“Radyodan Gelen Sesler”

Hasip Akgül

Radyo tiyatrosunun, artık yeni örnekleri pek yazılmadığına göre, tarihe karışmaya başladığından söz edebiliriz. Artık visuel (görsel) insanın çağı yaşanıyor. Pek üzerinde düşünmeye zamanı olmasa da ancak gördüğüne inananların çağı. Bu “homo visuel” dönemde radyo dinleyenlerin (radyo oyunundakilerin de radyo oyunu dinledikleri bir katmanla) ilginç bir kurguyla anlatıldığı bir rejiyle karşı karşıyayız: Radyodan Gelen Sesler.

Oyun ”radyo tiyatrosu” anonsuyla başlar. Işık yandığında radyo başında bir karı kocayı görüyoruz. Kızlarını, bakan olması söz konusu olan bir milletvekili ile evlendirmek, onun ikbal günlerini yaşamak derdindedirler. Ama ortada bir darbe söylentisi de vardır ki böyle bir durumda kızlarının bu adamla evlenmesi kötü bir yatırım olacaktır. Karı koca radyo tiyatrosu dinlemeyi sevmekte ama arada kesilen haber anonslarındaki darbe gelişmeleriyle de sürekli bir aksiyon içine düşmektedirler. Bu arada kızları, yemeğe davet edilen milletvekili damat adayını komik biçimde kâh kendine yakınlaştırıp kâh uzaklaştırmaktadır.

Sahnede radyo tiyatrosu aracılığıyla kurulan bu yapının içine girerken kulaklarımızı gözlerimiz kadar kullanmadığımızı hatırlıyoruz. Bu yalnızca radyo dinlemeyi hatırlamakla ilgili değil. Çünkü oyunun başında radyodan ilk dinlediğimiz (izlediğimiz) Adalet Ağaoğlu’nun ‘Çıkış’ında,  ‘Baba’ ve ‘Kız’ karakterleri duyumlarını yitirmek üzere bir evde izole edilmiş halleriyle adeta bizi bir duygunun içine sokuyor. Bu atmosferin yarattığı sıkışmışlığı; kendi içimizden dışarı çıkmaya korktuğumuz anlarla ve risk almamak için iptal ettiğimiz birçok duyumuz olduğu gerçeği ile birlikte düşünüyoruz. Ardından bu iç gerçeklikten tekrar Aziz Nesin’in ‘Yaşasın Kavuniçi’ oyunundaki radyonun sosyal çalkalanmalarına döneriz. Burası reel dünyadır. Darbe oluyordur. Hayat böyledir bir yandan da radyo tiyatrosu saati yine gelmiştir. Yemek hazırlanmak zorundadır. Burjuva dünyasında evlilik önemli bir kurumdur. Hesaplanıp kitaplanmadan imzalanacak bir mukavele değildir.

İkinci bir radyo tiyatrosunu dinlemeye (aynı anda da izlemeye) başladığımızda daha ilginç bir şey oluyor ve unuttuğumuz ayak parmaklarımızın da farkındalığına ulaşıyoruz. Absürd bir durum. Ama inanılmaz dönüştürücü bir etkiye sahip. Bu kez dinlediğimiz (izlediğimiz) dünyanın önemli eleştirmenlerince “tiyatro dilinde yazılmış çok iyi bir şiir” olarak nitelendirilmiş olan Güngör Dilmen’in ‘Ayak Parmakları’ oyunudur. Her insan gibi rüyalarımız gibi fantezilerimizi ve gündüz düşlerimizi yaşadığımız anlar vardır. Bütün kahrımızı çeken ayak parmaklarımızı hiç hissettiğimiz olmuş mudur? Bunlar sessizliğini bozup konuştuklarında neler olur?

Bu estetik yapının ele aldığı konunun ‘estetik’ sözcüğünde gizli olduğu söylenebilir. Bilindiği gibi ‘estetik’ ve ‘anestezi’ aynı kökenden geliyor. Biri duyuların açılmasını diğeri kapatılmasını anlatıyor. Absürd Tiyatro estetiği 1950’li yıllarda önemli bir akım olurken en çok iletişimsizlik, yalıtılmışlık, hissizleşme temaları üzerinde durmuştur. Bizim ülkemizde absürd anlayışla yazılmış sözü geçen üç oyunun bu temalara yaslanan başarılı oyunlar olduğu söylenebilir.

Reji, oyunun kendisini bir radyo tiyatrosu olarak başlatıyor ve diğerlerini de bu oyunun içindeki radyodan çıkarıyor. Kurguda Türk tiyatrosunun bu üç klasik kısa oyunu yalnızca bir araya gelmenin anlam zenginliğine ulaşmakla kalmıyor aynı zamanda yapısal bir bütünlüğe de kavuşturulmuş oluyor.

Bütünlük fikrinin önemli olduğunu söylemeye gerek var mı? Aristo’dan Marx’a kadar önemli düşünürlerin çoğunda,  doğa ve ihtiyaçtan hareket ederek doygunluk – yararlanma elde etme amacıyla, emeği aracı kılarak ötekiyle bir toplumsallık kurma ve sonunda kendini gerçekleştirme denilen ‘bütünsel’ olma haline ulaşılabileceğine dair birçok dolaylı anlatımlar vardır. İnsanlaşma evrimi bu fikirle gerçekleşiyor çünkü.

Bütünsel olma halinin bir başka ifadesi de duyularını bütünüyle çalıştırabilmesi ve yüzünü dış dünyaya dönebilmesidir. Ancak orada öteki ile bir araya gelindiğinde tamam olunacaktır. Ötekine ulaşmadığında duyum çalışmıyordur, insan eksiktir, tamamlanmamıştır.

Oyun komik ve trajik unsurlarıyla bunun, yani “ tümden insan olma çabasının yitirilişi ve kazanma çabasının” üzerine kurulu. Oyun bittiğinde zekice birbirine eklenmiş bu parçaların aralarındaki ortaklıkları bulmak konusunda (tıpkı şimdi burada benim yaptığım gibi) ilginç bir şekilde sonuçlar üretmeye başlıyoruz. Düşünmek için bir odak yaratma çabasını içimizde duyuyoruz. Tiyatro da, tıpkı müziğin eslerden yararlanarak yapılması gibi aradaki bazı bilinçli boşluklarla yapılır. Hayatı aynı şekilde getirmez; kesmeler, sıçramalar boşluklarla koyar önümüze. Ve bu boşluklar bizim düşüncelerimizi yaratacağımız, estetiğini içine kendi düşüncelerimizi de koyarak şekillendireceğimiz önemli yerlerdir.

Bunun tersi odaksızlaşma ve hissizleşmedir. Twitter ya da facebook bu noktada örnek olarak verilebilir. Kullanıcılar bu meşgalenin biraz dozunu kaçırdıklarında gözlerinin önünden geçen yüzlerce farklı görüntü ve mesajdan sonra yaşadıkları baş dönmesi, mide bulanması, hissizleşme durumları giderek zihnin düşünce üreten merceklerini silikleştirir. Düşünme ve eleştirebilme yetilerinde kayıplar oluşmaya başlar.

Bunun tersine düşünmenin, yanındaki seyircilerle bunları paylaşmanın ve dışarıdaki dünyaya katılma konusunda istekli hale gelmenin ayrı bir tadı var. “Kitle insanı” olmamak rengi, kokusu, ilişkisi, düşüncesi, üretimi, tadı, tuzu olmak “tümden insan olma” haline yaklaşma anlamına geliyor. Görüldüğü gibi tat almaların en güzeli “hayattan tat alma” olarak düşünülürse tat alma duyusuna kadar varıyor iş. Ama yine de düşünce ile gerçek arasındaki farka odaklanmış Absürdlerin bunların hep başka şeyler olacağına ilişkin tezlerini unutmamak gerekiyor.

Oyunun sonunda jeneriğe baktığımızda bu kadar izlenilebilir bir yapıya yoğun bir emekle ulaşılabildiğini fark ediyoruz. Yönetmen Tülay Yıldız Akgül, Uludağ Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki diğer hoca arkadaşlarıyla birlikte iyi bir yönetim ekibi kurmuş. Dramaturgisini yazarlık öğrencileriyle birlikte Dr. Banu Çakmak Duman’ın; Koreografi ve özellikle “Ayak Parmakları”daki mükemmel sahne düzenini Dr. Pelin Elçik Yorgancıoğlu’nun kurduğunu öğreniyoruz. Tülay Yıldız bu oyunu Lisans 2. sınıfın “Sahne Uygulaması” dersi kapsamında yaptıkları bir çalışma olduğunu, “Sahne Uygulaması” dersinde öğretilmesi gereken en önemli şeyin de nasıl ekip olunabildiğiyle ilgili olduğunu söylüyor. Tabi ki uyumlu ekip olmanın “tartışmanın olmadığı huzur ve sükûn ortamı” anlamına gelmediğini eklerken, tartışmaların, farklı düşünüş ve eyleyişlerin içinden geçerek bir uzlaşıya ulaşmanın tiyatro kültürünün temeli olduğunu ve öğrencilerine bunu yaşatabildiklerini düşünüyor. Temel buydu diyor Tülay Hoca, ortaya çıkan oyun da yan bir kazancımız oldu.

Burada oyuncu kadrosunu ve diğer bütün ekibi ayrıca not etmek istiyorum. Çünkü yeni bir kuşağı oluşum halinde hissetmenin ve bunu tarihe not düşmenin ileride dönüp bu yazıya baktığımda hoş bir tadı olacağını hayal edebiliyorum. İyi çalışan bir ekibin parçaların toplamından daha fazla enerji çıkardığı her birinin yüzünde görülüyor.

Yönetmen-Tülay Yıldız Akgül, Dramaturg- Banu Çakmak Duman, Koreografi-Sahne Düzeni- Pelin Elçik Yorgancıoğlu, Kostüm-Tasarım- Şükran Çakmak, Ses Tasarım-Serhat Koca, Işık-Ses- Deniz Kopan-Burak Şentürk, Yönetmen Yardımcıları- Esra Atlıhan, Umut Babacanlı

“Çıkış” Adalet Ağaoğlu

Baba-  Alper Gündüz,  Kız- Aylin Hacıbekiroğlu

“Yaşasın Kavuniçi” Aziz Nesin

 Yagil- Kutan Gökkaya, Tora-Çağla Yağmur Doğan,  Sümini- Şeyma Özses, Lurban- Alper Aydın

“Ayak Parmakları”  Güngör Dilmen

Adam- Cihat Temel, 1.Parmak- Doğan Üstünyavuz,, 2.Parmak- Serhat Koca, 3.Parmak- Seher Timuçin 4.Parmak-Yasemin Çuhacıoğlu, 5.Parmak- Aylin Hacıbekiroğlu,

Müdürün Sesi- Umut Babacanlı

Spikerler- Banu Çakmak Duman, Doğan Üstünyavuz

Yorum


işlemi tamamlayınız: