Tiyatro ile Sorunları Nedir?

Dikmen Gürün

Kısa bir süre önce “Cumhuriyet”te tiyatro sanatçısı Ersin Umut Güler’e hapis cezası verildiğine dair bir haber okudum. Ayça Han’ın haberine göre sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlar nedeniyle 1 yıl 3 ay hapis cezası almış oyuncu! Düşünce özgürlüğü, düşüncelerini paylaşma özgürlüğü yok mu bu ülkede? Var olduğu söyleniyor da kime var? “Altı yaşında kız çocuğu evlenebilir!” diyebilen hastalıklı beyinlere mi?

Taranta-Babu

Aynı gün okuduğum diğer haber de bir yasaklama haberi: Nâzım Hikmet’in “Taranta-Babu’ya Mektuplar” şiirinden esinlenen Oyun Sandalı Tiyatrosu’nun “Taranta Babu” oyunu, turneye gittiği Erzincan’da müftü tarafından yasaklanıyor. Şehirde tiyatro yapılabilecek tek salonun kullanım hakkına sahip olan müftülük salonu vermiyor Oyun Sandalı’na! Ve bunu Emniyet’ten resmi izin alınmış olmasına rağmen yapıyor. Oradaki mülki amirlerin de sesi çıkmıyor bu keyfi yasağa. Bu tutuculuk örneği izin prosedürleri, bu suskunluklar, ayrı bir skandal tabii… Konuya dönersek: Bir oyunun oynanıp oynanmayacağına o şehrin müftüsü karar verebiliyor! Ve bu olay 2019’un Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşanıyor!

Hatırlıyorum, 1978’de Nâzım Hikmet’in o güçlü, gerçek, derin, duyarlı dizelerini “Taranta-Babu’ya Mektuplar”ı Ergin Orbey’in rejisinde Zeliha Berksoy yorumlamıştı Şehir Tiyatrosu’nda. Mussolini’nin faşist İtalyası’nda, Galla’dan Habeşli bir zencinin hapse atılıp kurşuna dizilmeden önce, Roma’da, sığındığı köhne bir pansiyon odasında karısına; Taranta-Babu’ya yazdığı ama gönderemediği mektuplar…

“YAŞAMAK/ Ne acaip iştir ki / bu ne mene gidiştir ki TARANTA-BABU/ bugün bu / ‘inanılmayacak kadar güzel’ / Bu anlatılamayacak kadar sevinçli şey: böyle zor/ bu kadar/ dar/ böyle kanlı/ bu denlü kepaze..”

‘Martı’ cephesinde neler oldu?

Aynı sütunu paylaştığımız arkadaşım Ayşegül Yüksel bir süre önce yazdı. Ondan önce de Ayça Han’ın bir söyleşisi çıktı Mesci ile. İlber Ortaylı Hocamız da sordu “Hürriyet”te, “Kim Korkar Martı’dan?” diye… Şimdi de ben sormak istiyorum: Ayşe Emel Mesçi’nin Devlet Tiyatrosu’nda sahneye koyacağı Anton Çehov’un “Martı”sı provaların başlamasına gün sayılırken neden repertuvardan kaldırıldı? Bu da sansüre dair bir başka çeşitleme…

Burada Çehov’u ve “Martı”yı anlatacak değilim. Dünya tiyatrosunun önünde saygıyla eğildiği bir usta Çehov. Bir klasik… Her daim yeni okuma biçimlerine alanlar açan bir düşünür. Yuri Lyubimov’dan Luc Bondy’e yönetmenler “Martı”yı yorumlarken güçlü politik mesajları, sanat ve aşkla hep yan yana durdu. “Martı” özgürlüklerin, düşlerin, düş kırıklıklarının simgesidir. Bizde de seyirci hep ilgi gösterdi Çehov’un sahnelenen bütün oyunlarına ve tabii ki “Martı”ya. Devlet Tiyatrosu’nda 1986’da Yücel Erten’in, 1998’de Kent Oyuncuları’nda Josef Raikhelgauz’un ve 2019’da Tiyatro Pürtelaş’ta Serdar Biliş’in yorumuyla izlemiştim “Martı”yı. Üçü de birbirinden farklı ve güçlü yorumlardı…

Ayşe Emel Mesci elimden geldiğince takip ettiğim bir yönetmendir. “Bernarda Alba’nın Evi,” “Kerbela,” “MedeaMaterial” onun zihnimde yer etmiş çalışmaları. Keşke “Martı”yı da sahneleyebilseydi. Ama bir gün yapacağından hiç kuşkum yok…

Sözü uzatmadan

Sanat, ancak özgür olduğu ve baskıcı yöntemlerden etkilenmediği sürece kendi dinamiği içinde gelişir. Evrensel bir kural bu. Bizde genelde tersi işliyor… Hele söz konusu tiyatro ise, sansür çarkı çeşitli biçimlerde hemen dönmeye başlıyor. Haldun Taner ustamız ne güzel söylemiş “Sansür Üzerine” başlıklı yazısında: “Her devirde sansür ulusal çıkar adına hareket ettiğini savunmuştur. Ama buna hiçbir zaman kendi de inanmamıştır. Aslında geleneğin, statükonun bekçiliğini sırf emrinde bulunduğu efendilerinin adına yapar…” Haldun Bey’in dediklerinin üstünden 50 küsur yıl geçmiş, ama değişen bir şey yok. İnanılır gibi değil!

Cumhuriyet



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: