Bir Teselli Olarak Şeytan: Küskün Yüreklerin Türküsü

Melisa Yılmaz

Metin Balay tarafından yazılıp yönetilen Küskün Yüreklerin Türküsü, 2018-2019 döneminde Tatavla Sahne’de seyircisiyle buluştu. Berat Günçıkan’ın Cumartesi Anneleri isimli röportaj kitabından yola çıkılarak hazırlanan oyun, yakınları zorla kaybedilen yedi kadının şiirsel bir üslupla anlattığı hayat öyküleri aracılığıyla Cumartesi Anneleri’nin acı ve mücadelelerini sahneye aktarıyor.

Perdeye taşınan hikayelerin yaşanmış birer zorla kaybedilme olayına dayanması temelinde, oyun belgesel tiyatro özellikleri göstermekte. Nitekim sahne, dekor ve oyunculuklarda oyunun bu yönüne vurgu yapan detaylar göze çarpıyor. Boş bir sahne, sade bir dekor tercih edilmiş. Sahnede yer alan portmantodaki çeşitli eşyaları kullanarak sürekli değişen, bütünüyle siyah kıyafetler giymiş dört kadın rolden role girerek anlatıcıları temsil ediyor.

Sahne müziği piyano ile eşlik edilen ve hikayeler arasındaki geçişleri destekleyen şarkılarla sağlanıyor. Bu şarkılar, hikayelerin gelip dayandığı temel bazı noktaları ön plana çıkararak oldukça ağır ve kederli anlatımlar arasında ufak birer nefes molası verdiriyor.

Hikayelerin gerçek olduğunun bilinci, oyuncular rolün içine girmeksizin yalnızca birer temsilci konumunda kalsa dahi seyirci üzerinde azalmadan süren büyük bir etki yaratıyor. Adeta bir tokat gibi yüze çarpan ve sarsıcı bir yalınlıkla devam eden oyunda kullanılan kimi detaylar etkinin bu denli kuvvetli oluşunu açıklamakta yararlı olabilir.

Her şeyden önce, hikayeler yürek burkan gerçek aile ilişkileri üzerine kurulmuş. Sevgi, özlem ve bağlılık gibi duygular seyircinin kendi yaşanmışlıklarına da hitap edebilecek ifadeler aracılığıyla ön plana çıkarılmış. Oyun akışı esnasında seyirciye gösterilen kayıp fotoğraflarının aile ilişkilerinden  ve zorla kaybedilmeden önce yakınlarıyla yaşamakta oldukları günlük hayattan kareler içeriyor oluşu bu etkiyi arttırır nitelikte.

Öte yandan, zorla kaybedilen yakınların kayboluşlarından sorumlu olan, olaya duyarsız kalan herkesin insan olamayacak, yüreksiz “şeytanlar” olarak nitelendirilmesi oyunda keskin bir karşıtlık yaratmış gözüküyor. Oyun boyunca, özellikle şarkılar içinde, sık sık “Bunu insan yapamaz.”, “Şeytandır bunları yapan.” gibi ifadelere yer verilmiş. Şeytanca olarak nitelendirilen her şeyin karşısına ise annenin kol böreği, evlat hasreti, kardeş sevgisi gibi duygusal yükü bulunan tabirler yerleştirilmiş. Çağdaş bir sosyal psikolog olan Bandura’nın ahlak kuramında, ahlaki olamayacağı düşünülen eylem ve olayların, ahlak dışılaştırılıp gerekçelendirilmesi için insanların birtakım mekanizmalara başvurduğundan söz edilir. Bu mekanizmalardan biri olan insan dışılaştırma aracılığıyla, insanın yapmasının kabul edilemeyeceği eylemler, insan olmayan başka varlıkların isim ve özellikleri kullanılarak ahlak alanından uzaklaştırılır. Oyun boyunca yinelenen, iyicil ve kötücül nitelikleri karşı karşıya getiren söylemlerle, ahlaki olarak değerlendirilemeyecek eylemler, şiddet, faili meçhul cinayetler şeytana atfediliyor. Yapılanların kabul edilemezliğini, kötülüğünü, dolayısıyla duygusal etkisini arttırıyor.

Ne var ki oyun boyunca duyumsanan acıya bir yara bandı gibi örtülen bu karşıtlık, perde kapandıktan sonra sorgulanmaya ve muhtemelen yıkılmaya mahkum görünüyor. İnsanın insandan başka kurdunun olmadığı modern dünyada, insan kılığına girmiş ilahi şeytanlar veya Mephistolar aramak, oyunun en temel amaçlarından biriyle, yaşananları ve onların sorumluluklarını anımsatma işleviyle çelişki gösteriyor.

Buna karşın, oyun ülkemizde belgesel tiyatro alanındaki kısıtlı gösterimler ve işlediği konu göz önüne alındığında büyük önem arz ediyor. Cumartesi annelerinin bitmeyen mücadelesini seyirciye taşıyarak bir bilinçlendirme ve hatırlatma misyonu üstleniyor. Yalnızca  gösterim esnasında değil, eğer kulak verilirse hayatın her anında duyulabilecek küskün bir yürek türküsü aracılığıyla, bu zamana dek sahnede bu biçimde dile getirilmemiş bir gerçeği farklı yönleriyle önümüze serip yüzleşmemiz için onunla baş başa bırakıyor.

Yorum


işlemi tamamlayınız: