Bir “Zorbalık İmtihanı” Olarak Caligula

[Özlem Ergun’un Duvar Gazetesi’nde  yayınlanan söyleşisini okuyucularımızla paylaşıyoruz.]

Roma İmparatorluğu’nun MS. 37-41 yılları arasında hükümdarlığını yapan Caligula, dünyanın görüp görebileceği en ünlü tiranlardan biri olarak bugün de çeşitli veçheleriyle anılıyor. Zalimliği ile adını uygarlık tarihinin ‘zorbalık’ tarafına büyük harflerle yazdıran Caligula’nın mirası, günümüz diktatörlerinin ‘gözü dönmüş hırsını’, ‘sınır tanımaz acımasızlığın’ anlamak için hala yeterince karakteristik.

Kendisini ‘tanrı’, kız kardeşini ‘tanrıça’, atını da ‘senatör’ ilan edecek kadar ileri gidebilen Caligula için tüm bunlar senatoyu aşağılamak için birer vesileydi. Göstermelik de olsa ülkenin yönetim biçimi kabul edilen Cumhuriyet rejiminin temel prensiplerini yok sayması, başta senato üyeleri olmak üzere kimse için şaşırtıcı olmamıştı. Caligula, kendi heykelleriyle donattığı sarayını ve ‘sefahat’ hayatını büyütürken, hazine boşalınca icat ettiği ‘tuhaf vergilerle’ halkı inim inim inletmekten çekinmedi. Soylularsa mülklerini vererek canlarını anca kurtarabiliyordu -o da şanslı iseler-. Kimi davalara bizzat kendisi bakıyor, verdiği toplu mahkumiyet kararları sonrası işlediği cinayetler olağan uygulamalar arasındaki yerini çoktan almıştı.

İktidarını bu ‘kural tanımazlık’ üzerine inşa eden Caligula’nın çığrından çıkmış ‘korku’ ve ‘kötülük’ imparatorluğu sadece dört yıl sürdü. Kendi muhafızlarından biri tarafından sarayında öldürüldüğünde Caligula’dan bugüne ‘anlatısı’ kaldı. Başta tarih olmak üzere, sosyolojik ve edebi metinlere farklı okumalarla konu oldu.

CAMUS’NÜN CALİGULA’SI

Tiyatro oyunu olarak en bilinen Caligula yorumu Albert Camus tarafından 1938 yılında yazıldığında; İkinci Dünya Savaşı’nın başlayacağı eşikte Almanya’da Hitler, İtalya’da Musolini faşizmi vardır. Camus’nün Caligula’sında; “Olanaksızı elde etme arzusu içinde Ay’ı, Güneş’i fethetmeye kalkan bir tiranın en sonunda ölüme sahip olma çabası”nın aktarıldığı yorumu hakimdir.

ZORBALIK VE KORKUYLA İMTİHAN

Bir başka Caligula yorumu olan Bulgaristanlı yazar Stafen Tsanev’in 1963 yılında yazdığı metin ise merkezine bu kez madalyonun diğer yüzünü koyacaktır. Baba Sahne’nin Ragıp Yavuz yönetmenliğinde sahneye taşıdığı Kanlı Düğün ‘Caligula’, despotik rejimlerin altında ezilmiş geniş kitlelerin ‘zorbalık ve korkuyla’ imtihanına odaklanır.

“Ben mi deliyim, yoksa onlar mı çıldırmış?! Ben mi canavarım, yoksa onlar mı ucube?! Atımı senatör seçen de aynı bu yavşaklar!…Hani aşağılanmaktan, utançtan ve nefretten titremesi gerekiyordu? Cinnet geçirmesi, kudurması, çıldırması, canavarlaşması, hiddetten zıplayıp beni öldürmesi gerekiyordu? O ise yalnızca susuyor!” diyen Caligula karşısında halk ‘edilgendir’.

“DİLİ KESİLMİŞ” HALK YA “KONUŞURSA”

Oyun da daha çok bu ‘edilgenliğe’ ayna tutar, bu ‘sindirilmiş sessizliği’ mesele edinir. ‘Peki ya şimdi ne olacak?’ sorusuna yanıt arayan metnin cevabı da içindedir aslında. Acımasızlıkta sınır tanımayan Caligula’nın ‘zorbalığı’ kendi sonunu hazırlarken, halkı temsilen ‘dili kesilmiş’ eski bir tragedya oyuncusu olarak sahnede bulunan ve o zamana kadar aşağılanmış/hor görülmüş ‘Mnester’ son hamleyi yapacak olandır.

12 EYLÜL’DEN 15 TEMMUZ’A İHRAÇLAR, SÜRGÜNLER…

Kanlı Komedya ‘Caligula’nın yönetmeni Ragıp Yavuz, 12 Eylül askeri darbesinin ardından İstanbul Şehir Tiyatroları’ndaki görevinden ihraç edildikten ve hakkında açılan davalar nedeniyle 13 yıl yurt dışında sürgün hayatı yaşamak zorunda bırakıldıktan sonra “Nerede kalmıştık?” deyip Şehir Tiyatrolarına geri dönmüştü. Ta ki 15 Temmuz ‘darbe girişiminin’ ardından çıkartılan Kanun Hükmünde Kararname’ler (KHK) ile ‘sosyal medya paylaşımları’ gerekçe gösterilerek bir kez daha ihraç edilene kadar…

Tekrar ihraç kararının ardından ‘inatla’ ve ‘rağmen’ tiyatro yapmayı sürdüreceğini açıklayan Yavuz, bugün Baba Sahne’de konuk yönetmen, Mimar Sinan Güzel Sanat Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak sanat faaliyetlerine devam ediyor.

“Bunca kötülük ancak bir korku distopyasında yaşam bulabilir kendine. Çağımız diktatoryal uygulamalarında iktidarı koruyabilmenin tek yolu, kötülük ve korkuyu her gün yeniden üretmekten geçiyor ancak baskı ve zulüm beraberinde ‘doğal’ bir başkaldırıyı da getirir” diyen Ragıp Yavuz ile Caligula’yı ve Caligula zamanlarının ‘zorbalık ve korku’ iklimlerini konuştuk.

Kanlı Komedya ‘Caligula’ adının aksine ‘yönetenden’ öte ‘yönetileni’ merkezine alan bir oyun. İktidarla ilişkisi sınanan geniş kitlelere bir çeşit ‘ayna tutma’ diyebiliriz. Dolayısıyla izleyici açısından son derece ‘kışkırtıcı’, çoğunlukla ‘rahatsız edici’… Gücünü de sanırım buradan alıyor.

Kanlı Komedya’nın öznesi olan Caligula, pagan Roma halkının inançlarıyla alay ederken, -aynı zamanda imparator olduğu da düşünülürse-, dini ve inancı siyasal kullanım haline getirmekte zerre kadar tereddüt etmeyen bir kişilik. Diğer yandan, duruşmalardan, evlilikten hatta fahişelikten bile ağır vergiler alarak yapılandırdığı bir ekonomi anlayışı var. Ve olay M. S. 41 yılında Roma’da geçiyor… Roma’da bir zamanlar toplumsal ve ekonomik durumu ne olursa olsun bir diğerine karşı eşit sayılan yurttaşların, düzenli aralıklarla seçtiği yöneticilerle siyasal denetimi elinde tuttuğu bir yönetim ve devlet biçimi varmış. Buna, ‘Cumhuriyet’ ve ‘Demokrasi’ deniyormuş. Ama zaman içinde, bir yandan eşit yurttaşlar, ‘eşit’lik kavramlarını ve eşit yaşam biçimlerini yitirirken, diğer yandan ‘seçilmiş’ler de güç ve yetki alanlarını genişletmişler. Bunun sonucunda Demokrasi ve Cumhuriyet yok olmuş. Devleti, hayal bile edilmeyecek baskıcı uygulama ve yöntemlerle ‘İmparator’lar yönetir hale gelmiş.

SEYİRCİYİ ROMALILAR İLE ÖZDEŞLEŞTİREN ANLATIM

Oyunumuzdaki kurguya göre bu durum Caligula’nın ölümünden sonra tam 1.412 yıl sürmüş. 1.412 yıl sonra Roma halkı yine Cumhuriyet’i mi getirmiş? Hayır! Roma İmparatorluğu bir başka devlet tarafından yok edilip tarihe karışmış. Ve yazarımız, bütün bu hikaye boyunca Roma yurttaşlarının ‘Cumhuriyet’ ve ‘Demokrasi’yi geri getirmek için hiçbir adım atmadığı saptamasını yapıyor. Ama bunu yaparken, oyun boyunca salondaki seyirciyi Romalılar’la özdeşleştiren bir anlatıma da yöneliyor. Onları eleştiriyor. Hatta zaman zaman (Oyunda dozunu çok iyi ayarlamak gerekiyordu, umarım başarmışızdır) onlara ‘hakaret’ ediyor. Gişe kaygısı nedeniyle ‘popülizmin’ neredeyse tavan yaptığı sahne sanatları arenamızda tiyatrocunun elini yakacak bir yönelim bu. Olay yıllar öncesinde Roma’da geçer ve “Ne istiyorsun bizden be kardeşim!?” diye sorarlar adama. Verecek yanıtımız varsa ne ala, yoksa, bir seyirci ıssızlığında yok olup gider oyun. Yetmedi, tiyatroyu başımıza da geçirirler.

Siyasallaşmış bir inanç iktidarı, baskı, halkı ezen vergiler ve itiraz eden neredeyse herkesin potansiyel ‘terörist’ ilan edildiği bir yaşama biçimine aşina olduğumuzu düşünüyorum, o nedenle yazarın izleğinden gitmekte tereddüt etmedim ve oyunu yorumlarken bunun gereğini yapmaya çalıştım.

Anadolu’da bir halk deyişi olarak söylenegelen “Zulmün artsın ki, tez zeval bulasın” sözü ile zorbalığın da bir sınırı/sonu olduğuna işaret edilir. Korkunun ömrünü tamamlayıp yerini er geç ‘isyan’ ve ‘mücadeleye’ bırakmasında ekonomik, kültürel, siyasal temellerle birlikte ve bazen ondan da önce insana ait son derece ‘doğal’ ve ‘kendiliğinden’ bir yan da yok mu?

Korku da, isyan ve mücadele de ‘bulaşıcı’dır bence ve her iki yönelimin de ‘doğal’ ve ‘kendiliğinden’ seyrine olmazsa olmaz bilinçli bir ‘iradi müdahale’ gerekir ‘yaptırım gücü’ kazanabilmesi için. Salt korkunun değil, kayıtsızlığın da neredeyse bir yaşam biçimi haline geldiği toplumlarda, mücadelenin önündeki en büyük engeli ise, ‘kendini kandırma’ olgusunda görürüm. Kendini kandırma; örgütsüz, sosyal ve siyasal bilinçten yoksun ve baskı altındaki neredeyse bütün bir toplumun gönüllü olarak oynadığı bir tür ‘hayatta kalma’ oyunu…

Söyleşinin Devamı için Tıklayınız…

Yorum


işlemi tamamlayınız: