Mektuplaşmalar 18: “Bu Benim Hikâyem Ama Değiştirmek De Elimde”

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Eylem Ejder-Zehra İpşiroğlu

 EYLEM EJDER’DEN ZEHRA İPŞİROĞLU’NA

17 Ocak 2021, İstanbul

Merhaba hocam. Size bu mektubu karlı bir İstanbul sabahından yazıyorum. Kar buradaki her sıkıntıyı hafifletti sanki. Sabah bakkaldakiler “oh be rahatladık” diyordu. “Yok küresel ısınma, yok barajlarda su bitti. Strese soktular bizi. Neyse ki yağmur yağdı, kar da geldi. İçimiz rahatladı”. Bilmem ki, bir kar yağmayla mevsimlerle aramız düzelir mi yeniden?

Şimdi odamın penceresinden dışarı izliyor, bir yandan mektup yazıyorum. Çocukluğu kar altında geçmiş komşularımız dışarıda. Bir yukarı bir aşağı volta atıyorlar. Pencereme sesleniyorlar. “Böyle havalarda evde oturulmazmış”. Az ileride kar topu oynayan çocukların sesi… Annem bahçeye inmiş. Kardan boynu bükülmüş güllerini doğrultuyor. Erkek kardeşim motorsikletini temizliyor. Yarına hazırlık. Manzara şimdilik güzel olmasına güzel de yarın ne olacak bilmiyoruz.

***

Dün bir oyun izledim. Çok etkilendim. Bugün size yazmak istememin sebebi de o. Kar, işin bahanesi., ‘Sahneden Naklen’ diye bir proje başlattı Moda Sahnesi. Duydunuz mu? Oyunlar sahnede oynuyor. Biz de biletimizi alıp evimizden canlı izliyoruz. Bence pandemi koşullarında çok güzel bir çözüm. Bizim de topluluk ve mekânlara destek olmamızı sağlıyor.

Dün akşam izlediğim oyun Babamı Kim Öldürdü. Fransız genç yazar Eduard Luis’in otobiyografik anlatı romanı. Çalıştığı fabrikada iş kazası geçiren babasını hastanede ziyaret eden anlatıcı/yazarın yıllar sonra babasıyla karşılaşmasıyla başlıyor oyun ve eş anlı olarak yazma, anlatma ve karşılaşma/yüzleşme deneyimi iç içe geçiyor. Babayla karşılaşıyor dedim ama sahnede baba yok. Tek kişilik bir oyun bu. Sahnenin bir yanında anlatıcının çalışma masası, bir yanında hastane odası ve babanın boş yatağı. Orada olmayan bir babaya anlatılıyor hikâye. Çünkü oyun babanın gencin hayatındaki “yokluğunun” hikayesi olduğu kadar içinde yaşadığı toplum ve politikalar tarafından “yok edilmesi”nin de hikâyesi. Sahnedeki İki mekân ve farklı zamanlar arasında git-gellerle soluksuz anlatıyordu oyuncu Onur Ünsal. Çocukluk, geçmiş, bugünle yüzleşme, şiddet, yoksulluk, baskı ve cinsiyet normlarıyla yoğrulmuş yüzlerce aile yaşamından biriydi aslında anlatılan. Sizin görmenizi isterdim. Çünkü “toksik erkeklik” meselesini baba figürü etrafında  odağa alıyordu. Sınıf, siyaset, yoksulluk, kadın, çocukluk, cinsiyet ve sevgi/aşk gibi bir dizi meseleyi “erkeklik” kavramı etrafında öyle güzel kurmuştu ki! Oyunun en büyük başarısı bana kalırsa tüm bu kavramların nasıl da politik olduğunu gösterebilmesi, egemen politik tavır ve dil tarafından üretildiğini tartışmaya açabilmesiydi. Anlatılanın kendi özyaşam hikâyesi olduğunu açık seçik söyleyen ve şimdiye dek edebiyatta ve sahnede üretilen özyaşam öykülerinin neyi gösterip göstermediğiyle derdi olan bir oyun vardı karşımızda. Şu da var tabii: Belki de kurmaca bir hikâye anlatmak yerine tam da kendi özyaşam hikâyelerimizi kuran en sıradan şeylerin bile nasıl toplumsal kodlarla, egemen politik anlayışla iç içe geçtiğini gösterebilmek. Sanırım bu “izlediğim benim de hikâyem” dememizi sağlıyor. “Sonunda biri benim de hikâyemi anlattı” deyip rahatlamamız, sırtımıza binen yükten kurtulduğumuz anlamına gelmiyor bu. Aksine oyun ilerledikçe ortaklık kuruluyor. Kendi hayatlarımıza dair bir sorgulama, bir farkındalık… Bu da  olsa olsa yazarın yükünü hafifletiyordur. Çünkü böylesi bir yapı, izleyene “senin mücadelen aslında benim de mücadelem(miş)” dedirtiyor. Hele oyunun sonlarına doğru bir sahne var ki, hocam. Babasının bedenini yarım yamalak bırakanın ne olduğunu soruyordu yüksek sesle. Bugünün Fransız burjuvazisi, politikacıları ve devlet erkinin adını, ürettikleri sözde politikaları bile isteye anıyor, teşhir ediyor ve babasının “başına gelenler”in sorumlusu ilan ediyordu. Buraya kadar “baba” ve onu şekillendiren toplumsal ve sınıfsal belirlenimler üzerinden bir erkeklik eleştirisi yaparken oyun bir başka yere sıçrıyor.  Anlatıcı “baba” ile olan hesaplaşmasını devletle hesaplaşmaya taşıyor. Bu hamle bugünün Türkiyesi’nde çok cesurca geliyor, evet. Ama bir şeyi daha yapıyor. Geçmişi anlamak ve bağışlamak. Oyun bir bakıma,  bize ait olmayan suç ve utançlardan arınarak, yitirdiğimiz yuvaya geri dönmenin yollarını bulmak gibiydi.

İzlemediğiniz bir oyundan uzun uzun söz edip canınızı sıkmak istemem ama son birkaç şey söylememe izin verin hocam. Oyun başında oyuncunun neden böyle canhıraş, yer yer öfkeli ve alaycı bir tonda oynadığını sormuştum kendime. Bir noktada oyunculuğun beni yadırgattığını hissetmiştim. Sahnedeki yönsözlük, savrulmuşluk ve soluksuz anlatma ihtiyacı nereden geliyordu? Baba’nın yaralanmış bir beden olarak karşısında durması ve anlatıcının çocukluğunu yarım bırakan anılarla başbaşa kalmasının hezimeti miydi? Bunu besleyen duyguyu sonra fark ettim. Oyunda beni en çok çarpan da oydu.  Tüm o canhıraşlığın altında yuvalanmış duygu bana kalırsa utançtı. Birkaç mektup önce Gomidas oyunundan söz ederken de anmışım utancı. “Bize ait olmayan bir utancı büyütmek” diye. Farklı olmanın, yoksulluğun, dışlanma ve ezilmenin utancı. Oyunda bazı cümlelerin arasına gizlenmiş ama yazarın mürekkebini daldırdığı bir duyguydu bu. Zaten anlatıcı bir gay olarak çocukluktan beri kendisini nasıl gördüğü, nasıl hissettiğini ya da ne kadar da farklı birey olduğunu anlatmakla değil, başkalarının ısrarla onu farklı gördüğü ve yapılan yakıştırmaların kim’liğinde yarattığı çatlaklarla ilgileniyordu.Bu soluksuz oyunculuğun teklediği, zamanın askıya alındığı ve bu kez oyuncuyu değil bizi soluksuz bırakan birkaç ânı hatırlıyorum. Onlar da ya yazarın kendi yaptığından utancını ya da babası ve annesinin ondan utancını anlattığı anlardı.

Gördüğünüz gibi bu oyundan ne kadar konuşsam az kalacak. Siz de izlerseniz, konuşmayı çok isterdim.

***

Hocam, mektubunuzda dedem ve nenemi sormuşsunuz. “Yaş aldıkça mı birbirlerine kenetlendiler yoksa aralarında sevgi bağı var mıydı” diye. Ben oları hep sevgi dolu bir aile olarak gördüm. Annemi de aralarındaki aşkın ilk çocuğu olarak. Yine de onlar arasında da sorunlar, küskünlükler olurdu. Sizin mektubunuzu okuduktan sonraydı. Bahçede otururken kız kardeşim Gurbet bana karşı tepeleri gösterdi. “Hatırlar mısın” dedi, “çocukken nenem, dedeme küser, evi terk ederdi. Onu şu karşı tepelerde arardık. Tüm gün ormanda gezer, kederinden ve öfkesinden ot toplardı. Akşam oldu mu sakinleyip elinde bir dünya otla eve döner, pişirdiği otları afiyetle yerdik. Kimse kimseden özür dilemez, her kabahat konuşulmadan affedilirdi”. Bunu unutmuşum. Nenemin mutsuzluk anlarında bile hep başkalarını düşünmesi, bir şeyler üretmesi eskiden beri büyülerdi beni. Bazen kendimi işe yaramaz hissetmemi de sağlardı. Çocukken o tepelerde birlikte çilek toplamaya, kimi zaman dağdaki pınarlardan su taşımaya gittiğimizde her şey güzeldi. Ama büyüyünce doğayla kurduğum ilişki sadece manzara izlemeye indirgenmiş.  Oysa nenem, dağ tepe gezip kuzukulağı, kaldirik, ebegümeci, ısırgan gibi türlü otları toplamaktan hiç vazgeçmedi. Son on yıldır ben de bir şeyler öğrendim. Artık onunla dağ tepe yürüdüğümüzde, nenem akşam sofraya koyulacak yemek için otlar topluyor, bende bir yazıya dönüşebilecek fikir ve duyguları. Sonuçta ikimiz de eve elimiz dolu dönüyoruz.

***

Benden haberler böyle hocam. Köln’de her şey nasıl? Neler yapıyorsunuz, yeni çalışmalar var mı? İlk karınız yağdı mı? Sokağa çıkma yasakları var mı orada da? Merak ediyorum sizi. Mektubumu bitirmeden bir şarkı paylaşmak istiyorum. Geçen mektupta sözünü ettiğim şarkı Kiraz Dilinde çıktı.  Buradan dinleyebilirsiniz. Mektup formunda yazdığım bir yazıydı. Emre Akbay söz ve müzik düzenlemesini yaptı. Yine o söylüyor. Umarım seversiniz ve sevdiklerinizle paylaşırsınız.

Güzel haberlerinizi bekliyorum.

Sevgiler ve selamlar,

Eylem

 

 

ZEHRA İPŞİROĞLU’NDAN EYLEM EJDER’E

Köln 20.1.2021

Merhaba Eylemcim

Köln sanırım Almanya’nın en sıcak kenti. O kadar ki bizim buralarda kış günlerinde bile muhabbet kuşları uçuşur. Otuz yıl önce tek tüktüler, onları gördüğümde çok şaşırmıştım. Şimdi iyice çoğaldılar.  Geçenlerde bir sürü halinde penceremizin önünden geçtiler.

Dün bizde de kar yağdı ama akşama doğru eriyip gitti. Yine de çoluk çocuk herkes dışarı fırladı. Çocuklar  şapkalı kar kadınları ya da bıyıklı, kel kafalı kar adamları yaptılar, kızaklarıyla tepelere tırmanıp kaydılar.  Hayret bir şey ama bizim mahalle cıvıl cıvıl çocuklarla dolup taşıyor. Koronadan dolayı çocuk yuvaları ve okullar kapandığından beri buralarda anne, baba ve çocukların iyice kaynaştığı aile yaşamı başladı. Parklarda top koşturanlar, bisiklete binenler, kaykay kayanlar, bebek arabalarını sürerek koşu yapanlar, içi  cıvıl cıvıl bebeklerle dolu bir arabayı bisikletle çekenler ne ararsan var burada. Lokanta, bar, spor salonlar, yüzme havuzları, sinema, tiyatro ve müzeler,  kısaca bütün sosyal toplanma ve eğlence yerleri kapanınca herkes kendini  hava kötü mötü demiyor sokağa atıyor. Yaşam öyle değişti ki.

Biz de Köln ve çevresini bucak bucak geziyoruz. Yabancıların yaşadıkları mahalleleri, işçi semtlerini, Türklerin yerleşim mekanlarını bucak bucak dolaşıyor, taze simit ve tatlılar satan Türk dükkanlarını keşfediyor, şehrin dört bir yanındaki duvar resimlerinin fotoğraflarını çekiyoruz. Sanatçı  Burhan Doğançay’ı tanır mısın? Gezdiği ülkelerde duvar resimlerinin fotoğraflarını çekip elindeki malzemeyle  duvar resimleri yapıyor. Annem onun üstünde uzun bir süre çalışmış Essen Üniversitesi’nde de bu konuda konferans vermişti. O gün bugündür duvar resimlerine çok meraklıyımdır. Duvar resimlerine baktığında bir dönemi, bir toplumu, bir zihniyeti keşfediyorsun. Belki ben de duvar resmi  fotoğraflarımla sanal bir sergi yaparım.

Ama hava çok kötüyse karanlık bastığında  ışık gezileri yapıyoruz. Şemsiyelerimizi açıp sokak sokak dolaşarak evlerde yanan ışıklara bakıp hayaller kuruyoruz. Kim bilir ne  yaşamlar yaşanıyordur içerde.

Seyşeller Mahe Adası’ndan bir duvar resmi. Fotoğraf: Zehra İpşiroğlu

***

Babamı Kim Öldürdü oyunu çok ilgimi çekti.  Genç Fransız yazar Edouard Louis daha çok otobiyografik romanlar yazıyor,  demek ki  metinleri tiyatroya uyarlamaya da uygun.  Bir fikir edinmek için hemen   Babamı Kim Öldürdü ve Eddi’nin Sonu  romanlarından okuyucu için seçmeler ısmarladım,  biliyorsun elektronik kitabın (Kindl) böyle hoş bir yanı var, kitabı ısmarlamadan önce  fikir edinmek için  sana bir iki bölüm gönderiyorlar. Başladım okumaya  ama daha ilk anda yazarın dili bana buz gibi  soğuk ve kaba geldi. Yer yer iğrenç görüntüleri ağır çekim bir tempoyla uzata uzata anlatmasından tedirgin oldum. Herhalde amaçlanan da bu, ama bana çok itici geldi. Çünkü sanki çirkinliğin tadını çıkartıyor gibi geldi. Şiddeti ve kötücül olanı anlatırken abartılı bir tek boyutluluk hissettim.  “Bize ait olmayan bir utancın büyütülmesi” diyorsun, olabilir tabii. Ezilmenin getirdiği utanç duygusunu insan buram buram yükselen öfke olmadan nasıl anlatabilir ki?

 Sanırım beni  okuduklarımda  rahatsız eden tek boyutlu bakış oldu, çünkü biz çok kötü bir şeyi yaşarken içinde ışıklı bir şeyler keşfediyor ya da tersine çok mutlu olduğumuz anlarda bir hüzün, belki de bir şeyleri yitirme korkusunu yaşamıyor muyuz?   Belki de ben sanatta siyahı değil de gri renkleri keşfetmek istiyorum ya da siyahın içindeki ışığı görmeyi istiyorum. Bilemiyorum ama Louis’in romanlardan seçmeleri okurken  “iyi ki bu yazarla yolum kesişmiş” gibi bir düşünceye hiç kapılmadım. Ama  tiyatro oyununu izleseydim belki daha farklı düşünürdüm.

Biliyorsun ben de toksik (zehir) erkeklik üstüne çalışıyorum. Ama çıkış noktam zehrin nasıl dört bir yana saçılarak insanları yok ettiğini göstermek değil. Başka bir deyişle toksik olanı yakın ve ağır çekimle mercek altına almak istemiyorum. Çünkü bunu ya  biliyoruz ve yaşıyoruz ya da bastırıp yok sayıyoruz.  Louis’in eşcinsel olarak onu  bir böcek gibi ezenlere öfkesi belki de özellikle onu ezenlerden çok, yok sayanlara, görmezden gelenlere duyduğu bir öfke.  Yazarak intikam almak istiyor gibi. Bu öfke  yazarın eşcinselliğiyle de ilgili öyle değil mi? Belki de heteroseksüel biri böyle yazamazdı ne dersin? Ne isterdim biliyor musun böyle bir oyunu izlerken sadece ”İzlediğim benim de hikayem” diye düşünmeyeyim. “Bu hikaye benim hikayem ama değiştirmek de benim elimde” diye düşüneyim. Yani  çıkış yollarını da görebileyim ya da en  azından hissedebileyim. Yazarın bir çözüm göstermesini istediğim yok ama en azından bir umut pırıltısı olabilir diyorum.

Aslında zehirli erkeklik konusunda beni ilgilendiren ezilenlerin değil de ezenlerin, yani heteroseksüel erkeklerin bakışı. Çünkü  eril düzeni yönlendiren onlar.  Erkek olarak her zaman  avantajlı olan, kendini üstün ve güçlü hisseden onlar.  Acaba onların içinde kendilerine dayatılan erkeklik anlayışının dışına çıkmak isteyenler, yeni bir erkeklik arayışında olanlar var mı? İşte bunu araştırıyorum. Bu bağlamda çok kimseyle  söyleşi yaptım. Acaba konuşanların içinde ‘öyle değil böyle de olabilir’ diyenler, yani kendi sınırlarını kırmak, duvarlarını aşmak isteyenler var mı? Bunu keşfetmek hiç de kolay değil. Çünkü erkin sözcüsü olan erkekler başarılarını anlatmayı seviyorlar. İç çalkantılarını, çatışmalarını, zaaflarını, yanılgılarını, dibe  vurdukları anları dile getirmekte ise iyice zorlanıyorlar, kimbilir  belki de bir arkadaşımın dediği gibi hiç de iç çatışma hiç yaşamıyorlardır.  Uzman psikolog Gökhan Çınar’ın Katarsis  programında  komando Namık  kendi yaşamını anlatıyordu. Yaşadığı travmatik olayların (kim bilir kaç kişiyi  öldürmüştü ya da kaç kere ölümden dönmüştür)  çok etkisinde olduğu açıktı. Yine de hiç renk vermemesi  ve kendini süper sporcu olarak tanımlayarak mucizevi başarılarını anlatması dikkatimi çekmişti. Hiç düşündün mü neden erkekler kadınlara oranla bu kadar güç konuşuyorlar, neden açık vermekten böylesine korkuyorlar? Erkekler korkmaz diye yetiştirilmişler ama en büyük korkuları yine de onlar yaşıyorlar.

İnsanlarla röportaj yaparken suskunluk anlarını da izliyorum,  geçiştirdikleri ya da anlatmakta zorlandıkları ya da anlatamadıkları anları. Bu tür anlar erkeklerde kadınlara oranla çok daha  belirgin bir biçimde ortaya çıkıyor.

Şimdi de elimdeki malzemeyle belgeselle kurmacayı harmanlayarak Turuncu Maske diye adlandırdığım  (adı da sürekli değişiyor gördüğün gibi)  ve şimdilik dijital tiyatro olarak hazırladığım yeni oyunumu kurguluyorum.  Hatırlayacaksın ilk başlarda metni göndermiştim sana. O zamandan bu yana çok sular aktı ve oyun farklı bir biçimde gelişti. Hala üzerinde çalışıyorum.

***

Sanırım Koronalı  süreç ikimiz için de dolu dolu geçiyor. Yine de  tuhaf bir şey var, sanki Koronalı günler daha hızlı geçiyormuş gibi bir duygu, sanki Korona yaşamı yutuyormuş gibi. Aslında insan böyle bir duyguya yaşamın çok monoton olduğu anlarda kapılır. Oysa yeni bir yazma projesinin içindeyim, Ankara’da Yüzleşme’yi sahneliyoruz.  Anlatılamayan Öyküler’in adlı dijital tiyatromuzun son çalışma aşamasındayız.  Dijital ortamda da olsa sürekli hareket ve insanlar var yaşamımda. Şehir içi dışı gezileri, duvar resimlerini, akşamları  düzenlediğimiz tiyatrolu, sinemalı, konserli  kültür programlarını saymıyorum bile. Neden yine de zaman zaman hüzünle ‘yaşam ne çabuk akıyor’ gibi bir duyguya kapılıyorum? Kimbilir belki de evde kalmak bende böyle bir duygu uyandırıyor,  dijital olmayan birliktelikleri özlüyorum, insanlara sarılmayı, yolculuklar yapmayı, Cihangir’deki evimi ve bahçemi, bahçemde dolaşan kedileri, bambularımı özlüyorum.  Sen de benzer duygular yaşıyor musun acaba?

Mektubunda ninenin dedenle atıştığında küsüp de bütün gün kendini dışarı attığını, tepelere tırmanıp otlar topladığını, akşam döndüğünde de o otlardan yemekler pişirdiğini anlatıyorsun ya, bu beni çok duygulandırdı.  Sımsıkı sarılmak istedim ninene. Senin ninenle ilgili anlattıkların beni hep duygulandırıyor, ninen için yazdığın şiir de ne kadar güzeldi.  Yaşamımızda kaç insan vardır, bir kırgınlığı, bir öfkeyi böylesine yapıcı bir şeye dönüştüren? Ve şimdi sen de ninenle birlikte dağ tepe dolaşırken ve yazıya dönüştürecek fikir ve duyguları toplarken aynı şeyi yapıyorsun.

Şu an  ben de evimizin az ötesinde başlayan parkta  ağaçları, bulutları seyrederek  fikir ve duyguları toplamaya  çıkmak istiyorum ama bugün Köln’ün hamam günü sanırım. Dışarıda  bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyor.  Belki hava iyice aklanıp paklandıktan sonra akşamleyin yine ışık gezisine çıkarız.  Bazen böyle gecelerde tek tük yıldızlar bile oluyor gökyüzünde.

Çok sevgiler

Zehra  İpşiroğlu

Paylaş.

Yazar Hakkında

Yazarın bütün yazıları için tıklayınız:

Tiyatro Mektuplarına Nisan 2019’da umut dolu bir ortamda başladık. Geriye baktığımızda bunların tiyatro aracılığıyla güncel konulara değinen felsefi mektuplar olduğunu düşünüyoruz. Çünkü yaşam ve tiyatro, tiyatro ve yaşam iç içe yoğurulduğu sürece tiyatro anlam kazanıyor. Üç aylık uzunca bir aradan sonra 11. Mektubumuza Korona Günlerinde Tiyatro Mektupları adı altında devam ediyoruz. Tiyatro başta olmak üzere hiçbir kültürel etkinliğin olmadığı yepyeni bir döneme girdik. Ev hapsi dönemi… Yaşadıklarımız bizlere gerçek değilmiş gibi geliyor, sanki bir bilim kurgu filminin içine düşmüşüz gibi. Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. İnsanın insanı öldürücü bir virüsün taşıyıcısı olarak potansiyel bir tehlike gibi gördüğü bir ortamda Korona sembolik bir güç kazanıyor. Bu dönemde neler yaşayacağız ve neler paylaşacağız birbirimizle ve okuyucularımızla? Bunu biz de henüz bilmiyoruz ama bildiğimiz tek şey bu izolasyonu ancak dayanışmayla kırabileceğimiz. Koronalı günlere rağmen tiyatro yüreğimizde, zihnimizde ve sanal dünyada yaşayacak ve bize güç ve umut verecek.

Yanıtla