Zeliha Berksoy: “Çakıldık Daha Aşağısı Yok”

[Dilek Kılıç’ın Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan söyleşisini okuyucularımızla paylaşıyoruz.]

‘Sanat Yemekte Yenir mi?’ oyunu için bir araya geldiğimiz Türk tiyatrosunun önemli ismi Zeliha Berksoy’dan ülkemizin geldiği nokta için çarpıcı bir tespit geldi… “Her konuda o kadar büyük bir boşluk yaratıldı ve bu boşluğa öyle bir yuvarlanma var ki. Herhalde diyorum bir yerden sonra bu geri dönecek, artık karanlığa daha fazla gidilemez. Çakıldık daha aşağısı yok, dibe vurduk… Şimdi artık yavaş yavaş göğe bakmamız, yukarı çıkmamız lazım…”

Türk tiyatrosunun 3 çınarını bir araya getiren ‘Sanat Yemekte Yenir Mi?’ oyununu sahneleyen Zeliha Berksoy, Deniz Gökçer ve Burçin Oraloğlu ile Dada Kabare’de bir araya geldik… Birbirinden değerli bu üç isimle başta yeni oyunları olmak üzere, Türkiye’de sanattan, sosyal ve kültürel hayata kadar birbirinden önemli konuları konuştuk. Lafı fazla uzatmadan ülkenin içinde bulunduğu sanat ortamı başta olmak üzere çarpıcı örneklerle ülkemizin fotoğrafını çeken Berksoy, Oraloğlu ve Gökçer ile yaptığımız keyifli röportaja geçelim…

Oyunun genel değerlendirmesiyle başlasak…

Zeliha Berksoy: Oyun isminden de belli… ‘Sanat Yemekte Yenir Mi?’ diye iki türlü soru açıyor. Birincisi 40. evlilik yıl dönümü sofrasında bir sanat tartışmasına giriliyor. Hem de artık sanata restaurantların tercih edildiği bir mecaz da var.

Gerçekten uzun yıllar, çok farklı bir tiyatro seyircisi vardı İstanbul’da… Her gece hemen hemen hepsi dolan tiyatrolar vardı Beyoğlu’nda… Bayramlarda tiyatroda daha çok oyun oynardık, yılbaşı gecesi tiyatroya gelinirdi. Seyirciler yeni yılı bizle kutladıkları için bir teşekkür olarak gecenin sonunda çekiliş yapılırdı.

Sonra her şey o kadar değişti ki… Birden bire 85’ler-90’larda bir restaurant sosyetesi çıktı ortaya. İnsanlara birbirlerini restaurantlarda görüp, orada ilişki kurmak daha cazip geldiği için kültür de değişti. Beyoğlu’ndaki tiyatroların yavaş yavaş yok edilmesi de çok etkili oldu. Bu da var… ‘Sanat Yemekte Yenir Mi?’ burada başlıyor.

İşte o kurguyu yazarımız Selin Atasoy’la konuşmaya, tartışmaya başladık. Tartışarak istediğimiz konsepte karar verdik ve o da entrikayı hazırladı. Selin Atasoy güzel, şakacı kalemiyle tüm bunları bütünleştirdi ve oyun ortaya çıktı. Yeni kuşaklar içinde tartışılması meselesi var, düşünce açısından çok büyük farklılıklar var. Her şeye ulaşabildikten sonra tiyatro sanatının daha özgün, derinlikli hali ne kadar ilgi çekiyor gibi sorular var. Yeni kuşakla özgün tiyatro, felsefi, tarihsel, sosyolojik tiyatro edebiyatı arasında gidip gelmeler var tekste. Tatlı tartışmalar var.

BİZ AYDINLANMAYI MAALESEF SÜRDÜREMEDİK

Burçin Bey, oyunda espriler genelde Kerem karekterinden geliyor, sizden dinlesek oyunu ve canlandırdığınız komik karakteri?

Burçin Oraloğlu: Kerem bir komedi karakteri… Gerçekle de örtüşen belli bir yaş dönemindeki üst düzey eğitimli biri olmasına rağmen, artıları eksileri olan bir karakter. Komedi dediğiniz zaman da bu çelişkilerin ortaya çıkmasından, hatta sınıfsal çatışmaların ortaya çıkmasından en güzel komediler çıkar.

Hocaların söylediği çok önemli bir şey var. Bir ulusu ayakta tutan harç dilidir. Yani bir ulusun ekonomisini, güvenliğini, savunmasını zayıflatırsınız, diplomasisini, siyasetini zayıflatırsınız. Bunların çözümü var; ama dil giderse ulus gider. Biz aydınlanmayı maalesef sürdüremedik, daha ışıklı ortamlara taşıyamadık Türkiye’yi… Nasıl ekonomide resesyon, kriz diyorlar. Aydınlanmada da böyle bir duraklama hatta gerileme içerisindeyiz. Buna sosyo ekonomi olarak baksanız da böyle, kültürel olarak da baksanız maalesef böyle…

İşte duyuyorsunuz senelerden beri bale ayaklar altına alınıyor, tiyatroya ne gerek var deniyor. Sanatın içine tükürülüyor, bu mesleği yapan insanlar kadınıyla erkeğiyle beraber aşağılanıyor. Ülkemizde çok önemli iki kurum var biri devlet tiyatrosu diğeri şehir tiyatrosu bunlar ödenekli tiyatrolar… Zamanında siyasi erk bu tiyatroları, kolunun, kanadının altına almış… Bunlarla aydınlanmaya sanat ve tiyatro yoluyla hizmet edilmiş. Şimdi bu anlayış değişip, siz bunları böyle üvey evlat gibi gördüğünüz ve oraya siyaseti soktuğunuz zaman ve onlara gereken desteği vermediğiniz, ahbap-çavuş ilişkisi ile yönetiğinizde bu kurumlar işlerini yapamaz hale geliyor.

Sadece ödenekli tiyatroyu katmıyorum, bunların içerisinde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’ndan, operalara; baleye kadar hepsi var. Kültür-sanat; bunlarla aydınlığa taşınır, resimle-heykelle, felsefeyle-edebiyatla-şiirle… Şimdi bunlara üvey evlat gibi davranınca ne oluyor, yoz kültür egemenliği oluyor. O zaman ne oluyor ödenekli tiyatrolar yaşam savaşı vermeye başlıyor.

Sanat ne için yapılır, sanat insan için yapılır. İnsana bir mesaj vereceksiniz, bir fikri enjekte edeceksiniz. Yakasından yakalayıp silkeleyeceksiniz, aydınlatacaksınız o insanı. Sanat, sanat için yapılsa seyirciye gerek yok. Çıkar sahneye kendi kendine oynayıp, sanat yaparlar. Tiyatronun iki temel unsuru seyirci ve oyuncu. Biz ekmeği her gün tiyatro olarak, yeni baştan hamuru karıyoruz seyircinin önünde… İnsanın karşısına insanı koyarak ve o insana kendisini sahnedeki oyuncular olarak anlatarak o ekmeği o gün orada pişiriyoruz, taptaze o sahnenin tahtasının üzerinde. Ve onu seyirciyle orada paylaşıyoruz ve birlikte tüketiyoruz. Orada bitiyor ve daha sonra yenisini yapmaya başlıyoruz. Tiyatronun muhteşemliği de burada.

Yoksa tiyatroyu kendi halinde bıraksanız buz üstünde nakış! Bugün var yarın yok. Resim, edebiyat yapıyorsunuz yüzyıllarca kalıyor, heykel yapıyorsunuz müzede kalıyor. İyi ki şimdi görsel medya var, tiyatro kayıt altına alınıyor; ama yıllarca bu böyle yapıldı ve tiyatronun önemi burada… Tiyatro diğer sahne sanatlarından çok farklı. Tiyatroda tabii ki metne sadıksınız; ama yönetmen onu harmanlıyor, yorumluyor tadına tat katıyor. Oyuncunun eline geliyor, o en üstteki kirazını, çileğini koyuyor, ruhunu koyuyor. Ondan sonra seyirciye veriyorsunuz. Notaya koreografiye, paletteki renklere o kadar bağımlı değilsiniz. Biraz daha özgürsünüz.

Tiyatro gerçekten sanat ve kültür alanında çok önemli ve vurucu bir yere sahip. O anda sahneye çıkıyorsunuz, aşkla sevgiyle ortaya çıkan bir iş… Ondan sonra tiyatronun içinde edebiyat var, şiir var, estetik var, her şey var. Onu harmanlayıp görsel bir sanat ortaya çıkıyor ve orada tüketiliyor. Çok enteresan ertesi gün ortaya çıkan çok farklı oluyor, aynı olmaması da gerekmiyor zaten. Böyle bir şey tiyatro…

Maalesef bizde sanat yerlerde sürünmeye doğru gidiyor. Türkiye’de her alanda böyle bir yozlaşma var. Sanatsal, kültürel, sosyo ekonomik, sosyo politik her alanda varoş kültürünü göklere çıkarıyorsunuz. O zaman da ödenekli tiyatrolar işlevlerinden düşüyor, özel tiyatrolar da mecburen seyirci değil de karşısındakine müşteri olarak bakmaya başlıyor yaşamak için…

YAZARLA BİRLİKTE YOĞURA, PİŞİRE BİR OYUN ÇIKARDIK

Burçin Oraloğlu: Bu oyunda üçümüz buluştuk, bir de genç yetenek arkadaşımız Arda Meriçliler var. Hakikaten çok hoş bir çalışmamız oldu masa başında. Bir aile gibi, kardeş gibi olduk. Meslektaşlığımızın keyfini çıkardık. Oyuna eleştirel baktık, yazarımız bizimle beraber çalıştı. Onu sıkıştırdık, öneriler getirdik… Yoğura pişire bir oyun çıkardık. Bu bir oyuncu için çok zevkli bir şey. Bir oyunu yorumlarken yazarını da işin içine katmak hem oyunun sağlığı için iyi, hem de yazar için büyük tecrübe. Yazar mutfakta ne olup bittiğinin içine girme şansını buluyor.

Zeliha Berksoy: Yazarın da çok ilgisini çekti.

Burçin Oraloğlu: Oynarken de bizim için büyük keyif oldu, keyfini çıkararak oynuyoruz.

Deniz Gökçer: Zevk alarak oynadığımız çok oyun oldu; ama hakikaten bu çok farklı bir keyif aldığımız oyun oldu.

Burçin Oraloğlu: Seyircilerden gelen övgülerin çoğu, ‘oyununu dilini seyretmek çok keyifliydi’ şeklinde. Türkçe’nin tadına varıyorlar. Kendi oyunumuza cila vermek için söylemiyorum. Gerçek bu… İnsanlar burada yeni bir dil seyrediyormuş gibi oluyor ama bizim kuşağın dili bu…

Zeliha Berksoy: Gençler artık neredeyse telgraf diliyle konuşacak. Bir de avam bir dil var. Son derece taşralı, varoş bir dilin hakimiyeti var, o çok kötü. Esas kötü olan kelime dağarcığının olmaması. Bunun için de okuması lazım. Bunun artık düzelmesi lazım. Biraz önce Burçin’in dediği gibi dil bir çimento, yani konuşmak çimentodur. Neyle anlaşacaksınız? Kimisi bu milletin çimentosu müslümanlığıdır diyor. O başka bir şey… İlk önce anlaşacaksın.

Her konuda o kadar büyük bir boşluk yaratıldı ve bu boşluğa öyle bir yuvarlanma var ki. Herhalde diyorum bir yerden sonra bu geri dönecek, artık karanlığa daha fazla gidilemez. Artık çakıldık daha aşağısı yok, dibe vurduk… Şimdi artık yavaş yavaş göğe bakmamız, yukarı çıkmamız lazım…

OYUNUN MAYIS AYI PROGRAMI

6 ve 20 Mayıs Dada Kabare

15-16 Mayıs Akla Kara Tiyatrosu

30 Mayıs Ankara Akün Sahnesi

Söyleşinin Tamamı için Tıklayınız…

Yorum


işlemi tamamlayınız: