Tiyatro Üzerine Mektuplaşmalar III: Ütopyalar Peşindeki Eleştiri

Eylem Ejder-Zehra İpşiroğlu

I. EYLEM EJDER’DEN ZEHRA İPŞİROĞLU’NA

7 Mayıs 2019

Zehra hocam,

Size mektup yazmak kadar sizden gelen mektupları okumak, yazacağım cevabı düşünmek beni ne kadar heyecanlandırıyor anlatamam. Sabahları evden Emirgan sahiline yürüyüşe çıkıyorum ve aklımda hep yazdıklarınız, yazacağım cevaplar, yeni mektuplar oluyor. İnanır mısınız çoğu zaman kendimi (sizinle) mektuplaşırken hayal ediyorum. Bu genelde yürüyüşe çıktığımda oluyor. İster baharın, temiz boğaz havasının, mor salkımların kokusunun etkisi deyin, ister yürümenin kendi doğasından, ister mektuplaşmanın nostalji etkisi deyin, isterseniz “her şey çok güzel olacak” ondandır deyin. Yeni bir dil öğrenmek gibi. Düşünme biçimimi, etrafımdaki şeyler karşısında duygulanışlarımı, hissiyat yapılarımı değiştiriyor sanki. Kendimi her zamankinden daha etkin, yapıcı, sorgulayıcı ve diyaloğa açık buluyorum. Oysa sadece bir mektuplaşma ve ilk kez yapıyor değilim. Çocukluğumda mahallede askere giden, cezaevine giren tanıdıklarıma onları yalnız bırakmamak ve buradaki platonik aşklarından haber uçurmak için yazdığım mektupları ya da farklı bir şehirde üniversite kazandığı için ayrı düştüğüm en yakın arkadaşımla yıllar süren mektuplaşmalarımızı ve tabii ilk sevgilimle mektuplaşmalarımızı hatırlıyorum. Gerçi sonuncusuna pek mektuplaşma denemezdi çünkü bıkıp usanmadan yazan, mektupları gönderen bendim ve cevaplarımı hiçbir zaman alamamıştım. Varlığından şüphe ettiğim o “gönderilmemiş mektuplar” çok sonra elime geçtiğinde hissettiğim şey bana mektup yollama zahmetine bile girmediğini düşündüğüm birini hâlâ beklediğim ve ona yazmaya devam ettiğim için kendime, ona ve hayata duyduğum kızgınlık, kırgınlık karşısında sadece bir teselli değil bir telafiydi de. Şaşıracaksınız belki ama bunlar 90’lar sonu ve 2000’ler başında oluyordu, yani mektuplaşmanın öldüğü düşünülen bir dijital çağda. Mektuplaşmanın bu doğasını biraz tiyatronunkine benzetiyorum. Yani hem var olma biçimlerini hem de bunca teknolojik değişime rağmen var kalma nedenlerini. İkisi de karşılıklı yapılan bir eylem. Tek taraflı olunca olmuyor. Sahnede de mektuplaşmada olduğu gibi en az iki bedenin -bir oyuncu ve seyircinin belli bir mekânda ve anda- buluşması gerekiyor. Birinin başına bir şeyler gelmiş anlatmak istiyor ya da henüz gelmedi ama gelecek bunu göstermek istiyor. Birinin kendine, diğerlerine, hayata yönelttiği sorular var, onları başkalarıyla paylaşmak istiyor. İşte o sorular ne kadar muhatabının/alıcısının/seyircisinin de peşinde olduğu sorularsa ya da buna dönüşebiliyorsa burada o denli gerçek bir etkileşme, gerçek bir karşılaşma oluyor diye düşünüyorum. İnsanın dert ortağını bulması, düşünce ve duygularının bir başkasında karşılık bulması, tüm bunlar bir tür genişleme duygusu yaratıyor. Sanki barındırdığı tüm farklılıklarıyla dünyayla kucaklaştığımızı, içindekilerle birleştiğimizi hissettiren bir genişleme, çoğalma duygusu kaplıyor bizi. Bu duygunun tek bir adı yok: sevgi, dostluk, güven, şefkat, umut, ütopya. Bana kalırsa tiyatro gibi mektuplaşmanın da bir canı oluşu ve ikisinin de hâlâ canlı oluşları buradan geliyor. O yüzden “tiyatro mektuplaşmalarımız” sayesinde iki canlı olduğumuzu düşünüyorum, belki de bu formun kısa sürede her ikimizde yarattığı olumlu etki buradan geliyordur. Mektuplaşarak tiyatrodan konuşmak ve tiyatro aracılığıyla dertleşmek, dostluk kurmak.

Dolayısıyla son mektuplaşmamızda umuttan ve ütopyadan bahsetmemiz, hakkında konuştuğumuz oyunların umut ve ütopya yaratma potansiyelinden söz etmemiz hiç boşuna değil bence. Boşuna değil çünkü tiyatronun ve mektuplaşmanın kendisinde böyle bir ütopik potansiyel var ve yine boşuna değil çünkü bizim bugün bu tür bir duygulanıma ihtiyacımız var. Kapanmaya ve daralmaya değil açılmaya ve genişlemeye, çaresizliğe ve yalnızlığa değil dirence ve yan yana durmaya, sızlanma ve söylenmeye değil, konuşmaya ve söyleşmeye ihtiyacımız var. Ve evet haklısınız, benim özellikle eleştiride yeni modeller geliştirme arzumun ardında böyle bir ütopik çaba var. “Söylenme Söyleş” diyerek kurduğumuz Feminist Çaba kolektif yazın, tartışma grubumuz ve Mektuplaşmalar’ımız. Ama bu sadece bir şeyler eskidiği ve yeniye ihtiyaç duyduğumuz için değil tam da bugün yaşamlarımızı işgal eden o boğucu söylem ve pratiğe, yani “kutuplaşma”ya karşı bir başka yaşamı örgütleme çabasından kaynaklanıyor. En azından hayata dokunduğumuz yerden küçük ama etkin, sorgulatıcı, paylaşımcı dayanışma yapıları kurma çabası diyelim. Bir önceki mektubumuzda Jill Dolan’ın “utopian performative (ütopik edimsellik)” kavramından söz etmiştik hatırlarsınız. Tiyatro doğası itibariyle bu olmayan-iyi yeri (ütopya) icra etme, onu kısacık bir an için de olsa gerçek kılıyordu. Bu da aslında seyirciyle oyuncu ve seyirci ile diğer seyirciler arasında oyunun zamanı ve mekanı içindeki kimi etkin anlarda yakalanabiliyordu. Bana öyle geliyor ki bizim yaptığımız da hem “ütopik”, hem performatif. Mektuplaşmalarımız bir eleştiri biçimi olarak ütopik edimsellik örneği.

Mektuplaşmalarımızın “gizli çekmecelerde” saklanıp ikimizin kutuplarına sıkışması yerine herkesin erişimine açık olması bu genişleme, çoğalma, dünyayla kucaklaşma hissini başkalarıyla da paylaşmak istememizden kaynaklanıyor. Ama şunu da eklemek istiyorum. Siz de söz etmişsiniz mektubunuzda: “Düşünselliğin yerini anlık tepkilerin alması”ndan söz ediyorsunuz. Biz aslında tepkiyi kısacık bir an’a ve diyelim ki sosyal medyadaki birkaç cümlelik ifade alanlarına hapsetmek yerine o anları genişletmek sevdiğimiz, sevmediğimiz her şeyi tartışmaya açmaktan yanayız ve yan yanayız.

Performans kuramcısı Peggy Phelan, 1993 yılında şöyle bir şey söylüyordu: “Performansın tek yaşamı vardır, o da şimdi’dedir, yani performans kaydedilemez, belgelenemez, kopyalanamaz, aksi halde temsilin temsili olan bir dolaşıma girer; bu bir kez olduğunda artık “performanstan başka bir şeye” dönüşür.” (Phelan, Unmarked, s.146) Beni bu ifadeyi yeniden düşünmeye ve burada alıntılamaya teşvik eden tam olarak bu “başka şey”in ne olduğu ya da olabileceğiydi. Öyle ya, madem performans ya da gösterim fikri gösterildiği, seyredenle buluştuğu an’dan ibaretti, öyleyse biz tiyatro araştırmacıları, eleştirmenler veya bu performansın ardından onun hakkında konuşan, onu hatırlayan, yorumlayan herkes bu “başka şey”i icra ediyor olmalıydık. Bu bir tür “artık”tı, performanstan geriye kalandı ve ne kadar çok seyirci varsa, bu buluşma ne kadar çok gerçekleştiyse “kalanlar” o kadar çok birikiyordu bence. Bunları yan yana, alt alta, üst üste getirsek, eleştiriye yapıt/performansla konuşma çabası olarak yaklaşsak ve böylece onda duyulmayan sesleri, görülmeyen tarafları açığa çıkarabilsek diye düşünmüştüm. Herkesin artık’ı kendine demek yerine “artık, artıklarımızı birleştirsek” ortaya çıkan toplam bize izlediğimiz oyun hakkında ne verecek diye merak etmiştim. Phelan’ın “başka şey”i bana Can Yücel’in şu şiirini ve tabii Yeni Türkü’nün aynı adlı şarkısını çağrıştırıyordu: “Başka türlü bir şey benim istediğim…” Biz aslında “başka şey” hakkında konuşurken onu “başka türlü bir şey” olarak nasıl icra edebileceğimizi de tartışıyorduk.

Ne güzel ki bu çaba kısacık bir zamanda karşılık bulabildi, kendine yeni paydaşlar edindi. Tüm bu formların okuyucuda nasıl bir duygu uyandıracağını çok merak ediyordum. Bgst Tiyatro’daki arkadaşların bizim “tiyatro üzerine mektuplaşmalar”ımızı Mimesis’te yayımlamayı hatta bunun için bize ayrı bir alan açmayı önermeleri bizi ne kadar mutlu etti değil mi? Arkadaşlarımın da mektuplaşmalarımızı merak ve keyifle okuduğunu hatta onlara da mektup yazmamı istediklerini öğrendim. Demek, “başka (türlü bir) şey”i isteyenler ne kadar çokmuş. Bunlar hiç tesadüf değil. Bugün yaşadığımız ortamdan ve baskın duygu durumundan bağımsız da değil. Yoksa her cümle başında birileri gibi “kutuplaşma” değil, aksine “kucaklaşma” diyen bir siyasetçi bu kadar kısa bir zamanda halkın büyük çoğunluğunun sevgisini kazanamaz, umutları canlandıramazdı. Umut ve ütopya daha “düne” kadar (Brian Massumi’nin dediği gibi) “geleceğe dönük hüsnükuruntulu bir başarı beklentisi”, “içi boş bir iyimserlik” olarak algılanırken bugün “#herşeyçokgüzelolacak” gibi ütopik bir söylem birdenbire şimdi’ye yerleşti ve ne güzel ki hiç gidecek gibi durmuyor. Bgst’nin Artık Bir Davan Var’ının Melek’inden konuşmuştuk son mektuplaşmamızda. Bakın Melek’in sözleri hiç de “sözde kalmıyor”, gerçekleşiyor. Şimdi diyeceksiniz ki, her şey güzel olacak olmasına da, ama nasıl? Kim bunu güzel yapacak, nasıl yapacak?

Ve yine haklısınız, Artık Bir Davan Var ile Nihayet Makamı oyunlarını bu denli beğenmemin temel sebebi de bu. İki oyunda da geçmişten bugüne miras kalan baskıcı, kutuplaştırıcı bir söylemin tiyatronun imkanlarıyla nasıl teşhir edildiğini ve hatta değiştirildiğini görmek bir seyirci olarak tam da gözümün, gönlümün aradığı şeydi. Aslında son birkaç sezondur izlediğim bütün oyunlarda bu imkânı arıyorum. Ülkede yaşama deneyimimiz özellikle birkaç yıl içinde mevcut gerçeklik algımızı fazlasıyla parçalamış olsa gerek ki en gerçekçi, “doğal” oyunlar bile distopyaya dönüşüyor. Bu ortamda baskın ruh hali oyunların sadece içeriğini değil biçimlerini de belirliyor. Fakat tüm bu distopik gerçekliğe rağmen oyunların dikkate değer bir umut yaratma potansiyeli var. Konu uzun, derin. Sonraki mektuplaşmalarımızda Seni Seviyorum Türkiye, Hakikat Elbet Bir Gün, Işık Teorisi, Teftişör, Meçhul Paşa gibi oyunlardan bu bağlamda konuşmak isterdim.

Ben bu mektubu bir başka şeyden (tiyatro karşıtlığı ve tiyatro metaforlarından, 16 Nisan 2019 tarihli Cumhuriyet gazetesinin ‘bitsin bu tiyatro” manşeti ve sosyal medyada “tiyatroyu savunmak (?)” adına yapılan kınama, suçlamalarla ilgili) konuşmak için yazmayı planlamıştım. Ama bir “başka şey”e yakalandım. Bu sadece bizim Türkiye tiyatrosunda gördüğümüz “ütopik edimselliklerin” ve tıpkı bunun gibi bir ütopyayı icra eden eleştirel denemelerimizin çok ötesine sıçrayan bir şeyden kaynaklanmıyor. Bugün toplumsal-siyasal yaşamın “her şey güzel olacak” diyerek bu ütopyayı icra etmeye başladığını görmek sanırım beni bir “başka şey”den konuşmaya sevk etti. Çok değil birkaç yıl öncesine kadar “kahrolsun ‘bağzı şeyler’ diyen” biz neşeli isyankârlar şimdi sadece “bağzı şeylerin” değil “her şeyin güzel olacağına inanan” ütopik performansçılara dönüşüyoruz. Ne güzel sanat yine bizatihi siyasetin kendisi olduğunu gösteriyor bize ve tabii bir başka şeyi daha. “Ütopyalar güzeldir.”

En içten sevgilerimle,

Eylem.

 

II. ZEHRA İPŞİROĞLU’NDAN EYLEM EJDER’E

20 Mayıs 2019

Eylemcim;

Mektuplaşmayı ben de o kadar içselleştirmişim ki senin de ilgini çekebilecek bir şey yaşarken kafamda sana mektup yazarken yakalıyorum kendimi.

Ama bu arada Behiç Ak ve Özen Yula ile birlikte Ukrayna Kherson Festivaline gittiğim için sana bir süre yazamadım. Biliyorsun geçen yıl Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nda Ayla Algan’ın sahnelediği Cihan Bıkmaz’ın oynadığı Lena Leyla ve Ötekiler oyunumla Ukrayna’ya gitmiş, oradan ödül alarak dönmüştük. Önceki yıl da aynı oyunla Kiev Festivali’ndeydik. Ukrayna gibi bir komşu ülkeyle bu tür ilişkilerin geliştirilmesi ne kadar güzel değil mi? Ne yazık ki biz hep orta ve batı Avrupa ülkeleriyle kültür ilişkilerine ağırlık veriyor, komşu ülkelerle pek ilgilenmiyoruz.

Bu yıl da Litvanyalı yönetmen Linas Zaikauskus’un Ukraynalı oyuncularla sahnelediği Tuncer Cücenoğlu’nun Çığ oyununu izledik. Dürbünün tersinden bakan grotesk, kara mizah harika bir sahnelemeydi, biraz epik tiyatro biraz halk tiyatrosu geleneğinde. Oyunun eril zihniyeti pekiştirici duruşunu sorunlu bulmakla birlikte (şiddetin ancak şiddetle önlenebileceği iletisi) sahne yorumunu çok beğendim. Yönetmen gerçi metne aşırı sadık kalmış farklı bir yorum getirmemişti ama sahneleme çok iyi bir oyuncu ekibiyle ve grotesk buluşlarla yine de çok güzeldi. Bence bir tiyatro yazarının en büyük şansı iyi bir yönetmenle yolunun kesişmesi. Oyun sonrasında tiyatrocularla uzun uzun sohbet ettik. Behiç’in dediği gibi “arafta kalan ülkeler” olarak ortak şeyler o kadar çok ki. Yolculuk arkadaşlarımla da birliktelik, bir şeyleri paylaşmanın mutluluğu da güzeldi. Bu tür karşılaşmalar ve yolculuklar insanları birbirlerine yakınlaştırıyor. Doğal ki bunun tek koşulu kendimizi dünyanın merkezi olarak görmememiz, birbirimize karşı açık ve sevecen olmamız ve sanırım en önemlisi kendimizle barışık olmamız. Bunun olmadığı yerde iletişim zorlamaya dönüşüyor, sahteleşiyor, bir de bakıyorsun ki kutuplaşma girdabının içine düşmüşsün bile.

Aslında ilişkiler ne kadar yakınsa duvarlar öylesine kolay örülüyor. Bunu çok yaşadım. O zaman da biz diyoruz ki “Ben onu tam tanımıyordum, şimdi gerçek yüzünü gördüm” bunu derken de karşımızdakinin yüzde yüz haksız, kendimizin de yüzde yüz haklı olduğumuza eminiz. Ben, ben olduğuma göre mutlaka haklıyım, çünkü ben doğrusunu bilirim gibi bir zihniyet ne kadar absürt değil mi? Öte yandan özellikle biz kadınların çoğu kez yaptığımız gibi kendimizi suçlaması da saçma. Ama bunu sürekli yapıyor, ya kendimizi ya da başkalarını suçluyoruz. İç ve dış çatışmalar da böyle oluşuyor öyle değil mi? Bu açıdan özellikle yakınlarımızla ilişkilerimiz farkındalığımızı geliştirmek ve olgunlaşmak fırsatı veriyor bize. Bunu başardığımızda yaşamdaki duruşumuz da değişmeye başlıyor.

Kutuplaşmalar toplumsal ve politik çalkantılarla birlikte dünya görüşleri ve ideolojilerin de tetiklemesiyle kolektif çatışmaya dönüşüyor. Şimdi de kutuplaşmanın üst düzeyde yaşandığı ve artık dayanılamaz hale geldiği, yani en dibe vurduğumuz noktada senin de dile getirdiğin gibi farklı bir arayış içine girdik. “Her Şey Güzel Olacak” sloganı bunun bir uzantısı belki de. Ama her şey durup dururken güzel olamaz ki. Bunun için emek vermek, çaba harcamak gerekiyor öyle değil mi? Bu sadece politik ve toplumsal alanda değil bireysel ilişkilerde de söz konusu. Bunu başaramadığımızda ilişkileri yıpratarak sadece kendimizi değil çevremizi de çürütüyoruz. Bu politikadan bireysel ilişkilere değin her alanda böyle. Bence kutuplaşmayı aşmanın çeşitli yolları var: Farkındalık, kendi davranış ve söylem biçimlerimizi gözlemlemek, nerede ne tür tıkanma noktaları olduğunu saptamak ve bunları aşmaya çalışmak, sözün gücünü doğru kullanmak gibi.

Mektuplaşma da bunun bir parçası belki de. Bana sorarsan biraz geçmişte kalan bir diyalog biçimi. Bugün insanlar maillere bile bakmıyor, whatsapp’den kısa kısa haberleşiyorlar. Ama bizim mektuplarımızı yine de okuyan ve bizimle birlikte düşünenler varsa ne güzel.

Eleştiriye gelince eleştirinin bir üst bakışla kutuplaşma yaratmasından korkarız. Ama öyle olması gerekmiyor, bence söylediğini temellendiren güçlü bir eleştiriyse yapıcı bir diyaloğa yol açabilir. Ama dediğim gibi buna da açık olmak gerekiyor, ben yaptım oldu, en iyisini ben bilirim gibi bir görüş hep duvarlar örerek yeni kutuplaşmalar yaratıyor. Sanat dünyasında buna çok rastlıyoruz. “Sen kimsin ki beni eleştiriyorsun” sözünü ne çok duymuşuzdur. Oysa herkes herkesi eleştirilebilir. Bu konuda otoriter ve eliter bir davranış çok yersiz.

Biliyorsun benim yazar olarak bir iç bakışım, akademisyen ve eleştirmen olarak da, daha mesafeli bir dış bakışım var. Önce iç bakışı ele alalım. Sözgelimi bir oyun yazdığımda, karşımdaki oyunla ilgili olarak hiçbir şey anlamadan ileri geri konuşuyorsa onu dinlemiyorum bile. Çünkü havada düşünceler sabun köpüğü gibi uçup gidiyor. Ama benim yazdığımı ciddi bir biçimde okuyup üzerinde düşünüp, düşüncelerini temellendirip eleştiri yapıyorsa bu olumsuz bir eleştiri bile olsa çok ama çok önemsiyorum. Sözgelimi Duygu Asena ödülü alan belgesel romanım Haneye Tecavüz’ü yazdığımda, altı kadın ve bir transın iç içe giren öyküleri üzerine kurmuştum romanı. Eşim Norbert sadece kadın bakışının bu romanda bir şeyleri eksik bıraktığı eleştirisini getirmişti. Önce karşı çıktımsa da bunun doğru bir yanı olduğunu bölüm aralarına öykülerde yer alan erkeklerin bakışlarının monte edilmesinin çok anlamlı olduğunu düşündüm. Bu çalışmamın aylarca uzaması anlamına geliyordu ama bence değdi. Yani Norbert’in eleştirisi yapıcı bir eleştiri olduğundan beni eksiltmedi tersine zenginleştirdi, romana da yeni bir boyut getirdi. Öte yandan aynı romanla anlamsız bir TV programına katılmıştım. Programcı romanı doğru dürüst okuma zahmetine katılmadığından ya da sadece kendi kafasındakileri sergilemek istediğinden erkek düşmanlığıyla bile suçlandım. Güldüm geçtim tabii, çünkü bu eleştiri değil ki.

Dışardan bakışa gelince, biliyor musun eskiden Genco Erkal’le böyle verimli bir diyaloğumuz vardı. O benim yazdıklarımı okuduğu ve eleştirdiği gibi ben de onun sahneye koyduğu ve oynadığı oyunları yakından izler, üzerinde uzun uzun düşünür, provalara giderdim, dahası kimi oyunun dramaturji çalışmasını bile yaptım. O da bana güvenerek söylediklerimi dikkatle dinlerdi. Uzun uzun tartıştığımız olurdu. Ben de söylediğimi acaba yanlış mı anlayacak gibi bir kaygıyı hiç hissetmezdim. Karşılıklı bir güven vardı sanırım. Bugün de ortak projeler bağlamında yollarımın kesiştiği genç tiyatrocularla böyle bir diyaloğu kurmayı çok isterdim.

Geçen gün seninle Bir Peri Masalı, Radyum Kızları’na gitmiştik. Oyunun konusu radyum alan, hastalanan ve ölen işçi kadınların öyküsü ikimizi de çok etkiledi. Ama oyunu izlerken gerek metin gerek sahnelemede temel sorunlar olduğunu düşündüm. Oyunun yönetmeni Laçin Ceylan’la ayrıntılı konuşmayı çok isterdim. Ama onu tanımıyorum ki. Eleştirdiğim noktaları anlayabilecek mi bilemiyorum ki. İşte bu olumsuz bir duygu. Keşke her şeyin rahatlıkla konuşulabildiği, tartışılabildiği verimli bir ortam yaratılabilse. Ama biliyorsun engeller çok, insanlar birbirlerinden korkup hemen “bu oyun şu ödülü aldı bu ödülü aldı, şu beğendi, bu beğendi” gibi savunmaya geçiyorlar. Kendine güvenmeme, kendini eksik hissetme ya da tam tersine kendini dev aynasında görme diyaloğu engelleyen temel etkenler değil mi?

Tiyatronun bizde bıraktığı izlere gelince kusura bakma ama senin tanımladığın “artık, arta kalan” sözcüğünü hiç mi hiç sevmedim. Bir tiyatro üzerimde bir etki bırakmışsa bu o yapıttan arta kalanlar değil, yani ben kimsenin artığını yemiyorum. O yapıt beni etkilemişse, bana ait bir şey oluyor, yani ben onu belki de yazar ve yönetmenden biraz farklı bir biçimde yaşıyorum. Sanatın en güzel yanı da bence bu. Böyle olduğu için de aynı oyunun farklı biçimlerde sahnelenmesi beni çok heyecanlandırıyor. Batı ülkelerinde bir oyun tutarsa hemen çeşitli kentlerde farklı yorumlarla sahneleniyor. Bizde nedense rekabet gibi algılandığı için (yine kutuplaşma söz konusu) pek alışıldık bir durum değil. Biliyorsun “Lena Leyla ve Ötekiler” Bakırköy Belediye Tiyatrosu’ndan sonra Sivas Devlet Tiyatrosu’nda sahnelendiğinde çok sevinmiştim. Gerçekten de iki sahne yorumunun birbiriyle uzak yakın ilgisi yoktu.

Şimdi yazar olarak benim bir bakışım var, alımlayan olarak yönetmen ve oyuncular kendi bakışlarını getiriyorlar, en sonunda da izleyici kendi deneyimini yaşıyor. Yani burada farklı bakış açılarından kolektif bir yaratıcılık söz konusu. Ama yazar metninde tek kelimenin bile değiştirilemeyeceğini iddia ediyorsa baştan duvarlar örüyor demektir. Bunu çok yazar yapıyor ne yazık ki. Ad vermeyim ama herkesle kavga ederek zehir saçan yazarlar bile tanıyorum. Öte yandan oyunu sahneye taşıyanlar oyunu doğru dürüst irdelememişlerse, yani yazarla hiçbir diyalogları yoksa, izleyicilerin tepkilerine ya da uzmanların eleştirilerine kulaklarını tıkıyorlarsa yine duvarlar örülüyordur. Duvarların olduğu yerse ise senin bu kadar özlemini duyduğun diyalog nasıl olabilir ki?

Sanırım mektubumuz uzadıkça uzadı. Mektubu sadece senin değil başkalarının da okuduğunu düşünerek, kimsenin sabrını zorlamamak için “Bitsin artık bu tiyatro” manşeti üzerine konuşmayı bir dahaki mektuba bırakıyorum.

Sevgiyle kal.

Zehra



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: