Tiyatro Üzerine Mektuplaşmalar 14: “Hayat Sahnesi Olarak Ev”

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Eylem Ejder-Zehra İpşiroğlu

EYLEM EJDER’DEN ZEHRA İPŞİROĞLU’NA

31 Mayıs 2020, İstanbul

Sevgili Zehra hocam,

Bugün Pazar. Mayısın son günü ve sokağa çıkma yasaklı hafta sonlarının da sonuncusu. Şimdilik. Yarın yeni bir dönemin başlayacağı müjdeleniyor bize. Salıncakların ağaçlara, balıkların oltalara geleceği, atlı karıncaların yeniden döneceği söyleniyor. Öyleyse “bir dönem kapanırken” geride bırakacağımız son üç aya gönül rahatlığıyla bakabiliriz artık diye düşündüm. Mektubun sınırlarını aşmamak için sizin de önerdiğiniz gibi konuyu “evde kalma” ile sınırlıyorum. Vaat edildiği gibi “hayat eve sığdı” mı, dar mı geldi, yoksa taştı mı? Sokaktan el etek çekip eve sığınmak nasıl bir deneyim(di)?

Sanırım kendi “evde kalma” deneyimimi kurcalayarak lafa başlamak daha doğru olacak. Çünkü ben sözcüğün tüm çağrışımlarıyla örnek bir “evde kal Türkiye” neferiyim hocam. Ani gelen sancılarla annemin beni doğurduğu evimizde neredeyse kımıltısız otuz küsur yıldır yaşadığım düşünülürse yaşım kadar “evde kalmışlığım” var. “Her yazar kendi doğduğu odayı anlatır” derler ya hani. Bununla vurgulanan şüphesiz ilk çocukluk ve gençlik deneyimimizdir; dünyayla ilk tanışmalar, ilk göz kırpışlar. Bu dönem benim odamın pencereleri de çoğumuz gibi oraya, geçmişe açıldı. Bütün arkadaşlık ve dostlukların yaşadığın mahalleden, hatta oturduğun sokaktan ibaret olduğu günlere. Aslında odamın manzarası hep oraya bakıyormuş. Parıldayıp duran fırsatlar varmış orada ama görememişim. Beni bebeklikten tanıyan bir komşumuz var örneğin. Memleketin asla yan yana gelmez iki üç partisine oy vermekle meğer birbirimizden ne kadar uzaklaşmışız. Bu dönemde en yakın arkadaşım o oldu. Biliyorsunuz, biz evlerin çoğunluk tek ya da iki katlı ve önlerinde bahçeleştirmeye müsait ufak soluklanma alanlarının olduğu, herkesin birbirini neredeyse kundaktan tanıdığı bir tepeüstünde oturuyoruz. Her gün komşumuzun tasarladığı iki bin metre uzunluğundaki uçurtmalarımızı uçurduk o tepede. Birlikte gül, hanımeli ve yasemin sarmaşıkları diktik. Katırtırnağı toplamaya gittik. Bahçemize heves eden mahalleliye çiçekler hediye ettik, türküler söyledik. (Size şu satırları yazarken bile pencereme taş attılar, “uçurtma uçuruyoruz gel” diye.) Eskilerden konuşuldu, çekilen çilelerden, zor şartlarda okutulan çocuklardan, mahallenin susuz günlerinden, etrafımızı saran dağlara yapılan lüks siteler ve avemelerle buraların tadı tuzunun kaçtığından, o lüks evlerde oturanların beyaz jipinin sıçrattığı çamurlardan gına geldiğinden, “oh canıma değsin, nasıl balkonlarına sıkıştılar, zenginlik para etmiyor”lardan, ölen aile büyüklerinden sonra ve eskiden her şeyin daha güzel olduğundan. Siyasetten arınmış sözlerle konuşmayı öğrenince birbirimizin en kırılgan, en hassas noktalarını da gözetmiş olduk sanırım. Yıllar var ki, herkesin bizim bahçede toplandığı geçtiğimiz bayram sabahı kadar güzel bir bayram günü hatırlayamıyorum. Mahalleyi balonla süsleyen gençler bizim ağacın eriğiyle mükafatlandırıldı, çocuklara bayram şekeri diye minik saksılara dikilen renkli begonyalar verildi. Sokağa çıkmanın yasak olduğu o gün devriye gezen polislerle köşe kapmaca oynandı. Eee tabi çocukların uçurtmaları da özgür kaldı. Sanırım böyle bir manzarada, birçoğu işsiz kalan yeni evli, bebekli genç aileleri desteklemek için nasıl bir dayanışma ağı kurulduğundan söz etmeme gerek bile yok. Şu en sevdiğimdi: “Gönül rahatlığıyla işeyebilirsin Can bebek, üç aylık bez paran benden”.

Hayatın hiçbir zaman bu kadar kolay gitmediğini, rüzgarlı tepelerde uçurtma uçurmaya benzemediğini biliyorum. O tepeyi yağmur, çamur, kar demeden yıllar var nasıl çıktığımızdan biliyorum en çok da. Evle kurduğumuz ilişkinin her zaman böyle çiçek gibi olmadığını da. Niyetim size nostaljik, tastamam mutlu bir mahalle resmi sunmak değil. Şimdi düşünüyorum da geçmişi tazeleyen bunca muhabbet ve evlerimizi renklendiren bunca çiçek konuşulmayan, açığa çıksa neyi değiştirecek dediğimiz sıkıntıların, acıların üzerini şefkatle örtmekten başka ne ki! Aslında ev ve aile üzerine düşünüp durmak öteden beri bir takıntı bende. Hele de benden yaşlı eşyaların anılarıyla dolu bir evde yaşayınca. Salgın bu takıntıyı tetiklemedi, doruğa çıkardı sadece.

Odama sığan hayat manzarası.Tek perde. “Ne sardunyasız, ne kedisiz, ne de deftersiz”

Ev bir yuva, bir sığınak, bir kovuk mu yoksa tehlikeler, sırlarla, suskunluklarla dolu hayalet bir yer mi? Cinsiyeti var mı evin? Söylendiği gibi sürekli oraya dönmeyi özlediğimiz bir düş kurma mekânı mı ev? Halihazırda kırık, parçalı, sorunlu olan ev hayatı bu karantina günlerinde daha mı parçalandı, yoksa yaralar sarıldı mı? Evdeki hayat sahnemiz birbirimize ve dünyaya güvenimizi örseliyor mu, yoksa dayanma ve dayanışma gücümüzü tazeliyor mu? Evin gerçekten kendi açtığı yaralara merhem olma gücü var mı? Bence ev ancak kabuk olabilir yaralara ve her deştiğinde kanar. Payıma düşen ev ödevini bu kez zorlanmadan, sızlanmadan, ertelemeden yaptım. Biraz unutarak, biraz bağışlayarak ve biraz da barışarak. Hepsinden çok kabukları kanatmadan. Hayattan takdir beklemiyorum, geçer not olsam kâfi.

Bu soruları sorarken sizin de tanıdığınız bir arkadaşımı çok düşündüm. Karantina günlerinde annesinin beyin kanaması geçirdiğini öğrenince apar topar şehir dışına gitmişti. Anne yoğun bakımda, virüs tehlikesi yüzünden hastaneye giriş çıkışları rahat değil. Ellerinden hiçbir şey gelmiyor. Bir de başka yaralar açıldı. Arkadaşım yıllar sonra, terk ettiği o ilk çocukluk evine döndüğünde bütün travmaların, sıkıntıların, kâbus gibi basan yaşantıların orada hiç yaş almadan kendisini beklediğini fark etmişti. Salgının verdiği kapatılmışlık hissi bir yana artık kendini ait hissetmediği, kaçmak istediği anne evinde annenin yokluğunda tutulmuş olmak çifte klostrofobi yaratmıştı. Bu duyguyu iyi biliyorum. Okuduğum ve izlediğim oyunlarda da çağrısına kapılmışlığım çoktur. İbsen, Çehov ve ardıllarını hep daha ayrıcalıklı okumamın sebeplerinden biri de bu.

Evlenseler de, kaçsalar da aslında baba ya da anne evinden hiç kurtulamamış ve evi bir kambur gibi göğsünde taşıyan oyun karakterlerini düşünüyorum hocam. Hatta özlüyorum desem yeridir. Hayatı evin sınırlarıyla çizilenleri, hayalleri evin dışına taşanları ya da ne kadar ayrılsalar da hep ev hasreti çekenleri. “Babamın evinde babamın, kocamın evinde kocamın düşüncelerini benimsedim” diyen Nora’yı, çeyiz diye yanında getirdiği babadan kalma eski piyanosu ve pistolleriyle var oluş sıkıntısını gidermeye çalışan Hedda Gabler’i, zenginlerin partisinden babasının getireceği yiyeceklerin hayalini kuran yoksul çocuk Hedvig’i, bir martı olduğunu sanan ama hep aynı çiftliğin gölüne sürüklenen Çehov karakterlerini, sonra eve dönüşleriyle felaketi beraberlerinde getiren Oidipus’u, Hamlet’i ve “aziz olmasalar da” beklemenin önemine inanmış Beckett kişilerini… Onlara da “evde kalmak” buyrulsaydı trajedileri daha mı katmerleşirdi sizce?

Türkiye’den oyunları hatırlıyorum. Eskiden beri oyunlarımızın İbsenler’de olduğu gibi çoğunlukla ev’e kaçtığını fark ediyorum. Batı dramı evi çürümeye yüz tutmuş aile ve toplumsal yaşamın mimari metaforu olarak, bir bakıma hem içeriksel hem yapısal bir dramatik malzeme olarak işliyordu. Yanan evler, yıkılan, satılan çiftlikler, kapısı çarpılan koca evleri, ipotekli villalar… Çatısının altında sırlar, günahlar, ikiyüzlülükler büyüten evler her defasında yıkılmaya mahkumdu ve bu enkazdan yeni bir oyuna hikâyelik edecek yeni evler yapıyordu oyun yazarı. Bizde ise yıkılmaya mahkum evleri değil, bir şekilde kurtarılmayı bekleyen ve ocak’ın hep tütmesi lazım gelen aile yaşantılarını anlattığımızı görüyorum. Bunu daha çok Cumhuriyet dönemi oyunları için söyleyebilirim. Aileyi tüm sırlarına ve açtığı yaralara rağmen neden hâlâ koruyup kolluyoruz? Bu soruyu en çok kendime soruyorum. O sevdiğim oyunların bana bu kadar tanıdık ve bir o kadar yabancı gelmesinin sebeplerini seziyorum belli belirsiz.

Bir de yakın dönem oyunları hatırlıyorum, kimileri bugün yaşadıklarımıza nasıl da benziyor diye. Nihayet Makamı’nın Menderes döneminde yaşayan ve sokağa çıkma yasağına rağmen evden kaçıp o harabe konağın anılarını canlandıran Sabriye’si şimdi nasıldır? Bugün karantinada olsa ne yapardı acaba 65 yaş üstü haliyle? Kim Var Orada’nın Muhsin Bey’i her akşam yeniden ve yeniden anılarını yazıp hep yarım kalmaya yazgılı Hamlet’i nihayet sahnelemenin bir yolunu bulabilmiş midir acaba? Yoksa ev yeni hayaletlerle mi dolup taşmıştır her gece? Hücresindeki Zabel yaşamına değen kadınları belleğinin tiyatrosunda gülümseyerek karşılamakla tarihin yıkıntılarının arasından kalkabilmiş midir? Eminim o kendi için değil, genç ve hamile sorgu memuru için endişelenirdi “dışarıda salgın varmış, aman dikkat et çocuğum” diye. Unutulan’ın Mari ve Nıvart’ı. En zoru onların durumu. Bir gün bizi almaya gelecekler umuduyla esir düştükleri o ücra otel odasına belli ki bugün kimse gelmeyecekti. Biri zaten tüberkülozdan ölürken diğerine yanaşmaya cesaret edebilecek miydik? Şehre göç ettikten sonra ev hayatı iyice cehenneme dönen, evin sıkıntısından gözüne uyku girmeyen, derdini köydeki tulumbasına anlatır gibi bize döken küçük Dirmit’i hatırlayalım. Yirmi yaş altındaki Dirmitler anne baba baskısından kurtulsa sokakta onları bekleyen polisleri ne yapacaklardı? Evi bellediği sokakları büyük bir toplumsal ayaklanmanın patlamasıyla yüz binlerle paylaşmanın mutluluğunu yaşayan kimsesiz Avzer mesela, nasıldır şimdi sokaklar ölüm sessizliğine büründüğünde ya da o isyan günlerinden dost bellediği hangimiz evine alabilmişti Avzer’i salgın günlerinde?

Siz ne düşünüyorsunuz hocam? Oyun ve roman karakterlerinizi anıyor, hatırlarını soruyor musunuz? Oyunlarınızdaki Lenalar, Leylalar, Serpiller nasıldır şimdi? Eve kapanmak sevdiğimiz, izlediğimiz, yarattığımız oyun kişilerinin hayatlarını nasıl etkilemiş olabilir? Şairin tanımladığı “odası, dünyadan büyük” karakterleriniz var mı ya da tam tersi, dünyası bir odadan bile dar olanlar? Evden kurtuldum derken bir kafenin küçüçük, güneşsiz fal odasına sıkışan Hayal Satıcısı’nın Serpil’i söz gelimi, yıllardır uyguladığı şiddetin yerini şimdi ekonomik sömürüyle değiştiren kocasına tuzak kurup onu başından def edecekken salgın çıksaydı ve fal kafe kapansaydı, yani kurtuluş umutları başka bahara kalsaydı nasıl olurdu? Ya da ortalığı biraz daha kızıştıralım. Kocasını polise verdikten sonra yurt dışına kızının yanına gidemeseydi falcı Serpil Abla -malum uçak seferleri iptaldi- ve kocası hesap sormak için çıkagelseydi – ki Nuri siyasi tutuklu olmadığından koronavirüs indiriminden yararlanıp hapisten kesinkes çıkardı- işte o zaman Serpil için ikinci bir hayat mümkün olur muydu sizce?

Hepsi bir yana, sevdiğim oyun ve oyun karakterlerini salgın günlerinde kendimizle ortak bir trajedinin içinde hayal etmek insana haz verdiği kadar üzücü de. Sanki kimisi onları var eden hikâyenin yükünden arınacak, kimisi hikâyesiz kalacaktı; kimininki oyunun sınırlarından çıkıp “ooo yazsak roman olacak”tı, kimi de belki yepyeni bir başlangıcın gündoğumunda yeniden yazılmayı bekleyecekti. Hepsiyle sahnede ve seyir yerinde buluşmayı gerçekten çok özledim.

Mektubumu bir soruyla bitirmek istiyorum. Siz bugünleri eşiniz Norbert’le gündüzleri park yürüyüşleri, akşamları ortak zevkinize hitap eden bir filmi izleyerek Köln’deki evinizde değil de babanızın hayatta olduğu, sizin de yazarlığa yeni adım attığınız gençlik döneminizde geçirmiş olsaydınız ev’e dair tahayyülünüz nasıl olurdu? Hiç böyle düşündüğünüz oldu mu? Bir soru daha. Eve kapandığımız o birkaç aydan aklınızda en çok hangi imge ya da imgeler kaldı? O günlere dair hikâyenizi şekillendirecek bir metafor var mı? Kendi payıma cevaplayayım: Babamın annesini ve köyü özleyerek günaşırı yaptığı sütlaçlar, ki bana unutmanın ve barışmanın rengini hatırlatır ve polis sireniyle kaçışan çocuklardan geriye kalan başı boş uçurtmalar. Bu da elden kaçan fırsatların insana bazen nasıl da gülümsediğini.

Güzel haberlerinizi bekliyor ve cevabınızı her zamanki gibi iple çekiyorum.

Sevgiyle,

Eylem

ZEHRA İPŞİROĞLU’NDAN EYLEM EJDER’E

Köln, 5 Haziran 2020

Eylemcim merhaba,

Artık yaz geldi, Koronalı günleri geride bıraktık görüşünde biraz acelecisin gibi geldi bana. Tam tersine kuralların ve yasakların yumuşaması beni çok korkuttuğu gibi bu epideminin sorumlusu yaşlılarmış gibi onların hala eve kapatılması çok kızdırıyor. Bu epidemiden en çok etkilenen yaşlılar görünmez olurlarsa biz de rahat ederiz düşüncesinin nasıl bir mantığa sığdığını anlamakta zorlanıyorum. Acaba dünyada benzer bir uygulama var mıdır, varsa nerede, bunu da daha araştırmadım. Bugünkü konumuz bu değil tabii. Ama bu konuya bundan sonraki mektubumuzda yer verelim derim. Çünkü bu illet epidemi ister istemez bu konuda da bizleri düşünmeye çağırıyor. Yaşlılara karşı ayrımcılığın böylesine yoğunlaştığı bir ortamda kuşaklararası dayanışmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum, sen ne dersin?

Yazdıklarında haklısın evde kalmak bir sığınak da olabilir, bir kâbus da. Tabii bu büyük oranda yaşamımızı nasıl biçimlendirdiğimize bağlı öyle değil mi? Şairin dediği gibi “bu cennet de, bu cehennem de bizim”. Bizleri kim yönetiyor? Tanrılar mı, yoksa biz kendimiz mi? Modern Tanrılar, kapitalizm, popülizm kuşkusuz bizi parmağında oynatıyor da yine de bizim de payımız var bu gidişatta, hem de çok var.

Ama ben bu mektubumda politika değil, ilişkiler üzerinde durmak istiyorum. Sözgelimi modern toplumlarda aile ilişkileri giderek çözülüyor. Anne ve babanın farklı kentlerde çalıştıkları ancak hafta sonları bir araya gelebildikleri, çocukların bütün gün yuvada ya da bakıcıların ellerinde olduğu aile modelleri çok. Epidemiyle birlikte herkesin eve kapanması yerleşik düzeni altüst ediyor. Şimdi ne olacak, ailede herkes birbirine mi girecek, sürekli kavga mı çıkacak, yoksa aile bireyleri birlikte olmayı bir şans olarak mı görecekler? Bu eve kapanma sürecinde anne, baba ve çocuklar ilişkilerin değerini hatırlatacaklar mı, ailelerde mutluluk anları yakalanabilecek mi? İşte bu noktada bu epidemi yapıcılığın önemini anımsatıyor bizlere, empati, sevgi ve dayanışmanın önemini anımsatıyor. Ama bu fırsatı kullanıp kullanmamamız hep ilişkilerimizin niteliğine hem de bizim yapıcılığımıza ve yaratıcılığımıza bağlı. Aramızda sevgi ve aşk var mı, yoksa varmış gibi mi? Birbirimize duyduğumuz sevgi ilişkilerimizi derinleştiren bir güç taşıyor mu, yoksa bir yanılsama dünyasının içine mi kilitlemişiz kendimizi? Eve kapanma gerçeklerle yüzleşmeyi beraberinde getirmiyor mu?

Belki de epidemi bazı şeyleri daha iyi görmemizi, anlamamızı, yani farkındalığımızın artmasını sağlayacaktır. İlişkilerde öncesinde de çürümüş bir şeyler varsa kuşkusuz bu epidemiyle onarılamaz yaralar alacaktır. Böyle durumlarda ailelerde boşanma oranlarının büyük oranda artacağını düşünüyorum. Öte yandan aile içi şiddet de kuşkusuz artacaktır.

Boğaziçi ekibinin Her Güne Bir Vaka adlı diji tiyatrosunu acaba izledin mi? Sevilay Saral’ın yazdığı Aysel Yıldırım’ın kurguladığı bu kadın öykülerinde Kovid 19’dan dolayı izolasyonda olan farklı toplumsal kesimlerden ve farklı mesleklerden gelen yedi kadın, bir sağlık çalışanı, bir göçmen işçi, bir kargo çalışanı, bir oyuncu, bir emekli öğretmen vb. konuşuyorlar. Haftanın yedi günüyle adlandırılmış bu yedi anonim kadın izolasyondan nasıl etkilendiklerini anlatıyor. Yaşadıklarımıza birebir gönderme yapan çok güzel bir proje. Öykülerin içinde en çok Songül Öden’in oynadığı aile içi şiddet gören kadının öyküsünü beğendim. Hem yazılış hem de oyunculuk açısından çok farklı bir bakış getiriyor. İşte bu öykü bize bu epideminin ne büyük felaketlere yol açabileceğini esprili bir biçimde hatırlatıyor. Eminim bu tür çalışmalar zaman içinde artacaktır. Ben de 65 yaşüstünün başkaldırısı türü bir projeyi kafamda demlendirmeye çalışıyorum.

Görüyorsun ya, sen evde kalma izleği üstüne tiyatrodan çok çarpıcı örnekler getirirken ben doğrudan dijital tiyatrodan örnek veriyorum. Ama bu üç ay içinde ben de giderek dijitalleştim. Hem kendim büyükçe bir diji tiyatro projesinin içindeyim hem de heyecan ve merakla başkalarının çalışmalarını da izliyorum.

Köln’deki evimizin çalışma odası.

Biliyorsun yedi birbirinden değerli oyuncu (isim vermiyeyim ki heyecan artsın) ve belgeselci arkadaşım Deniz Şengenç’le birlikte Haneye Tecavüz romanımı Sesimi Duyuyor musun? adı altında diji tiyatroya uyarlıyoruz. Yedi kadının iç içe geçen öykülerini anımsayacaksın. İşte bu öykülerin ortak yanı kadınların evden, daha doğrusu onları bir şiddet döngüsünün içine kilitleyen erkek mekanlarından kaçmaları. Mektubunda bana “evin cinsiyeti var mı?” diye sormuştun. Tabii ki var, erkek egemen bir toplumda evin cinsiyetinin de erkek olması doğal değil mi? Hani “yuvayı dişi kuş yapar” diye bir özdeyiş vardır ya, ne büyük bir yalan!

Romanın baş kişisini oluşturan Falcı Serpil (Kadife) hariç kadınların hepsi bir kaçış içindeler. Şiddet gören Kadife Falcı Serpil’le kendini yeniden yaratırken sığınağını Fal Kahvesi’nde buluyor. Buram buram erkek kokan bir kahve Fal Kahvesi, çünkü Serpil’den medet uman kadınların tek derdi erkekler. Kadınları sömürerek kazandığı paralarla kocasına kebapçı dükkanları açan Serpil şiddetten kurtulmasına kurtuluyor da eril dünyanın sınırlarından kurtulamıyor tabii.

Öteki kadınların kaçışı ise yeni bir başlangıca işaret ediyor. Acaba kendilerine soluk alabilecekleri bir mekân yaratabilecekler mi? Bunu bilemiyoruz. Ama şu bir gerçek ki yaşadıkları koronalı günlere denk gelseydi hiç şansları olmazdı. Yani koronayı şu an nasıl yaşadığımız bundan önce nasıl yaşadığımıza bağlı. Çünkü geçmiş, bugün ve yarın birbirinden ayrılmaz bir bütün.

Senin yaşadığın gibi sıcak aile ve mahalle ilişkileriyle örülü güzel bir çocukluğumuz olmuşsa, yani geçmişte Haneye Tecavüz’deki kadınlar gibi travmatik olaylar yaşamamışsak, ev Koronalı günlerde sımsıcak bir sığınak sunuyor bize, aynı zamanda içimize dönmemizi, bazı şeyler üzerinde düşünmemizi, belki de yolunda gitmeyen şeylerle hesaplaşmamızı da sağlıyor. Evde kalmak bizleri iyileştiriyor, güçlendiriyor. Sanırım sen de böyle bir süreç içindesin.

Tersi söz konusuysa geçmişle yüzleşmenin zamanı gelmiş de geçmiş demektir. Çünkü evimizi bir kaplumbağa gibi sırtımızda taşıyarak geçmişin hayaletlerinden kurtulamayız. Bu nedenle de ben artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı düşüncesindeyim.

Bana kendi oyunlarımdaki karakterlerin koronayı nasıl yaşadıklarını soruyorsun. Valla Hayal Satıcısı’ndaki Falcı kadın fal kahvesini kapayınca aynen benim gibi dijitalleşti. Falcı Serpil’in’ Diji Fal Kahvesi diye yeni bir web sayfası açtı. Abonelerle kazandığı para Fal Kahvesi’nde kazandıklarını katlayınca Fal Kahvesini’de büsbütün kapayarak kira vermekten kurtuldu. Home Office yaşamı ona öyle iyi geldi ki bir an bile hapishanede ona lanetler okuyan kocası aklına düşmedi. Karısını dışarı çıkar çıkmaz öldürmeye yeminler etmiş kocası ise Serpil’in Diji Fal Kahvesi’nin kazandığı inanılmaz başarıları duyunca kötü emellerinden caydı. Bir an önce hapisten çıkıp emekliliğinin tadını çıkartmanın hayallerini kuruyor.

Lena, Leyla ve Ötekiler oyunumdaki Lena’ya gelince geçirdiği ağır kimlik bunalımı sonucu akıl hastanesinden çıktıktan sonra kaderine razı olup evine döndü. Doğrusunu istersen yaşadıklarının yanında Korona onu pek etkilemedi. Şimdi sosyal medyada çok etkin, facebookta kendine hep yeni yeni kimlikler yaratarak oyalanmaya çalışıyor. Kim bilir belki bu yolla kendine yeni bir Mustafa da bulabilir de, bunu şimdilik pek düşünmüyor. Sanırım erkeklerden gözü korktu.

“Siz bugünleri eşiniz Norbert’le gündüzleri park yürüyüşleri, akşamları ortak zevkinize hitap eden bir filmi izleyerek Köln’deki evinizde değil de babanızın hayatta olduğu, sizin de yazarlığa yeni adım attığınız gençlik döneminizde geçirmiş olsaydınız ev’e dair tahayyülünüz nasıl olurdu?” diye soruyorsun. Valla Eylemcim ailem benim sığınağımdı, harika bir çocukluğum ve gençliğim oldu. Öyle olduğu halde böyle bir zorunlu beraberliği ben kâbus olarak yaşardım. Bana dünyalar açan babam otoriterdi, onun boyunduruğunda olmaya dayanamazdım. Bunu Mavi Eşek anı romanımda anlatıyorum. Nitekim yirmi üç yaşındaydım ailemden ayrıldığımda, onlar da buna saygı gösterdiler ve hiçbir zaman baskı yapmadılar. Bu konuda şanslıyım gerçekten. Aile ilişkilerinin yeşermesi aile bireylerinin birbirlerini özgür bırakmalarına bağlı.

Serpil ve Lena böyle bir özgürlüğü yaşayamadılar ne yazık ki. Ben bu açıdan çok şanslıyım.

Kucak dolu sevgiler Eylemcim, tabii bizim kızlar Serpil ve Lena’dan da…

Zehra

Paylaş.

Yazar Hakkında

Yazarın bütün yazıları için tıklayınız:

Tiyatro Mektuplarına Nisan 2019’da umut dolu bir ortamda başladık. Geriye baktığımızda bunların tiyatro aracılığıyla güncel konulara değinen felsefi mektuplar olduğunu düşünüyoruz. Çünkü yaşam ve tiyatro, tiyatro ve yaşam iç içe yoğurulduğu sürece tiyatro anlam kazanıyor. Üç aylık uzunca bir aradan sonra 11. Mektubumuza Korona Günlerinde Tiyatro Mektupları adı altında devam ediyoruz. Tiyatro başta olmak üzere hiçbir kültürel etkinliğin olmadığı yepyeni bir döneme girdik. Ev hapsi dönemi… Yaşadıklarımız bizlere gerçek değilmiş gibi geliyor, sanki bir bilim kurgu filminin içine düşmüşüz gibi. Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. İnsanın insanı öldürücü bir virüsün taşıyıcısı olarak potansiyel bir tehlike gibi gördüğü bir ortamda Korona sembolik bir güç kazanıyor. Bu dönemde neler yaşayacağız ve neler paylaşacağız birbirimizle ve okuyucularımızla? Bunu biz de henüz bilmiyoruz ama bildiğimiz tek şey bu izolasyonu ancak dayanışmayla kırabileceğimiz. Koronalı günlere rağmen tiyatro yüreğimizde, zihnimizde ve sanal dünyada yaşayacak ve bize güç ve umut verecek.

Yanıtla