten bir korku… Hem kişisel hayatlarda hem toplumun gittiği yer hakkında ”Ne olacak şimdi?” sorusu ve donmuş bir hal vardı. O zaman ”Ne yapabiliriz?” diye sormaya başladım. Yöneticim ”Suzi eğer İsveç’te kalmak istersen buradan da çalışabilirsin.” dedi. İsveç’te kalamayacağımı ve Türkiye’ye dönmek ihtiyacında olduğumu söyledim. Bence uluslararası komüniteden birçok insan böyle hissetti. Farklı konsolosluklardan insanlar, meslektaşlarım yan yana durmak istedi. Türkiye toplumları içten ya, burada yaşanılanı hissetmemek o yüzden zor.

Sonbahar’da döndüğümde İsveç Kültür Bakanı’yla yaptığım görüşmede kendisine asıl şu an Türkiye’de olma vakti olduğunu belirledim. Çünkü, kafalarında benim pozisyonumu devam ettirmeme olasılığı vardı. Bunun saçma olacağını söyledim, burada geçen onca yıldan sonra bunu yapmanın yazık olacağını söyledim. Benden sonra birisini gelmesi gerektiğini söyledim çünkü burada çok güzel ilişkiler, ilişki ağları yarattık. Tabi ki yeni gelecek insan kendi yolunu oluşturacaktır ama en azından benim ona devredebileceğim, olan üzerinden devam edebileceği bir bir gerçeklik yarattık.

Senin bıraktığın pozisyon devam edecek mi peki?

Evet. Bir başkası gelecek.

Son olarak çocuk ve gençlik politikaları çerçevesinde yaptıklarına değinmek istiyorum. Bu sene ATTA Festivali kapsamında büyük katkılarınla buraya gelen Unga Klara’nın yapılanmasına, ürettiklerine bakınca İsveç’te çocuk ve gençlik politikalarının sanata yaklaşımına dair gördüğüm netlikten ve açıklıktan çok etkilendim. Senin de Türkiye’de bu alanda açtığın bir dolu paylaşım ve deneyim alanı var. Çocuk ve gençlik politikalarının sanat alanı ile temasına dair ne yapılabilir? Senin vizyonun neydi?

Türkiye’ye gelirken burada genç bir nüfus olduğunu biliyordum. Baştan beri çocuk ve gençlerin gündemlerine dair çalışmaya önem verdim. 2014’te ”Genç Sesler (Young Voices)” projesini yaptık. Bilgi Üniversitesi Çocuk Araştırmaları Birimi (ÇOÇA)** ile çocuk haklarına dair çalışmaya başladık, sonra kültürel bir katman ekledik. Daha önce dediğim gibi, sanat vesilesiyle birçok farklı konuya değinebiliyorsunuz. İsveç’te hayran olduğum şeylerden biri, genç bir insanın çok önemli olması… Genç bir insanın hayat ve dünya için ne kadar önemli olduğu ve gençleri en baştan itibaren ciddiye almamız gerektiği… Bir çocuğa gerçek sanatla temas etme olasılığı yaratmak çok çok önemlidir. Yaptığımız bazı projeler İstanbul Çocuk ve Gençlik Sanat Bienali’ne dahil oldu. Okumayı teşvik etmek için İsveç’ten kütüphaneciler, çocuk programları yapan bir radyo kanalı davet ettik. Çocuklar için haber programları benim en favorilerimden biri***. Çocuklar için yapılan haberler yer alıyor. Gayet ciddi bir şekilde, bir haber stüdyosunda yapılıyor, savaş hakkında Suriye hakkında, politika, sanat hakkında konuşuluyor. Her şey hakkında konuşuluyor, sadece dili biraz daha hafif oluyor. Çocukların anlayabileceği bir dil seviyesinden konuşuyorsun; ama savaş hakkında konuşmaktan korkmuyorsun. Çocuklar, bir şekilde çevreden televizyondan savaş hakkında, ebeveynlerin boşanması hakkında ya da başka bir zorluk hakkında bir şeyler duyuyor. Bu yüzden çocuk haber programlarını kullanmak, onların anlayabileceği bir dilden bunları konuşmak ve buna ciddiye ve önemle yaklaşmak daha iyi olacaktır.

Aynı şey sanat hakkında da geçerli. ATTA festivalini de bu yüzden desteklemek istedim. ATTA festivali ile genişlemek mümkündü, dersler konuşmalar atölyelerle… Festival kapsamında gelen Unga Klara****, 1969’da İsveç’te bir feminist kadın tarafından kuruluyor. 1960’ları 1970’leri göz önüne alınca, İsveç’te böyle radikal bir tiyatro mekanı yarattı ve de bazı konuları tartışmak için ilgi çekici ve yaratıcı yolların keşfedileceği bir zemin oluşturdu. Mesela, İsveç edebiyatında yetişkin kurgusallığı ile genç kurgusallığı arasında kolayca gidip gelinebiliyor, çünkü bunlar arasında herhangi bir hiyerarşi yok. Bir yönetmenin çocuklar için hazırlanan bir oyun yönetmesi ile yetişkinler için hazırlanan bir oyun yönetmesi arasında bir fark yok. Benzer bir şekilde Türkiye’de çocuk ve gençlik kültürü konusunda çalışmak çok önemli; hem nüfus genç olduğu için hem de yapılabilecek şeyler olduğu için. Bence bunun hala böyle işliyor olması çok güzel. İnsanları birbirine tanıştırmak harika bir şey, kimse birbirine bir şey öğretmiyor ama ilham alabiliyor. Şu ana kadar İsveçli insanlar beraberlerinde birçok ilhamla evlerine döndüler.

Türkiye’de İsveç Kültür Ateşesi olarak geçirdiğin beş buçuk yıldan sonra şu an Stockholm’dasın, ailenlesin, özgürsün. Yakın gelecekteki hayallerinden planlarından bahsetmek ister misin?

Ben gerçekten stratejik bir insan değilim. Çoğu insan bana dedi ki; ”Suzi, şu an yapacağın en iyi şey; bir sonraki işin için başvuruda bulunmak…” Çünkü biliyorsun kültür ateşeliği geçici, 5 yıl süren bir pozisyon. Ancak, hiçbir şeye başvuramadım. Son ana kadar o kadar yoğundum ki…’İş arkadaşlarımdan biri son saat ofise gelip ”Suzi, kapat artık şu bilgisayarı.” diyordu.

Şu an kitap okuyorum, yürüyüş yapıyorum ve tabi ki ”Şu an ne yapmalıyım?” diye düşünüyorum. Şu an bir hayalimden bahsedecek olsam sanırım bir mekan, bir sahne açıp İstanbul’da yaptığım şeyi yapmaya devam etmek isterdim. Konuşmaların olacağı, performansların yapılacağı, okumaların yapılacağın, yemeklerin pişirileceği bir mekan.

Yakın zamandaki hedeflerimden biri olarak daha önceden iletişimde olduğum bazı İsveçli insanları Türkiye’yle ilişkiye geçirmeye devam etmeyi istiyorum. Onların da bazı Türkiyeli sanatçıları buraya davet etmesini istiyorum. Umuyorum, benim pozisyonumu alacak kişi de benimle iletişime geçmeyi; bu ilişkilerin devam etmesini sağlamayı ister. Daha önce de kültür alanında çalışan biri olarak, ki bu benim hayalimdeki meslek, yine bu alandan bir şeyler yolumdan geçer inşallah.

Sana hem bu söyleşi için hem de Türkiye’deki kültür sanat alanına derin anlayışın, geniş perspektifinden sunduğun desteklerle inanılmaz katkılar yaptığın için çok teşekkür etmek istiyorum. Veda toplaşmasında bazı insanlar sana hediye almışlardı. Ben böyle konularda düşünceli bir insanımdır; ama bu, benim aklımdan hiç geçmemiş. Bunun üzerine sonra düşündüğümde, vedanı veda olarak olarak görmediğimi fark ettim. Ben sana veda etmek istemiyorum ve eminim ki burada iletişimde olduğun birçok insan için de durum böyle. Umuyorum bu söyleşi, bir yazılı dokuman olarak da yeni tanışmalara vesile olur; varlığın, sözün ,kültür sanat alanında çalışan insanlara cesaret ve ilham olur.

Yürekten soruların, sohbetin için ben çok teşekkür ediyorum.

_______

*Ayrıntılı bilgi için biri İsveççe biri Türkçe olan kaynaklara bakabilirsiniz.

http://blogg.kulturdep.se/kulturradsbloggen/tiny-office-art/

Saliha Yavuz, 22.03.2018 Art Unlimited, https://www.unlimitedrag.com/single-post/Ne-varsa-kadinlarda-var-Tiny-Office-Art

** ÇOÇA hakkında ayrıntılı bilgi için;

http://www.cocukcalismalari.org

***Bu programlardan biri Lilla Aktuellt;

https://www.svt.se/barnkanalen/barnplay/lilla-aktuellt

**** Unga Klara hakkında ayrıntılı bilgi için;

https://www.ungaklara.se

Yorum


işlemi tamamlayınız: