Tiyatro Üzerine Mektuplaşmalar 17: “Narın Çatlayışı ve Mavi Horoz”

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Eylem Ejder-Zehra İpşiroğlu

 EYLEM EJDER’DEN ZEHRA İPŞİROĞLU’NA

28 Aralık 2020, İstanbul

Merhaba hocam,

Yıl bitmeden size yazmak ve  güzel dileklerimi göndermek istedim. Kısa bir mektup.

Geçen sene bu zamanlar bir başka coğrafyadaydım. Tabağa konan on iki üzümle yeni yılı karşılayan Katalan bir ailenin sofrasında. Her üzüm yeni yıl için bir kısmetti. Anne üzümleri oğulları için özenle seçmiş, dikkatle saymış ve saat on ikiyi vurmadan her birinin tatlılıkla yenmesini dilemişti. Güzel bir ândı. Ama nedendir içimde bir yer burkuldu. O gece annemi çok özlemiştim. Annem şimdi evimizin bahçesinde nar çatlatıyordur. Babam mutfak penceresinden annemi izlemiş, beraber geriye doğru saymışlardır. Kar da vardır belki. Öyleydi de. Martta İstanbul’a döndüğümde annemin buzlukta sakladığı çatlamış narı görmüştüm. Hâlâ duruyor. Bu yılbaşı yenisi gelecek. Bu kez nar benden.

Siz mektubunuzda annenizden bahsetmişsiniz. Beni en çok o kısmı etkiledi mektubunuzun. Biliyor musunuz, bazen çocukça sorular soruyorum aileme. Yetmiş yedi yaşındaki nenemin sofraya konan her güzel lokmada annesini hatırlayıp ağlaması, “benim anacığım çok acı çekti, hiç yiyemedi bunlardan” demesi eskiden beri yüreğime dokunurdu. O yaşa gelince özlem duygusu neye dönüşür diye merak ederdim. Anne babayı özlemenin yaşı olur muydu? Babam 65 yaşında. Her fırsatta annesi ve babasını yad ediyor. Yaş aldıkça daha çok. İnsan bu yaşta da özlüyor mu diye sormuştum ona. Ayıplamayın hocam, gerçekten sordum. Babamın bakışlarını hiç unutmuyorum. Sevdiğim bir yazar “anneniz babanız hayattayken yaşınız kaç olursa olsun, birinin çocuğusunuzdur hep. Ancak onlar öldüğünde, varoluşunuzun köklerinin dünya toprağından söküldüğünü hissedersiniz. Ancak o zaman artık çocuk değilsinizdir” diyordu. Kaybettiği kökler miydi nenemin dilinden hiç düşürmediği, babamın pişmanlıklarını boğazında düğümleyen? Annem ve babam çok şükür hâlâ hayattayken, benim bir yılbaşı gecesi, en az oğulları kadar ben ve kız kardeşime de şefkat gösteren Katalan anneye bakıp, annemi her şeyden çok özlemem. Niyeydi?

Zor bir yıl geçirdik biliyorum. Kaybettiğimiz çok şey oldu. Ama bu yıla dair aklımda bir ân var hocam, hiç çıkmıyor. Sanki hayatın sırrı orada mayalandı. Dedem ve nenemle tatil dönüşü feribottan inmişiz. Yol boyu dua ediyorlardı. Karaya basmamıza bir saat kaldı, yarım saat kaldı diye. Yenikapı’da önümde yürüyorlar. El ele. Karı koca, sevgili, arkadaş gibi değil sanki. Çok başkaydı. O kalabalığın, şehrin gürültüsü içinde seksen yaşında iki koca çınar, birbirlerinden başka kimsesi olmayan, korkmuş ve birbirine sığışmış iki küçük kardeş gibi. O her ne ise aşktan fazlaydı, kardeşlikten fazlaydı. Ben kimsenin elini böyle tutmadım. Birbirine böyle tutunmuş başka kimseleri de görmedim. Yol boyu ağlamamak için zor tutmuştum kendimi. Anneme anlattım. O da hissetmişti aynısını. Benim için bu yıl nenem ve dedemin el ele yürüyüşüydü o sokakta.

Yeni bir yıl başlıyor. Yeni yıl, dediğiniz gibi yeni başlangıçlar ve yeni umutlar demek. Evimizin az ilerisinde küçük bir nar ağacı var(mış). Eve kapandığımız bahar ayında fark ettim. Budansaydı başka olurdu hayatı ama o da yaz boyunca nar çiçekleri açtı, kızardı ve nara döndü. Topu topu üç nar verdi. Dalında çürüdü gitti çoğu. Tek kalan da geçen gün benim önüme düştü. Hem de 21 Aralık’ta. Nardoğan günü diyorlar. Annem “kimsenin dikkatini çekecek kadar güzel bir nar olmasa da o senin kısmetin, istersen bu yıl başı onu çatlatalım” dedi. Annemi bir kere daha sevdim. Kusurlarına rağmen her şeyi  güzel görüşünü sevdim.

Günlerdir yağmur bekliyoruz İstanbul’da. Kardan geçtim artık. Bakarsınız yağmur da gelir o gün. Size yeni bir yılda o nardan bir tane diliyorum. Saklayıp çoğaltsın sevdiğiniz her şeyi. Yaşlısı çocuğuyla insana, kurda kuşa, börtü böceğe diyecek sözleriniz, paylaşacaklarınız olsun. Ve okuyorlarsa bu mektubu tüm sevdiklerimize selam olsun.

Hasretle,

Eylem

ZEHRA İPŞİROĞLU’NDAN EYLEM EJDER’E

29.12.2020, Köln

Eylemcim

Yıl sona ererken çok şiirsel bir mektup olmuş, hem hoşuma gitti hem de nedense hüzünlendim. Halam Müfide Ferit Tek ilk kadın yazarlardandı, Halide Edip Adıvar döneminden.  Benden kırk yaş büyük olan babamın  on beş yaş büyük ablası. Aramızdaki yaş farkı yarım yüzyıldan fazla. Yaşam doluydu,  yazma yeteneğimi de  ve yaşamın tadını çıkartma yetimi de ondan aldığım söylenir, doğru mudur bilmem.  Bir de feminist bir yanı vardı.  Yine de milliyetçiliği ve ırkcılığıyla dünya görüşü açısından uçurumlar vardı aramızda.  Beni çocukken çok severdi ama bugünkü halimi görse herhalde şaşkınlıktan donakalırdı.  Ama sadece dünya görüşü değil bizi ayıran, yaşlılık anlayışı da çok değişti tabii. Neyse asıl söylemek istediğim halam babaannemden söz ederken annesini sanki dün yitirmiş gibi ağlardı. Babaannem ben doğmadan ölmüş olduğu için benim için anlattıkları milattan önceki bir döneme aitti sanki. Bu nedenle de halamın ağlamasını hiç anlayamazdım, dahası çocuksu bir vurdum duymazlıkla onunla dalga geçerdim, yani hüznü bana nedense hiç de inandırıcı gelmezdi.

Ancak ben yetmişime iyice yaklaştığım bir dönemde annemi yitirdiğimde  anne- çocuk arasındaki bağın bambaşka   bir şey olduğunun bilincine vardım.  Annemle birlikte bir parçam koptu sanki,  benden bir şeyler eksilip gitti. Bu hangi yaşta olursan ol böyle. Oysa beni anneme bu kadar bağlayan şey anne çocuk olmamız değildi, tersine bana annelik tasladığında çok sinirlenirdim. Biz arkadaştık çünkü, çok şeyi paylaşırdık,  biliyorsun annem müzisyen ve sanat tarihçisi olduğu için disiplinlerarası çalışmalar yaptık, birlikte kitap bile yazdık. Annelik arkadaşlığa gölge düşürüyordu sanki. Bir gün tutturdum “Ben sana artık anne değil Nazan diyeceğim diye”. Öyle bir karşı çıktı ki, efendim saçım kadar Nazan varmış ama ancak bir tane anne varmış. O da anne olduğundan dolayı gurur duyuyormuş. Bana annelik taslamadığı sürece ona anne diyeceğime söz verdim. Ama dayanamayıp şuna buna karışıyordu. Ben yine de  canını sıkmamak için Nazan demiyordum ona. Diyeceğim şu ki  anne- çocuk ilişkisinin de,  özlemenin yaşı gerçekten hiç yokmuş. Ama kim bilir belki de  insan gençken kayıpların daha kolay altından kalkıyor.  68 yaşında annemi yitirdikten sonra, ben de çocuk olmaktan çıktım ve büyümeye başladım Eylemcim.

İnsan yaşlanınca özlem farklı bir duyguya mı dönüşüyor diye soruyorsun ya, bence bunun yaşla hiç ilgisi yok ama kendi yaşamımızla, geçmişimizle, hayatta gerçekleştirdiğimiz ya da gerçekleştiremediklerimizle, özlemlerimizle, hayallerimizle çok ilgisi var. Nenen annesinin kırık yaşamı için ağlıyorsa bu onun yaşıyla değil yaşamıyla, acılarıyla, hayal kırıklıkları ile ilgili bir şey öyle değil mi? Çünkü herkesin kendi geçmişiyle, yakınlarıyla ve sevdikleriyle ilişkisi farklı.

Nenenle dedeni merak ettim, nasıl bir geçmişleri var, şimdi yaş aldıkları için mi birbirlerine kenetlendiler, yoksa geçmişte de aralarında bir sevgi bağı var mıydı?  Hani derler ya önce aşk vardır, aşk gidince de her şey gider diye, ben böyle bir şey yaşamadım. Belki de gençliğimizde aşkın ötesinde sevgi tohumlarını ektiğimiz için, o zaman sevgi ağacı  dallanıp budaklanıyor, biz yaş aldıkça daha da yeşeriyor ve büyüyor. Bunu ben anneannem ve büyük babam ve  annemle babamda yaşadım. Şimdi kendim de yaşıyorum.

Peki sevgi tohumları nasıl ekilir? İşte bu da  yaşadığımız ortama, koşullara, kişiliğimize, ilişkimize göre değişen çok  bireysel, çok özel bir şey.  Sanırım ortak olan tek şey  bir şeylerin paylaşılması. İki insan çok farklı yollardan yürüyorsa, ilişki de kopup gidiyor ya da bir alışkanlığa dönüşüyor. Onun için de tıpkı senin gibi ben de sadece yakınlarımla değil bütün insanlarla ilişkilerimde ortak bir şeyler bulmaya, köprüler kurmaya çalışıyorum. Her zaman kolay olmuyor tabii bu, bir sürü yanlışlar da yapıyoruz, düşe kalka öğreniyoruz. Öğrenme ve kendini yenileme de herhalde yaşam boyu hiç bitmeyen bir süreç.

Bu mektubuma  Köln’deki evimin penceresinden bir resim ekliyorum.  Mavi horoz yaşamı simgeliyor, yeşil mavi ışıltılı renkler dengeyi ve dinginliği, pembe ise sevgiyi… Mavi horoz ötmeye başladığı anda sevinçle güne başlıyorum.

Nar bolluk ve bereketin simgesi değil mi?  Ben yeni yıl için hepimize ruh zenginliği diliyorum. Düşüncelerin donmamasını, katılaşmamasını, duyguların yıpranmamasını, yıpratılmamasını ve  bereketi yeşerten her şeyin   merakın, heyecanın, diyaloğun, yaratıcılığın,  yapıcılığın, empatinin, dayanışmanın, umudun  artmasını diliyorum. O zaman zor dönemlerin üstesinden gelmeyi de belki başarabiliriz. Çünkü 2021 de kolay bir yıl olacağa benzemiyor.

Sevgiyle

Zehra

Paylaş.

Yazar Hakkında

Yazarın bütün yazıları için tıklayınız:

Tiyatro Mektuplarına Nisan 2019’da umut dolu bir ortamda başladık. Geriye baktığımızda bunların tiyatro aracılığıyla güncel konulara değinen felsefi mektuplar olduğunu düşünüyoruz. Çünkü yaşam ve tiyatro, tiyatro ve yaşam iç içe yoğurulduğu sürece tiyatro anlam kazanıyor. Üç aylık uzunca bir aradan sonra 11. Mektubumuza Korona Günlerinde Tiyatro Mektupları adı altında devam ediyoruz. Tiyatro başta olmak üzere hiçbir kültürel etkinliğin olmadığı yepyeni bir döneme girdik. Ev hapsi dönemi… Yaşadıklarımız bizlere gerçek değilmiş gibi geliyor, sanki bir bilim kurgu filminin içine düşmüşüz gibi. Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. İnsanın insanı öldürücü bir virüsün taşıyıcısı olarak potansiyel bir tehlike gibi gördüğü bir ortamda Korona sembolik bir güç kazanıyor. Bu dönemde neler yaşayacağız ve neler paylaşacağız birbirimizle ve okuyucularımızla? Bunu biz de henüz bilmiyoruz ama bildiğimiz tek şey bu izolasyonu ancak dayanışmayla kırabileceğimiz. Koronalı günlere rağmen tiyatro yüreğimizde, zihnimizde ve sanal dünyada yaşayacak ve bize güç ve umut verecek.

Yanıtla