Hatırlanmak ve Var Olmak Üzerine: Unutulan

                                                      Nihan Şentürk

Hâlâ var olan unutulmuş sayılır mı? Hatırlanmak var olmanın koşulu mu? Ümit etmek beklemeyi kolaylaştırır mı? Yersiz Kumpanya, Unutulan oyununda, var olmak için ümit etme halini iki Ermeni kadın oyuncu Mari ve Nıvart’ın hayatından bir kesit üzerinden anlatıyor. Turnedeyken kumpanyanın borçlarına karşılık bir otelde rehin bırakılan bu iki kadın, bir bodrumda alıkonuluyorlar. Ne kadar zamandır orada oldukları ve daha ne kadar orada kalacakları belli değil. Dışarıdaki hayatla tek bağlantıları onları yukarıya çağıran kapı sesi ve oradan gelen ışık olarak görülüyor. Dışarıyla ilişkilerini de bu vesileyle görüyoruz; kadınlar kimi zaman temizlik malzemelerini alıp, kimi zaman kıyafetlerini çıkartıp gidiyorlar ve sonrasında yorgun bir biçimde dönüyorlar. Kendi dünyalarına döndüklerinde ise sürekli oyun oynama hali içindeler.

Mari ve Nıvart hayali bir temsil hazırlıyorlar. Ruj, sigara gibi aslında sahnede olmayan nesneleri varmış gibi kullanıyor, onlarla oynuyor, göğüslerinde saklayıp onları temsillerinin nesnesi haline getiriyorlar. Kanto söyleyip, Kamelyalı Kadın’dan parçalar çalışıyorlar. Tüm bu oyun oynama hali Mari ve Nıvart’ın yaşayabilmelerini sağlıyor. Unutmamak ve unutulmamak için bu oyun döngüsünün içinde deviniyorlar. Çünkü unutmaktan korktukları gibi unutulmaktan da korkuyorlar. Aslında görünmez kılınan bu kadınlar, oyun oynama yoluyla görünür olmaya çalışıyorlar.

Mari ve Nıvart oyun boyunca alıkonuldukları bodrumdan kurtulmayı düşlüyorlar. Hazırladıkları hayali temsil sayesinde oradan çıkabileceklerine, insanlara ulaşabileceklerine, hatırlanacaklarına inanmak istiyorlar. Nıvart’ın Mari’ye sinirlenip işe yaramaz olduklarını ve unutulduklarını söylemesine karşılık Mari’nin ‘’Hâlâ varım Nıvart!’’ diyerek isyan etmesi ve ellerini, vücudunu gösterip varlığını ispatlamaya çalışması oyunun eksenine oturmuş olan ümit etme ve hatırlanma isteğini en etkileyici haliyle gösteriyor.

Oyun bize bir ‘boş alan’dan sesleniyor. Oyunun işaret ettiği belli bir zaman ve mekân yok. Sahnede kullanılan aksesuarlar yukarı çağırıldıklarında kullandıkları süpürge ve kovadan ibaret. Tüm oyun soyutlama üzerine kurulmuş; gerçeklik ve doğal olanla bağı yok. Oyunculuklarda tercih edilen clownesk üslupla amaçlanan bu soyutlama kolaylaşıyor. Oyuncuların başarılı beden kullanımları, içinde bulundukları bitkin halin görünür kılınmasını sağlıyor. Bedenleriyle ruh hallerini yansıtıyorlar ve bununla birlikte doğallıktan uzaklaşıyorlar. Aralarındaki atışmalar, küçük tartışmalar, oyun oynarken takındıkları tavırlar, acıklı bir trajedi olarak ele alınabilecek hikâyeye mizahi unsurlarla başka bir boyut kazandırıyor.

Mari ve Nıvart hem Ermeni oldukları, hem kadın oldukları, hem de oyuncu oldukları için katmanlı bir ötekilik halini temsil ediyorlar. Yazar Elif Ongan Tekçe, Osmanlı zamanında yaşamış Ermeni oyuncu Mari Nıvart’tan yola çıkarak yazdığı oyunda, hikâyeyi iki kadın üzerinden anlatmayı tercih ediyor. Birbirlerini tamamlayan bu iki karakter üzerinden kadınlık durumları görünür kılınıyor. Kadınların bedenlerinin nesneleştirildiği, başkalarının verdiği kararlara göre yaşamak zorunda kaldıkları, arzularının ve var oluşlarının hiçe sayıldığı bu bodrum katı, içinde yaşadığımız erkek egemen dünyanın bir temsili gibi görünüyor. Oyunda, öteki olarak yaşamanın neredeyse imkânsız olduğu ve ümit etmeden yaşamanın mümkün olmadığı dünya Mari ve Nıvart’ın hikâyesi üzerinden görünür kılınıyor. Bekledikleri ve inandıkları ümidin, beyhude bir bekleyişe mi yoksa mutlu bir sona mı işaret ettiği sorusu ise varlığını koruyor. Oyunun seyirciye alan açan bu yaklaşımı oyun boyunca içinde bulunulan ‘boş alan’ halini devam ettiriyor.

Geride bıraktıkları tüm sorulara rağmen, oyun boyunca kendini gösteren umut hep var oluyor. Sonuç olarak, aslında Mari ve Nıvart da bu ümitle kendilerini var etmeyi başarıyorlar.  Ne dersiniz, Mari ve Nıvart’ın hikâyesini konuşuyorsak, varlıklarını gördüysek amaçlarına ulaşmış sayılmazlar mı?

Yorum


işlemi tamamlayınız: