Salih Usta: Tiyatroda Sanatçı Olarak Duruşumuzun Görünmüyor

[Duvar Gazatesi’nden Soner Sert’in 04 Ocak günü Kast Tiyatrosu ekibi ile yaptığı röportajı okuyucularımızla paylaşıyoruz]Foucault’un “Parrhesia-Gerçeği Söylemek” kitabından ortaya çıkan “Parrhesia” oyunu KaST Tiyatro ekibinin yirmi birinci prodüksiyonu olarak sergileniyor. “Bütçe sınırlı olduğunda sahnesiz tiyatro yapmak gerçekten yorucu” diyen Tiyatro KaST ve Teatr Andra’nın kurucularından, yönetmen ve oyuncu Salih Usta ile KaST Tiyatro’yu, ödeneksiz tiyatroyu ve Parrhesia oyununu konuştuk.

Parrhesia yani hakikati söylemek… Söylendiğinde risk veya tehlike barındıran, egemen olana ya da genel bir görüşe rağmen hakikati söylemek şeklinde tanımlanan Parrhesia, şu günlerde KaST Tiyatro’nun oynadığı bir oyuna adını veriyor.

KaST ekibinin yirmi birinci prodüksiyonu olarak sergilenen oyunun çıkış noktası Foucault’un Parrhesia – Doğruyu Söylemek kitabı oldu. Korku, ihtiyaç, arzu, mahremiyet, şiddet ve masumiyet üzerine masa başında yaptıkları çalışmaların ardından bu kavramları fiziksel anlatı ve imajlar aracılığıyla sahneye taşımayan gayret eden KaST, hakikati savunmanın hem zorlaştığı hem de elzem olduğu bir çağda insan olmanın gerekliliklerini sorgulamaya niyetli. Uzun bir araştırma sürecinin sonunda ortaya çıkan oyun, boş alanda metin, ışık ve bedenlerle çağımızı mercek altına almaya çabalıyor.

Tiyatro KaST ve Teatr Andra’nın kurucularından, yönetmen ve oyuncu Salih Usta ile yönetmenliğini üstlendiği Parrhesia oyunu konuştuk.

Kurucusu olduğunuz “KaST Tiyatro” isimli tiyatro grubu nasıl ortaya çıktı?

KaST iki arkadaşımızın şu anki Leman Kültür’ün üçüncü katında bir salon oluşturma çabasıyla başladı. Beni de buraya Serdar Bakioğlu kendilerini desteklememiz için çağırmıştı. Sonra hikâye ortaklaşmaya, salonu sahiplenmeye ve grup olmaya doğru yöneldi. Günümüze gelene kadar da ayrılmalar, eklenmeler yaşandı.

Ödeneksiz tiyatro yaparken ne gibi zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

Mekân ve bütçe prodüksiyonlarımız için büyük bir sınır çiziyor. Yaptığımız işler mekân ve bütçenizle şekillenmeye başlıyor. Bu sınırlar içinde sonsuz bir yaratıcılık bulabiliriz ama yine de bir sınır. Aslında benim için buradaki en büyük sorun, bizimle çalışan ışık tasarımı, dekor, kostüm, fotoğraf gibi alanlarda çalışan insanlara ödeme yapamamak haklarını verememek bence. Genel olarak durumumuzu bildikleri için çalıştığımız insanların bizden böyle bir talebi olmuyor ama işin doğrusu bu can sıkıcı bir mesele. Eğer ailenizden büyük bir servetiniz yoksa ödeneğin olmaması prova döneminde oyunculara maddi açıdan destek vermemizi neredeyse imkânsızlaştırıyor. Bu noktada oyuncular nasıl para kazanacak, nasıl uzun süreli provalara girecek tam bir paradoks.

‘SANATÇI OLARAK DURUŞUMUZUN VE FİKİRLERİMİZİN GÖRÜNMEDİĞİ KOCAMAN BİR BOŞLUK VAR’

Alternatif tiyatro kavramına nasıl bakıyorsunuz? Üretim biçiminizi ve oyunların içeriğini “alternatif” olarak mı görüyorsunuz?

Son 6 yıldır alternatiflik meselesi ile ilgileniyoruz diyebilirim. Alternatif nedir? Biz neyin alternatifiyiz? Biz mekân alternatifi bir tiyatro yapmıyoruz. Bizim daha çok araştırdığımız seyirci ile nasıl bir ilişki kurduğumuz ve bunun anlatım biçimimizi nasıl etkilediği. Bedeni ve imajı anlatım biçimi olarak merkeze yerleştirmemiz dolayısıyla genel akım tiyatrolardan farklı bir dil yarattığı için alternatifiz diyebilirim. İzleyenler için sahnedeki biçim bilmedikleri, keşfetmek, karşılaşmak, düşünmek zorunda kaldıkları bir dil oluşturuyor. Tiyatroda şöyle bir sorun var, meslektaşlarım neden iş yaptıklarını ve nasıl yapmaları gerektiğine dair hiçbir fikirleri yokmuş gibi duruyor. Hepsinden bahsetmiyorum. Ama genel akımı oluşturan ve bunun peşine takılıp tiyatro yapanlar sadece ve sadece bir  iş çıkartma derdindeler. Bir işi neden yapmalıyım sorusu nasıl yapmalıyım sorusu ortalıkta yok. Oyunlar sadece güzel oyun diye seçiliyor ya da bu oyun ödül alır gözüyle bakılarak seçiliyor. Sanatçı olarak duruşumuzun ve fikirlerimizin görünmediği kocaman bir boşluk var. Bunu düşünenler zaten alternatif alanda diyebileceğimiz işler yapıyorlar ve de bu işler genel olarak üzerine konuşabildiğimiz tartışabildiğimiz oyunlar oluyor.

‘BÜTÇELER SINIRLI OLDUĞUNDA SAHNESİZ TİYATRO YAPMAK GERÇEKTEN YORUCU’

Bir tiyatro grubu, oynayacak bir sahne bulmak için, ne gibi zorluklarla karşılaşıyor? “Ev sahibi” olmamanın avantajları ve dezavantajları nelerdir?

Sahne bulmak çok zor, oyununuz için uygun olması, programının ekibiniz için uygun tarihlerle buluşması gibi birçok koşulun bir araya gelmesi gerekiyor. Özellikle prova dönemi için bir alan bulmak yapımın sağlığı için önemli. Bu nedenle, eğer bunlar içinde ayırabileceğiniz bütçeler sınırlı olduğunda sahnesiz tiyatro yapmak gerçekten yorucu. Sahnemizin olması bize rahat prova yapma imkânı ve özellikle bizim gibi ekipler için sürekli araştırma yapma fırsatı yaratıyor. Biz ekip olarak çok fazla araştırma dönemleri ile proje yapıyoruz, böyle bir imkân bizi rahatlatıyor. Diğer yandan salonu yaşatmak zorunda olduğumuz bir gerçek var. Şu an Kadıköy Theatron çatısı altındayız, burada Kadıköy Theatron, Mek’an Tiyatro Topluluğu, Olası İşler, Bam, İlyas Odman ile bir ortaklığımız var. Bu ortaklık hem sanatsal anlamda paylaşım hem de mekân için yardımlaşmaya dönüşmüş durumda.

İstanbul’da sergilenen oyun sayısı her geçen gün artarken, seyirci sayısı da artış göstermekte… Seyircinin ilgisinin tiyatroya doğru kaymasının nesnel sebepleri nelerdir?

Bu konudaki sonuçlar benim için şuan ölçülebilir değil. Bunca yıldan sonra seyirci artışımızın olması gerekiyor diye düşünüyorum. Ama genel seyircinin gerçekten bir tiyatro seyircisi mi yoksa dizi ünlülerinin oynadığı büyük prodüksiyonlu işlerden dolayı gelen seyirci mi net değil. Büyük prodüksiyonların bilet fiyatlarının el yakıyor olması, bizimki gibi salonlara yönelmeyi bir nebze sağlamış olabilir. Ve önemli bir neden de, bence artık sosyal medya sayesinde insanlara çok daha kolay ulaşabiliyor olmamız.

“Parrhesia” neyi anlatıyor?

Parrhesia, Foucault’un Doğruyu Söylemek isimli kitabından yola çıktığım bir iş. Ama amacım bu kitabı sahneye taşımak değil bana bir çıkış noktası vermesi, kılavuzluk yapması idi. Sonuç da öyle oldu. Buradan yola çıkarak uzun süreli bir araştırmadan sonra prodüksiyonun nereye gitmesi gerektiğine karar verdim. Yaklaşık olarak sadece 4-5 ay oyunculuk çalışması 3-4 ay da malzeme araştırması ile geçti. Bu oyun ekibimiz ve kendim için boş alanda  koro, hareket, beden ve sesin oluşturduğu imajları nasıl anlatım aracı olarak kullanabiliriz’in bir nevi araştırması oldu. Proje, benim için “bize çocukluğumuzda nasıl bir dünya vaat edildi ve biz şuan nasıl yaşıyoruz?”un cevabını aramak oldu. Bu nedenle de çocuk şarkılarını koro malzemesi olarak kullanıyorum. Birileri bize çocukluğumuzda yalan söyledi ve hala söylemeye devam ediliyor. Peki, biz şimdi  duygularımızı, fikirlerimizi yaşadıklarımızı nasıl anlatabiliriz ve bunlar anlatılırken dile dökülemeyecek duyguları ve fikirleri sahnede nasıl oluşturabiliriz’in peşinden gittik.

Oyunlarınızda çoğunlukla birtakım imgeler deneysel bir biçimle seyirciye sunuluyor. Bu üretim biçimini türsel olarak nasıl açıklıyorsunuz? Klasik tiyatrodan ayrılan yanlarınız nelerdir?

Bu soru bizim kendi içimizde uzun süredir tartıştığımız bir soru. Biz nasıl bir tiyatro yapıyoruz? Şu an için pratiklerimizin çoğunu fiziksel tiyatrodan alıyoruz ama yaptığımız tiyatronun, fiziksel tiyatro olup olmadığını hala tartışıyoruz. Bu kararı, işlerimizi dışarıdan izleyecek bir kuramcı, akademisyen vb. biri yapabilir diye düşünüyoruz. İşimizi şuan için Fiziksel Tiyatro kavramı içine yerleştiriyoruz ve bunu da önemli görüyoruz. Bu kavram, tiyatroyu nasıl yaptığımıza, seyirci ile olan ilişkimizin  ne olduğuna dair bir ipucu veriyor Beden, hareket, ses, ışık vb. malzemelerin oluşturduğu imajlar; sahnede söylenebilecek sözlerden çok daha fazlasını yaratmamızı sağlıyor. Bu imajlar yolu ile klasik tiyatronun söze dayalı anlatımından ayrılıyoruz. Klasik tiyatronun metine bağımlılığını değil, metni de anlatacağımız şey için bir malzeme haline getiriyoruz.

Nerede, hangi günlerde oynuyorsunuz?

Kadıköy Theatron Yeldeğirmeni Sahnesi’nde 6 Ocak ve 31 Ocak tarihlerinde oynuyoruz. Sonraki tarihlerde yine Theatron’da olacağız.

Soner Sert kimdir?

Sinemacı, yazar. “Köprü”, “Baba”, “Hastabakıcı” ve “Alarga” isimli kısa filmleri yazıp yönetti. “Duvar” isimli bir öykü kitabı, “Yönetmenler İlk Filmini Anlatıyor” isimli bir de sinema kitabı yazdı.

Yorum


işlemi tamamlayınız: