Çok Yalnızlık Var Buralarda

Handan Salta

Seni Seviyorum Türkiye adlı oyun bu sezon Bakırköy Belediye Tiyatrosunda üçüncü yılını idrak ediyor. Üzerinde çok konuşulmuş olan oyunu nihayet geçen hafta izledim.  Oyuncuların çabalarını , enerjilerini ve yaratıcılıklarını beğenip takdir ettiğimi burada belirterek bu yazıda oyunun söylemini ve içeriğini tartışmak istediğimi ifade etmek isterim.

Ceren Ercan’ın yazdığı oyunda son yılların en revaçta sohbet konusu olan yurtdışına göçle ilgili bir distopya tanımı yapıldığı açıktı. Ama sahiden de son yılların meselesi miydi buralardan gitme isteği? Pop kültüründen meseleye bakmak gerekirse Nazan Öncel’in 1995 yılında piyasaya çıkan Göç albümünü ve Gidelim Buralardan şarkısını hatırlayabiliriz, hatta biraz daha eskilere giden ve şairlerin göç meselesini ele alan bir yazıya da göz gezdirebiliriz istersek[1].

Oyun kişilerinin adları olmasa da uzun uzun tanımları olduğu varsayımından yola çıkıp kendileriyle tanışalım istiyorum. Gezi zamanı tanıştığı ve o zamanların olumlu havasının çoğalarak artmasını dilerken yaşadığı aşkla çoğalan ve çocuğunun adını Diren Derviş koyan, şimdilerde işsiz gazeteci ve tedavüldeki lohusaya DDAG (Diren Derviş’in Annesi Gazeteci) dersek yukarıdaki bir paragraf süren tanımı tekrarlamak zorunda kalmayız. İkinci anti kahramanımız bir akademisyen. Barış imzacıları arasında olup kendisine dava açılmadığı halde utancından istifa edip sonra da kendisini eve kapatan, uzun zamandır banyo yapmaya ve çamaşırlarını yıkamaya direnen, oyunun bir noktasında Mardin’li olduğunu ‘ağzından kaçıran’ bu akademisyene de HKH (Hali Kalmamış Hoca) diyelim isterseniz. Sırada HKH’nın anaokulundan arkadaşı olan eski Moda’lı ve temiz titiz bir varlık var; buralardan göçüp Amerika’ya yerleşme kararı alan erkek arkadaşının tişörtünü atmaya kıyamadığı için başı derde giren bu karaktere izninizle Aslısu adını vermek istiyorum. Tişörtün hikayesine birazdan geleceğiz. Aslısu’nun arkadaşı radyo programcısı (bugünlerde YouTuber  olma olasılığı çok daha yüksek) ve Gezi’yi özlemle anan delikanlıyı en çok üzen mesele erkek arkadaşından ayrılmış olmak. Aslısu’nun birlikte çamaşırhaneye geldiği bu arkadaşını bundan sonra şahane baklavalarına ithafen Şerbet diye anmak istiyorum. Beşinci kişimiz ise bir zamanlar gittiği barlarda çekilmiş fotoğraflarının sosyal medyaya düştüğünü gördükçe tedirginlikle pişmanlık arasında karın ağrıları çeken, koca-baba-beyazyaka sıfatlarını ne ara kazandığını anlamaya çalışırken bir ev sahibi olmayı da başarmış, ama bütün bu başarılara ulaşırken büyükçe bir dönüşüm geçirmiş olan- bundan sonra anacağımız adıyla- Gregor. Gregor oyunun baskıcı kişisi ve sistemin maşası olarak sahnedekilerin ve seyircilerin üzerine korku, tehdit ve dehşet salmak üzere kurgulanmış.

Kahramanlarımız güzel memleketimizde pek rastlanmayan bir mekanda karşılaşırlar, çamaşırhanede nasıl davranıldığını pek bilmeyen biz seyirciler gibi kahramanlarımızın da önceleri kafaları karışır. Bir yandan mekanın patronu olduğunu az sonra anlayacağımız Gregor tarafından kendilerine verilen buyrukları yerine getirirken diğer yandan gerçeküstü olduğu hayal edilerek tasarlanan bu mekana geçmişlerini ve gelecek kaygılarını taşırlar. Ücreti mukabilinde hizmet alınan bir mekandan bir nezarethaneye dönüşen çamaşırhaneye biz izleyicilerle birlikte kapatılan kahramanların uzun süren iç dökme seansının sebebi belki tanıdık gelen bu mekanın başka bir şeye dönüşmesinin verdiği şaşkınlık, belki de birbirlerini  tartma çabasıdır.  Aslında bir zamanlar  gittikleri bir barken çamaşırhane olmuş bu mekanın verdiği tekinsizlik oyun süresince hepsini içine almayı başaracaktır. Üzerinde HELP yazan tişört yüzünden alıkonulacak kişilerin kimlikleri henüz belirlenmemişken herkes dönüp kendisini suçlamaya, hatta savunmaya başlar.[2]  Gerçek hayatta da  tişört meselesiyle başlayan ve otuz üç (33) gözaltı ve iki (2) tutuklamaya varan ve ister istemez Sardunya’ya Ağıt şiirini hatırlatan bu akıl almaz durumun sahne versiyonunda gerilim uzun süre havada asılı kalır. Oyuncuların (boyu yetişmeyen biri hariç) demirlere uzanıp  arada sallandıkları bu uzamın temsil ettiği tedirginlik ve tekinsizlik hissinin sahneden izleyiciye doğru daha geniş bir yüzeye yayılmasıyla oyun kişileri buralardan gitmek için hazır hale gelirler. Baskı, korku, panik sonunda anlamsızca kaçışmak durumunda kalan ve böylece inandırıcı olmaktan uzaklaşan bireyler ne yazık ki gülünçleşmeye başlıyorlar.

Ekonomik kaygılardan ziyade baskıcı bir rejim, gelecek kaygısı, ayrımcılık gibi sebeplerden beslenen gitme isteğinin verdiği burukluğun temellenerek olgunlaşıp seyirciye iletilememesi neticesinde oyun kişilerinin gidişi de, bunun için gösterdikleri çaba da gülünçleşiyor. Oyun boyunca duyduğumuz şikayetlerin daha fazla hak, eşitlik, özgürlük isteğinden kaynaklandığı ortadayken talep ettikleri bu özgürlüklerin küçük bir parçası sebebiyle gözetim altına alınmış bireylerin taleplerini dile getirmede ve temellendirmede yetersiz kalmaları varoluşlarına yönelen tehdide karşı elleri kolları bağlı hale gelmelerini sağlıyor, boyun eğdikçe zayıflıyorlar. DDAG’ın sürekli olarak yabancı hayranlığıyla itham edilmesine bir türlü net ve güçlü bir cevap verememesi, HKH’nın attığı imzanın arkasında duramayıp, üstelik kendi iradesiyle istifa ettikten sonra hayata küsmesi beni düşündüren noktalardı. HKH’nın nereli olduğunu söylemesi üzerine diğerlerinin birer adım geri çekilmesiyle ortaya çıkan yalnızlaş(tır)ma duygusunun sorgulanmasını, birkaç mimik veya cümleyle üzerinde durulmasını beklemekle seyirci olarak çok mu şey istiyordum diye düşündüm. Bu insanlar tesadüfen, rastgele yaptıkları eylemlerin sonucu olarak mı hayatlarını sürekli tehdit eden bir mekanizmayla karşı karşıya kalmışlardı?

Gregor’un verdiği komutla bu ülkeyi sevdiğini anlamsızca tekrarlayan bireyler Gregor’dan bile daha gülünç hale gelmelerinin hesabını kendilerine nasıl vereceklerdi? Yalnızlaştıkça korkan, kabuğuna çekilen, içine kapanan bu insanların sığındıkları yoga/ayurveda limanları o kadar komik miydi gerçekten?

Bir Başkadır Benim Memleketim şarkısını cebren söyleyenleri alkışlamamız için bize de baskı yapan Gregor şarkıyı gerçekten alkışlayan ve alkışlamayan seyircilere aynı gülümsemeyle tepki verdiğinde bundan ne anlamalıydık? Gregor’un o karanlık kapsama alanı nereye kadar uzanıyordu sahiden? İzleyicilerin evden getirdiği bütün bastırılmışlıklarını beslemek oyuna nasıl hizmet ediyordu?

Yerde bulunan ve sahibi aranan poşunun bir suç aleti olarak herkesin başına takılmasına bacakları titrediği için tepki veremeyen Şerbet’in elindeki taramalı tüfeği kullanamaması mı gülünçtü yoksa o tüfeğin onun eline zorla verilmesi mi? İkisi de değilse seyirci olarak bunun nesine güldük?

Ya da seyircilerin arasına gelip “Beni alın, bokunuzu bile temizlerim,” diyen Şerbet’e gülen seyirciler mi münasebetsizdi yoksa olayda bu ihtimali düşünmemiş olan rejinin ihmali mi vardı? Sahne üzerinde o anda yaratılan gerçeklik biz seyircileri çıkışta nereye taşıyacaktı?

Çıldırmış ve buradan gitmeye gözlerimiz önünde karar vermiş kişilerin birbirlerinin yolunu keserek, dirsek darbesiyle birbirlerinin önüne geçerek gitmek istedikleri o ülkenin yetkilileri yerine konulan izleyiciye yalvarmasıyla aralarındaki arkadaşlığın, dayanışmanın bittiğini göstermek meselesinde bir problem olduğunu düşünüyorum. Oyunun başlangıcından itibaren, sahnenin kurulumu dolayısıyla istediği anda tiyatro salonunu terk edemeyecek –ya da buna mecbur kalırsa sahnenin ortasından geçmek zorunda kalacak- olan seyircinin birdenbire o hapsedilmişlik duygusundan karar veren, yargılayan konuma geçirilmesi büyükçe bir yarılma yaratıyordu. Biraz önce bu güzel ve yalnız ülkenin insanları olarak tıkıldığımız delikte kader arkadaşlığı yaparken  kısacık bir süre içinde sözü edilen sorunları arkada bırakıp oralardan kaçanlara merhamet edip etmeme yetkisine sahip medeni ülkelerin yetkilileri haline getirilmiş olmak seyirci olarak beni çok rahatsız etti. Biz o çok özenilen batılı ülkeler adına mı yoksa bu şirazesinden çıkmış topluluk adına mı utanacaktık şimdi? Seyirci olarak kendilerine verilen bu rolü kabul etmeyenlerin bu oldu bitti karşısında karşı çıkma imkanları olmaması ne anlama geliyordu?

Bütün bu soruların içinden şöyle bir varsayımla çıkmayı denedim; belki de yazar ve yönetmen (Yelda Baskın) el ele vermiş, karşılarında giderek gülünçleşen baskı mekanizmasını fazlasıyla ciddiye alıp korkan bireyleri kıyasıya eleştirmek için böyle bir oyun yazıp sahnelemek istemişlerdi. Bu amaca ulaşmak için de gerçek ötesi bir mekanda, son derece plastik torbalarından boşalttıkları kirli çamaşırlarını giyip çıkaran tiplemeler yaratıp  alaycı bir yaklaşımla bu göç meselesinin de zaten bir şaka olduğunu, aklı başında hiç kimsenin böyle saçma sebeplerle korkamayacağını biz seyirciye imlemek istiyorlardı. Bu yüzden oyunun sonunda bir türkü eşliğinde konfetiler ortalığa saçılmış, oyuncular kafalarından aşağıya birer kova su boşaltarak kendilerine gelmişlerdi.

Peki o zaman yaşanan gerçek acıların, Gezi’nin neden hayal kırıklığı yarattığının, o akademisyenlerin o imzaları neden attığının, 2007’de başlayıp şimdi yapılamayan Pride’ın, işlerinden olup buralardan bir gecede gitmek zorunda kalanların üzerine düşünmek için başka bir oyunu mu beklemek zorunda kalacaktık?

Oyunun sonuna doğru birbirlerini ezerek seyirciye yönelen oyuncuların birbirlerine gerçek isimleriyle hitap ettiklerini fark ettiğimde şaşırdım. ‘Son çıkan elektrikleri söndürsün’ diyerek sahneyi terk edeceklerini, böylece bizi kendi karanlığımızda bırakacaklarını düşündüm ilkin. Böylece -seyircinin oyuncuların isimlerini bilmesi koşuluyla- canlandırdıkları kişilerin kendileriyle yakınlığına dikkat çekilecek, sık sık dile getirildiği gibi açık hava  tımarhanesinde yaşadığımız varsayımı veya tespiti tekrarlanacaktı. Oysa sonradan öğrendiğime göre (daha dikkatli bir arkadaşım söyledi) başından itibaren oyuncular kendi isimleriyle sahnedeymişler. İsimleri Alican (YÜCESOY), Damla (KARAELMAS), Defne (ŞENER GÜNAY), Emre (KOÇ) ve İrem (Sultan CENGİZ) olan oyun kişilerinin karşımızda oyuncu olarak bulunması anlatılan hikayeyi daha da tekinsiz bir hale getirmişti. Bu tekinsizlikte oyuncuların temsil ettiklerine dönüşmüş, ya da temsil edecekleri tarafından (sahne dışında) çoktan dönüştürülmüş olmalarının yarattığı karmaşayla gelen çıkışsızlık yer alıyordu. O halde oyun bildiğimiz bazı gerçekleri hatırlatmak yolunda bir iyi niyet dışında nasıl bir amaçla sahnelenmişti?

[1] ‘Buralar yaşanmaz oldu’ saikiyle başka yerlerde yaşam kurma hayali kuran Servet-i Fünuncuları anlatan yazıyı Toplumsal Tarih Dergisi’nde ( “Bir İhtimal Daha Var! Gitmek mi Dersin?” Ekrem Saltık, Haziran 2019, sayı 306) okuyabilirsiniz.

[2] “15 Temmuz darbe girişimi sırasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a suikast girişiminde bulunduğu iddiasıyla yargılanan Gökhan Güçlü’nün 13 Temmuz’daki duruşmaya üzerinde “Hero: Heroes are immortal” (Kahraman: Kahramanlar ölümsüzdür) yazan bir tişörtle gelmesinin ardından Türkiye genelinde üzerinde Hero yazan tişörtler giyen insanlara yönelik bir gözaltı dalgası başlatıldı.” Haber kaynağı; https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-40715465

Okuyucu Yorumları

“Çok Yalnızlık Var Buralarda” yazısına bir yorum var.

  1. evrim kavcar dedi ki:

    Öyle yoğun duygular yaşattı ki bu oyun… Hem de tam zamanında, tam bir yalnızlaşma ikliminin ortasında müthiş bir metafordu sahne…. Yazının niyetini anlamakta zorlanıyorum.

Yorum


işlemi tamamlayınız: