Geçen Mevsimin En İyi Oyunları

[Şalom Gazetesinden Erdoğan MİTRANİ’nin 24 Temmuz günü yayınlanan yazısını okuyucularımızla paylaşıyoruz]Opera Festivali sebebiyle ara vermiş olduğum, geçen tiyatro mevsiminin birbirinden heyecan verici yerli yapımlarını ele almaya devam ediyorum.

Burçak Çöllü’nün yazıp yönettiği ‘Nihayet Makamı’ 1918’de, yıkılmış imparatorluğun işgal altındaki başkenti İstanbul’da, bir zamanların şöhretli şairesi Şehvâr Hanım’ın yalnız hayatına, hasta olduğunu duyup onu yoklamaya gelen eski hizmetçisi Sabriye’nin yeniden girmesinin ve Sabriye’nin belleğinde getirdiği tüm karakterleri tekrar yaşama döndürmesinin çok etkileyici öyküsü.

Burçak Çöllü, oyunu yazıp yönetmekle yetinmemiş, okuma yazması olmamasına karşın bir kez dinler dinlemez ezberlediği Şehvar’ın şiirlerini müziğe olan olağanüstü yeteneğiyle besteleyen Sabriye’nin şarkılarını makamî müzik olarak bestelemiş, Sabriye’nin kafasının içindeki müziği devamlı sahneye yansıtan ‘hanende’nin billur gibi sesine ‘sazende’ olarak eşlik de etmişti.

Hem mantığın hem gönlün gözüyle izlenen bu çok başarılı iki kişilik oyunda, hep çok iyi oyuncu olarak karşımıza çıkan, ‘He-Go’da fazlasıyla hak edilmiş bir ödül alan Ayşegül Uraz, fare gibi ayakaltında dolanan, silikmiş gibi durup Kurtuluş Savaşına destek olan, iki dünya savaşında ve 1960 ihtilalinde ayakta kalan güçlü Sabriye olarak kendini aşıyordu.  Gülhan Kadim, köşkünün ya da şiirlerini okuduğu salonların dört duvarı arasında yaşayan, misafirliğe, bir kocadan diğerine, bir âşıktan ötekine kupa arabasının içinde giden Şehvâr’ın dış dünyanın gerçeklerinden soyutlanmışlığına, karakterine ilham veren Şair Nigâr Hanım gibi kültür açısından batılı, yaşam tarzı ve fikir açısından Osmanlı tarafına olağanüstü bir derinlikle ulaşıyordu.

tiyatroadam, 12. sezonuna biri uyarlama, diğeri özgün iki yerli oyunla giriyordu.

Oğuz Utku Güneş, Irmak Bahçeci ve Ayşe Ayter’in, Nikolay Vasilyeviç Gogol’un 1836 yılında yayınlanan ve sahnelenen ‘Müfettiş’inden ‘Teftişör’ adıyla yaptıkları uyarlama, Gogol’un metnini ana hatlarıyla izlese de, çarlık yönetiminin çürümüş, kokuşmuş, çirkefe bulaşmış yozlaşmışlığının, halkından kopuk iktidarının çirkin yüzünün, taşra bürokrasisinin aymazlıklarının eleştirisini aşan, mizah ve ironinin giderek sertleştiği, güncellenmiş temalarıyla hem evrensel hem de olabildiğince bizden bir distopik komedya olarak karşımıza şıkıyordu.

Barış Yıldız, Berk Yaygın, Çağdaş Tekin, Çetin Kaya, Deniz Özmen, Ediz Akşehir ve Gökhan Azlağ’ın müthiş takım oyunculuğunun benzersiz bir seyirliğe dönüştürdüğü ‘Teftişör’ü, Oğuz Utku Güneş, zaman ve mekânın dışında uçuk kaçık, kıpır kıpır bir güldürü olarak sahneliyordu.

1946 yılında yayın hayatına başlayan, Sabahattin Ali’nin başyazarlığını, Mustafa ‘Mim’ Uykusuz’un çizerliğini üstlendiği, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’ın da yazarlığını yaptığı ‘haftalık siyasi mizah gazetesi’ Markopaşa’nın serüveni, Ahmet Sami Özbudak’ın yazdığı, Emrah Eren’in sahneye koyduğu masalsı orta oyunu ‘Meçhul Paşa’da yeniden yaşanıyordu. ‘İz’den beri çıtayı durmaksızın yükselten Ahmet Sami Özbudak’ın ‘Meçhul Paşa’sı, hem ciddi araştırma ürünü bir belgesel oyun, hem etkileyici bir çağcıl eleştirel metin, hem de dört dörtlük tiyatro olarak çok başarılı bir metindi. Yönetmen Emrah Eren, Özbudak’ın metninin hakkını vererek topluluğun her zamanki şenlikli tarzına birkaç doz hüzün de katarak sahneye büyük başarıyla aktarıyordu.  Bu başarıya üç oyuncusunun, Erdem Akakçe, Bülent Çolak ve Fatih Koyunoğlu’nun büyük katkısı vardı. Üçlü, öykünün üzerlerinden anlatıldığı üç gazete çalışanını canlandırmakla kalmıyor, az sayıda aksesuarla, sadece müthiş oyunculukları ve beden dilleriyle oyunun tüm karakterlerine durmaksızın girip çıkıyordu. ‘Meçhul Paşa’, sadece çok başarılı bir belgesel tiyatro örneği değil. Markopaşa’ya yaşatılanlar üzerinden baskı rejimlerinin otopsisini yapan güncel bakış açısıyla çok etkileyici bir siyasal tiyatro örneğiydi.

tiyatroadam’ın her iki oyunu da, izlemeyenler ya da bir kez daha izlemek isteyenler için önümüzdeki sezon devam edecek.

Ahmet Sami Özbudak, geçen sezon yönetmen olarak da karşımıza çıkarak, Amerikalı tiyatro yazarı Lucas Hnath’ın ödüllü oyunu ‘Red Speedo’yu yazarının düşlediği mekânda, fiilen bir yüzme havuzunun etrafında ve içinde yönetiyordu. ​Kerem Pilavcı’nın ‘Mutluyduk Belki Bugüne Kadar’  adıyla uyarladığı oyunu Tophane’de bir loftta sahneleyerek bir önceki sezonun en sıra dışı teatral deneyimlerinden birini gerçekleştirmiş olan oyunun yapımcısı Two Two Production, geçen tiyatro mevsiminde de seyirciyi klasik tiyatro mekânının dışına çıkarma çabasını devam ettirerek izleyicileri daha da benzersiz bir tiyatro serüvenine davet ediyor ve ‘Red Speedo’yu tarihi Pera Palas Oteli’nin Yüzme Havuzunda sahneliyordu.

Oyun başarılı genç yüzücü Ray (Erdem Kaynarca) ile menajeri, avukatı ve abisi Peter’in (Erol Babaoğlu) öne çıktığı bir doping öyküsü. Beklan ve Ayla Algan’ın yanı sıra Mehmet Ulusoy, Kenan Işık, Theodoros Terzopoulos’la çalışmış üst düzey bir oyuncu olan Babaoğlu, parasızlıktan ölesiye korkan Peter’ın, anlattıklarına kendi de inanan ‘ucuz demagog’ yanını büyük başarıyla ortaya koyarken, üstü kapalı tehditlerle, rüşvet vaatlerini bir tek nefese sığdıran, ilkesiz ve bencil avukata kusursuz bir yorum getiriyordu. ‘Tato / Baba’da hayran olduğumuz genç oyuncu Erdem Kaynarca doğru dürüst eğitim almamış, yüzme dışında pek bir şey bilmeyen, abisinin ya da koçunun sözünden çık(a)mayan Ray’i, belli etmese de kariyerini geliştirmek için neler yapması gerektiğinin farkında, kazanmak için her şeyi yapmaya hazır, zeki, bilinçli biri olarak yorumluyor. Saf ve çocuksu görünümün altında yatan, başarmak için herkesi harcayabilecek demir gibi iradeyi sadece hissettirmekle yetiniyor ama, bunu öyle büyük başarıyla yapıyor ki, zıddı gibi duran Peter’le aynı kumaştan biçilmiş olduğu rahatlıkla anlaşılıyor. Fazla kas ve yağlardan, sakaldan ve yüzmeyi engelleyecek bütün tüylerden arınmış yüzücü vücuduyla, yarışma sırasında havuzu baş döndürücü bir hızla boyuna, enine, çaprazlama kat ederek, olimpik bir yarışmacıyı aratmayacak bir performans da sergiliyordu.

Seyyar Sahne ve Ekip’ten tanıyıp sevdiğimiz Hakan Emre Ünal ve sahnelemiş olduğu nefes kesici ‘Sevgili Arsız Ölüm’ü  büyük başarıyla oynamaya devam eden eşi Nezaket Erden tiyatro yolculuklarına Hemhâl Tiyatro adı altında devam ediyorlar.

Hemhâl’in ilk oyunu, geçen sezonda Hakan Emre Ünal’ın yazıp yönettiği, dramaturjisini Ayşe Draz’ın yaptığı, Nezaket Erden ve Pınar Güntürkün’ün oynadığı ‘Tırnak İçinde Hizmetçiler’ olmuştu.

Ünal’ın tanıtım broşürüne “Jean Genet’nin Hizmetçiler metninden hareketle” diye bir not düştüğü oyun Hanım ile Claire’in ikili sahnesiyle, sonra da Hanım’ı oynayan karakterin Solange’a dönüşmesiyle Genet’nin oyununu izleyerek başlıyordu.

Bilindiği gibi, Jean Genet’nin ‘Les Bonnes / Hizmeçiler’i, yanında çalıştıkları Hanım’dan hem nefret eden, hem de konuşma tarzına, giyimine, her şeyine hayranlık duyan iki kız kardeşin Hanım’ı öldürme planları üzerinden, güçsüzün güçlüyü ezdiği burjuvaziyi eleştirirken içimizdeki kölelik ve efendilik ikilemini de tartışmaya açan bir çalışma. Genet, sevgi ve nefret kadar cinsel çekimin de birbirine bağladığı bu üçlünün öyküsünü bir tür “oyun içinde oyun” olarak kurgular. Kişiliklerin durmaksızın değiştiği bu oyunlarda Solange ve Claire kimi zaman kendi kimliklerini oynarken kimi zaman da kimliklerinden çıkarak Hanım ya da birbirlerini canlandırırlar…

Genet’nin metnini, kimi farklı doğaçlama haricinde sıkı sıkıya takip eden ilk iki sahnenin ardından ‘Tırnak İçinde Hizmetçiler’ sürprizli bir viraj alarak İpek’le Bahar’ı karşımıza çıkarıyordu. Ünal’ın parlak ve çok zeki metni bu hizmetçilerinkini bir “oyun içinde oyun içinde oyun”a dönüştürerek, Solange, Claire, Bahar, İpek ve diğerlerinin bilinciyle bilinçaltından oluşan bir ilişkiler yumağı oluşturuyordu.

Ünal, canlandırdıkları bütün karakterleri rahatlıkla ayrıştıran Nezaket Erden ve Pınar Güntürkün’ün müthiş oyunculuklarının da katkısıyla, bu karmaşık ilişkileri izleyiciye pırıl pırıl bir netlikte aktarıyordu.

Modern İran öykücülüğünün kurucularından Sâdık Hidâyet’in “Bûf-i Kûr / Kör Baykuş” adlı ünlü öyküsü, sahnelenmede yönetmen yardımcılığını da üstlenen Onur Erbilen tarafından, özgün metne sadık kalarak başarıyla tiyatroya aktarılmıştı.

İlhamını Hayyam’dan, Sadî’den, Firdevsi’den, Binbir Gece Masalları’ndan, ve Kafka’dan alan Kör Baykuş, yazarının kendisi gibi bunalımda, afyona ve şaraba düşkün bir anlatıcının ağzından, güzelliği, saflığı arayan bir adamın, onu güzel bir kadın cisminde bulduğu yanılsamasına düşerek, eriyip tükenişini anlatan, insanın binyıllardır cevabını aradığı sorulara ulaşma çabasının ve varoluşunun bir senfonisidir.

Myart Prodüksiyon’un sahnelemesini kitabından bile etkileyici kılan, yönetmen Işıl Kasapoğlu’nun dâhiyane yorumu ve Sermet Yeşil’in her türlü övgünün üstündeki oyunculuğuydu. Kasapoğlu, nesneleri, kâğıtları, kumaşları, gölgeleri ve kuklaları oyuncu gibi kullanarak tek kişilik oyunu kalabalık bir kadroyla var ediyordu. Girişteki nefis gölge oyunu ve Ayten Öğütçü’nün gözünüzün içine bakan, Sermet’in müthiş senkronizasyonuyla konuşurmuş gibi devinebilen, kadınlar hariç hepsi ana karakterin birer çeşitlemesi olan çağcıl teknoloji harikası boy boy kuklalarıyla, geleneksel ve modern sahnelemeleri harmanlayarak Hidâyet’in Doğu-Batı ikileminin altı bir kez daha çiziliyordu.

Haftaya bir başka “en iyiler” yazısında buluşmak üzere…

Şalom



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: