10. Uluslararası İstanbul Opera Festivali Açılışı

[Erdoğan Mitrani’nin Şalom’da yayınlanan yazısını okuyucularımızla paylaşıyoruz.]

Onuncu yılına görkemli bir programla giren 10. Uluslararası İstanbul Opera Festivali, Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin yirmi yıl aradan sonra, Eylül 2019’da 25. Aspendos Festivalinin açılışını yaptıktan sonra yeniden repertuarına kattığı Giacomo Puccini’nin ‘Turandot’ operasıyla açıldı.

Tamamlayamadan yaşama veda ettiği ‘Turandot’, 1858 – 1924 yılları arasında yaşamış olan Puccini’nin en çok beğendiği son operasıydı. İlk dört operası ‘Le Villi’ (1884), ‘Edgar’ (1886). ‘Manon Lescaut’ (1892) ve ‘La Boheme’(1896) XIX: yüzyılın son yıllarında, diğer büyük operaları ‘Tosca’ (1900), ‘Madama Butterfly’ (1904), ‘La Fanciulla del Vest’ (1910), ‘La Rondine’ (1917), ‘Il Tabarro’ (1917), ‘Gianni Schicchi’ (1918) ‘Suor Angelica’ (1917) ve ‘Turandot’(1926) ilk kez 20. yüzyılın ilk çeyreğinde sahnelenmiş olduklarına göre, Puccini’yi klasik operanın ilk modern bestecisi olarak görmek gerekir.

Puccini’nin operada ‘verismo’ akımının en önemli temsilcilerinden biri oluşu, söz etmiş olduğumuz bu çağcıllık savının sadece tarihsel değil, tematik olarak da var olduğunun göstergesidir. Bilindiği gibi ‘verismo’, operanın tanrılar, krallar ya da asiller gibi mağrur ve gerçek dışı karakterleri bir yana bırakarak, seyircinin tanıyabileceği, kendisine benzeteceği, duygu bağı kurabileceği kişilikleri opera sahnesine getirmeyi ve onların doğal duygularını zorlayıcı ve gerçekçi bir cevrede sunmayı amaçlayan bir akımdır. Artık operada sıradan, basit, insanlar, üşüyen aç ve yoksullar, aldatılmanın intikamı peşinde erkekler, hafifmeşrep, umursamaz ya da güçlü kadınlar, aldatılan genç kızlar, dönemin yaşamlarından kesitlerle izleyicinin karşısına çıkarak, seyirciyle sahne arasındaki sahne arasındaki o aşılmaz duvarı sallamaya başlamıştır. Puccini’nin temaları gibi besteleri de, bu modernizmin izlerini taşır. Her ne kadar diatonik melodi kavramının kökeni 19. yüzyıl İtalyan opera geleneğiyse de, müziğinin armonik yapısı ve tınısı, çağdaşı bestecilerin, özellikle de izlenimcilerin ve İgor Stravinsky’nin tarzını derinlemesine incelediğini ve etkilendiğini gösterir.

Gerçekten de, tarihin belki de ilk izlenimci operası olan ‘Turandot’da Puccini, bir yandan Uzakdoğu tınısına pentatonik gamlarla ulaşmaya çalışırken diğer yandan da karakterlerinin duygu ve kişiliklerini, bir empresyonist ressamın fırça darbeleri gibi müzikal tonalitelerle çizmiştir. Bu harikulade güzel ifade tarzında müzik, karakterlerin ağzından dinleyicinin kalbine bir ezgi, bir şarkı olarak değil, bir duygu ve melodi seli olarak akar. Tüm operada, klasik İtalyan ‘aria’larını anımsatan tek bölüm Calaf’ın ünlü III. Perde aryası “Nessun Dorma”dır.

Konuyu kısaca özetlemek gerekirse, efsane çağının Pekin’inde geçen Turandotkendisiyle evlenmek isteyenlere üç bilmece sorarak yanıtları doğru bulamayanların başlarını kestiren erkek düşmanı bir prensesin hikâyesidir. Görür görmez kendisine aşık olan ve bilmeceleri çözen Prensle evlenmemek için çare arayan mağrur Turandot’a İmparator babası,  kutsal kurallara göre evlenmek zorunlu olduğunu söyler. Turandot’un aşkına karşılık vermesini ümit eden Prens Calaf, bir çıkış yolu önerir: Prenses kimsenin bilmediği adını şafaktan önce öğrenirse güneş doğarken intihar edecek ve onu evlenmekten kurtaracaktır.

Turandot prensin adını öğrenmek için her türlü çareye başvururken, Calaf’ın bir gün önce yaşlı ve kör bir adam ve ona rehberlik eden genç kızla konuştuğunu öğrenir. Tabii ki bu ikilinin, Calaf’ın ülkesinden sürülmüş yaşlı babası Timur ile Calaf’ı eskiden beri gizlice sevmekte olan refakatçisi esir kız Liu olduğunu kimse bilmemektedir. Timur’a işkence yapıldığında Liu atılarak, delikanlının adını yalnız kendisinin bildiğini ve öldürseler de söylemeyeceğini açıklar. Turandot,  Liu’ya işkence yapmaya kalktığında, Liu, askerlerden birinden aldığı hançeri kalbine saplar. Liu’nun cesedi götürülürken, halk dua etmektedir…

Puccini operalarının çoğu ‘Il Tabarro’da açıklanmış olan bir çizgiyi izler: “Chi ha vissuto per amore, per amore si morì / Her kim ki aşk için yaşamışsa, aşk için ölür.” Puccini, tüm ruh ve bedenleriyle kendilerini sevdikleri erkeğe adamış birçok kadın kahramanını, şefkat ve acıma duygusunu bir miktar da sadizmle harmanlayarak acıya ve ölüme teslim etmiştir.

Bu kez de, duygusuz ve sevmekten aciz Turandot’un karşısına operanın asıl kahramanı olarak aşkı için canını vermekten korkmayan sevgi dolu fedakâr Liu’yu koymuştur.

Sanki kader, nazik ve sevecen Liu yok olduktan sonra, ne gerçeğin ne de hayalin devam etmesini kabullenememiş ve Puccini, Calaf’ın Turandot’u öperek direncini kırdığı final aşk düeti bestelemeden 66 yaşında, gırtlak kanserinden yaşama veda etmiştir.

Günümüzde ‘Turandot’, Franco Alfano’nun bestecinin bıraktığı eskiz ve notlardan yola çıkarak yazdığı, müzik editörü Ricardi ile orkestra şefi Toscanini’nin zoruyla birkaç kez değiştirerek son hâlini verdiği finalle oynanmaktadır. Ancak operanın 25 Nisan 1926 Pazar günü La Scala’daki prömiyerinde, efsanevi Orkestra Şefi Arturo Toscanini, III. Perde’de Liu’nun cesedi koronun “Liu poesia” ezgisi eşliğinde götürülürken orkestrayı durdurup seyirciye dönerek “Burada opera bitti, çünkü tam burada maestro öldü” diyerek değneğini önüne koymuş ve perde yavaşça kapanmıştır…

‘Turandot’u sahneye koyan Vincenzo Grisosotomi Travaglini, daha önce başkentte ‘Aida’, ‘Don Carlo’, ‘Otello’operalarını ve yirmi yıl önceki son ‘Turandot’u da yönetmiş olan, Ankara’nın tanıdığı, bildiği bir sanatçı.

Operayı son derece klasik bir bakışla ele almış. Biraz da Aspendos’ta prömiyer yapmış olmanın etkisiyle, görkemli, kalabalık, bol figüranlı, gösterişli, belki de biraz fazla şık ve aşırı renkli bir yorum. Ancak, deneyimli bir yönetmen olduğu dört ana karakterin teatral boyutunu öne çıkarması, yan rolleri ustaca ele alması,  sağlam sahne trafiği ve akıcı mizanseniyle hemen hissediliyor. Tagliavini de sahnelemesinde Puccini’ye saygı duruşu olarak, ölen Liu’nun götürülmesinin ardından ışıkları söndürüyor, sessiz ve karanlık sahnede uzunca bir “es”  verildikten sonra operanın finaline geçiliyor.

Benim izlediğim gece ADOB Orkestrasının başında ilk kez karşılaştığım genç bir şef, 1981 doğumlu Murat Cem Orhan vardı. Uzakdoğu atmosferini her an taze tutan zorlu partisyonu büyük başarıyla yönetti.

‘Turandot’un dört ana karakteri dışında kalan, ancak neredeyse devamlı sahnede olan ve en azından onlar kadar önemli korusu olağanüstüydü. Giampaolo Vessella’nın çalıştırdığı koro benzersiz bir uyumla duygulu ve derinlikli bir performans sundu. Sercan Gazeroğlu’nun şeflik yaptığı çocuk korosu da çok iyiydi.

Solistlere gelince, yan rollerde K.Okan Başel (İmparator) ve Umut Kosman (Mandarin) hem göz hem kulak doldurdular. Üç saray mensubunun ikinci perdenin neredeyse yarısının kaplayan ‘trio’su bana hep fazla uzun gelmiştir. Yine de Çetin Kıranbay (Ping), İ.Halit Turgut (Pongg) ve V.Barış Yanç (Pang) epey etkileyici bir üçlü oluşturdular.

Bas Şafak Güç, renkli ve hacimli sesi kadar dört dörtlük oyunculuğuyla da kolay unutulmayacak bir Timur oldu.

Güney Kore doğumlu bol ödüllü tenor James Lee (Jeong-Hwan Lee)’nin sesi hem tını olarak çok güzel, hem de çok güçlü. Olağanüstü bir oyunculuk sergilemese de çok başarılı bir Calaf söyledi. Nessun Dorma’yı gösterişten kaçarak yalın ve içten yorumlaması da etkileyiciydi.

Başroldeki iki soprano da çok başarılıydı. Benim izlediğim gece Turandot’u Astana Operasının prima donnası Kırgız soprano Zhupar Gabdullina üstlenmişti. Özellikle Puccini’nin soğuk ve mesafeli Turandot’a uygun gördüğü Fa Diyez majör tonalitede, karakteri kadar katı ve sert bir sesle anlattığı intikamını almak istediği büyük büyük ninesi Prenses Lo-u-ling’in öyküsüyle başlayan dört dörtlük performansını, Uzakdoğu danslarını anımsatan çok etkileyici bir stilize beden diliyle bütünleştirdi.

Turandot’un karşıtı Liu’ya Sol Bemol Majör’ü vererek bu karşıtlığın altını işitsel bir dokuyla destekleyen Puccini, Liu için birbirinden güzel üç arya yazmıştır. Seda Aracı Ayazlı bu aryaları neredeyse kusursuza yakın şekilde yorumladı. Son aryasının finaline, Principessa asmoltami! diyerek girdiğinde, gözlerim buğulanarak neredeyse yarım yüzyıl öncesinin bir başka Liu’sunu, bu üç aryayı en güzel yorumlayanlardan lirik koloratur sopranomuz Ferhan Onat’ı andım. Nurlar içinde yatsın.

Heyecan verici bir festivale lâyık çok etkileyici bir başlangıç oldu. ‘Turandot’ önümüzdeki sezonda Ankara’da sahnelenmeye devam edecek. Yolunuz düşerse mutlaka izleyin. Şansınıza “doğuştan Turandot” diye nitelendirilen Perihan Nayır Artan’ın Turandot’unu ve medar-ı iftiharımız Murat Karahan’ın Calaf’ yorumunu da izleme olanağınız var.

Gelecek hafta yine festivalden söz etmek üzere hepinize iyi seyirler dilerim.

Şalom

Yorum


işlemi tamamlayınız: