Yazmanın Zor Kısmı Yayınevinden Haber Beklerken Yaşanır

Hasip Akgül

Yazma eğilimi olan insanlar sıkıntıyı severler. Çünkü sıkıntıdan kaçmanın ondan kurtulmak için iyi bir yol olmadığını bilirler. Onu gerçekten hissetmenin, anlamanın hatta bazen tatlı tatlı sevmenin gerekliliği bu yola çıkanların baştan kavradıkları bir durumdur.

Nitekim yüzlerini tümüyle sıkıntıya dönüp onunla yaşamaya başlamaları yazmak için tek çıkar yoldur. Ancak bir süre sonra ‘sıkıntının’ yavaş yavaş başka bir kimlik kazanmaya başladığını görmek şaşırtıcıdır. Sıkıntı, bu yoğun ilgi sayesinde (ama epey bir süre sonra, gerçek ve samimi olunduğundan emin olduktan sonra diyelim) yazan insanın meşrebine göre sevimlilik, şaşırtıcılık, şakacılık, verimlilik ve yaratıcılık gibi insanı yukarı çeken farklı niteliklere dönüşüverir.

Yazmayı çekici yapan da budur.

İçinde bulunduğum son dört-beş sene bu tür yoğun bir “sıkıntı” ile uğraştım. Ondan önceki başka sıkıntılarda olduğu gibi bu da zaman içinde sevimli, şakacı, şaşırtıcı, anlamlı bir şeye dönüşerek beni epey eğledi (eğlendirdiği kadar-eğerleyip bağladı) ve sonunda bir romanı yazıp bitirmeme vesile oldu. Başlarken yalnızca elimde bir gazete haberi vardı. Önce kaçakçılara sonra Kürt gerillalarına çalışmış Reşo adında bir katırın gazete haberiydi bu. Haberde anlatıldığına göre Katır Reşo artık Türk Silahlı Kuvvetleri’nin eline geçmişti. Katırın bir itirafçı gibi sunulmasına rağmen aslında hayvancağızın daha önce de aynı işi yapmakta oluşu dikkatimi çekmişti. Bu haberde ilgimi yükselten komik ama sonra yavaş yavaş da canımı sıkmaya başlayan acıklı bir yan vardı. Mayınlara basmayan bu yetenekli hayvanın haber fotoğrafında güzel bir yüzü vardı.

 İşte bu kadarcık bir haberin içimde yarattığı iki uçlu sıkıntı dört-beş yıl üzerinde çalışabileceğim bir meseleye dönüşmüştü.

Ancak burada asıl bahsetmek istediğim romanı yazıp yayınevine teslim ettikten sonra kitabı yazdıran sıkıntıya benzemeyen yeni bir sıkıntı dönemi.

Bu sevmeye çalışmanın mümkün olmadığı başka türde bir ‘sıkıntı.’ İnsanı aşağı çeken, değersizleştici bir ‘sıkıntı.’

Aslında bir yönüyle sevindirecek bir yayınlanma haberinin beklenildiği bir dönem; ama editörlerden kısa bir ret yazısının gelmesi de olasılık dahilinde olduğundan aynı zamanda tedirgin edici. Kitabın niteliği kadar belki ondan daha fazla yayıncılık dünyasının içinde yaşadığı zorlu dönem; daha az dosya basma, kağıt-piyasa vs. ile ilgili sorunların belirleyici olduğu bir bekleme dönemi. Bazı yayınevlerinin iki-üç ay bazılarının ise dokuz-on aya kadar çıkarabildiği bir değerlendirme zamanı.

Yazmanın en zor kısmı yayınevinden haber beklenirken yaşanan sıkıntıdır.

Siz istediğiniz kadar sevin, çabalayın, bu aşamaya gelindiğinde karşınızda beliren bu yeni sıkıntıyı başka bir şeye dönüştüremezsiniz.

Yanıt beklemek, oradan gelecek telefona maile odaklanmak bu sürecin vurucu özelliğidir. Bu yanıyla siz değil bu defa sıkıntı sizi ele geçirmeye başlar. Uzunca süre sizi vefasız bir sevgili gibi süründürür. Kendinizi değersiz hissedersiniz ama ondan gelecek haberden yine de vazgeçemezsiniz. Kızgınlığınızı her defasında yatıştırır onun da beğenmesi ve istemesini içerecek işaretin gelmesini beklersiniz. Kapana kısılmış bir kurban gibi bir süre sonra bütün anlamın yalnızca oradan gelecek karara bağlı olduğuna kendinizi inandırırsınız.

Yazar, yazımı gerçekleştirdiği sıra ancak bir kralla karşılaştırılabilir, Puşkin’in söylediği gibi tek başına yürüyen bir çar gibidir; egemendir, hürdür, müşfiktir, acımasızdır, hazcıdır, münzevidir, savaşçıdır, çilekeştir; yaşamın inişli çıkışlı bütün duygularını içeren, bazılarının sandığı gibi hiç de ‘yaşam dışı’ olmayan coşkulu, gayet dünyevi bir kişidir.

 Ama bu çar süreci tamamlayıp yayıncıdan haber beklemeye başladığında bir zavallıya dönüşür. Yaşamın diğer duygu durumlarından kopmaya başlar.

‘Değerlendirilmek ve beğenilmek…’ Bunun için beklemek zorunluluğu en karanlık yanlarını harekete geçirdiğinden zavallılık artık yazan insan için kaçınılmazdır.

Belki de tek kurtuluş (vefasız sevgiliyi) unutmak ve yeniden yazmanın güzelleştirici sıkıntısıyla başka bir ilişkiye başlamaktır. Ama yaşamda çoğumuzun aşkta yaşadığı gibi bu sırtını dönme hali genellikle hemen gerçekleştirilemez. Çoğu yazar yayınevi karşısında beklerken diz çöker. Yazma eylemi okurun karşısına çıkabilmeyle tamamlandığı için onu beklemek bir yanıyla zorunluluktur. Sürünmek pahasına bunu sürdürür.

İşte bu noktada zavallılık, sürünme ve emeğinin değersizliğine inandırılma konularında sömürülen sınıf bireyleri ile yazan insanların her zaman bir kader ortaklığı söz konusu.

Yorum


işlemi tamamlayınız: