Toksik Erkeklik ve Kırmızı Oda

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Zehra İpşiroğlu

Korona döneminde kadına karşı şiddetin yükselmesiyle birlikte toksik (zehirli)  erkeklik kavramı da iyice gündemimize girdi. Erkeklerin kendilerini kadınlardan üstün görmeleri,  yönlendirici, baskın ve otoriter olmaları, her şeyi  kendilerinin bildiklerini sanmaları, yönetimi ve kontrolü hep ellerinde tutmaları,  kısaca erkek olmayı bir ayrıcalık ve üstünlük gibi yaşamaları bugün dünyanın her bir yerinde sorgulanıyor. Kadına karşı baskıya, şiddete, cinsel tacize hayır kampanyaları günden güne yaygınlaşıyor.

Bu süreçte milyonları etkileyen yerli TV dizilerinin bu konuya bilinçsizce yaklaşmaları dikkati çekiyor. Kısa bir süre önce çıkan TV Dizi Pusulası, Dizi Eleştirisinin Temelleri kitabımda erkek şiddetinin  kalıtımsal biyolojik bir özellik olarak  çok doğal kabul edildiği, şiddete karşı şiddetin onaylandığı, dahası tek çözümmüş gibi gösterildiği dizileri  örneklerle mercek altına alarak  bu konunun temellerine iniyorum. Erk, güç, iktidar,kontrol, öç alma tutkusu, yıkıcılık dizilerin olmazsa olmazını oluşturuyor. Böylece şiddeti onaylayan, dahası yücelten bir anlayış çerçevesinde fiziksel şiddetten psikolojik şiddete değin şiddetin her çeşidini görüyoruz dizilerde.

ŞİDDET TANRI YAZGISI MI?

Şiddete karşı şiddetsiz bir direniş nasıl olabilir,  kadınlar kendilerini nasıl koruyabilirler, kadın dayanışması nasıl gelişebilir, şiddet mekanizmaları toplumun hangi kurumlarında nasıl ortaya çıkıyor, önüne geçmek için ne yapılabilir, şiddete karşı duran olumlu erkek davranış modelleri nasıl oluşturulabilir  gibi  sorunlar ise neredeyse hiç gündeme gelmiyor.  Öyle ki şiddet önüne hiçbir zaman geçilemeyecek olan bir Tanrı yazgısıymış gibi sunuluyor.

Bir süre önce gösterime giren Kırmızı Oda dizisinin uyandırdığı büyük ilginin temel nedeni şiddet konusunu  basit bir sansasyon olayının dışına çıkarak ciddi bir biçimde sorgulaması. Bu sorgulama psikolojik bir yaklaşımın dar sınırları içinde kalsa da bu konuda  bir farkındalık yaratması açısından çok önemli. Kırmızı Oda’da gündeme gelen psikolojik öykülerin hepsinin temelinde bir şiddet öyküsü var. Şiddet uygulayanlar kadını  bir insan olarak değil de sadece cinsel bir obje olarak gören erkekler, şiddetin mağdurları ise kadınlar. Çocuk yaşta şiddete uğrayan, hırpalanan, aşağılanan, taciz yaşayan çocuklar,  tecavüze uğrayan, fuhuşa sürüklenen ya da zorla  evlendirilen küçük kızlar,  sürekli şiddet  ve işkence gören kadınlar öykülerin baş kişilerini oluşturuyorlar.

ÇÖZÜM ÖYKÜNÜN İÇİNDE

Öyküler ne kadar dayanma sınırımızı zorlarsa zorlasın psikolojik seanslar çerçevesinde sunulduğu için çözümü de içeriyor.  İzleyici mağdur olanla özdeşleşerek yaşananlar üzerinde düşünme sürecinin (kurtuluş acaba var mı, nasıl?)  içine çekiliyor. Anlatılamayacak olanı anlatabilme, konuşabilme, kısaca travmalarla yüzleşebilme  büyük iniş ve çıkışları olan  çok engebeli bir süreç bile olsa  yaşananlarla mesafe kurulmasını sağlıyor.

Mağdur kadınların en büyük sorunu travmaların sorumlusu olarak kendilerini görmeleri, kendilerini suçlamaları. Bu duygudan kurtulmaları  iyileşmelerinin ilk adımını oluşturuyor.  Yüzleşme süreci içinde kimi kadının yolu yavaş yavaş açılırken, kimi de bunu başaramıyor ya da başarmakta zorlanıyor. Ancak birilerinin onları yargılamadan can kulağıyla dinlediğini bilmek, yalnız olmadıklarının farkına varmak çözüm yollarının kapısını da aralıyor. Böylece psikolojik terapinin önemi de vurgulanmış oluyor. Öykülerde zaman zaman mağdur durumda olan erkekler yer alsa da ağırlığı kadınlar oluşturuyor.

YARDIMI HAYAL DÜNYASINDA ARAMAK

Psikolojik seanslarda gündeme gelen sorunların hepsi kadını bir nesne ya da köle olarak gören toksik erkekliğin ürettiği  ataerkil bir sistemin göstergeleri. Dizide  bu sistem sorgulanmasa da,  varlığını her an  her dakika hissediyoruz. Öte yandan psikolojik bakışın sorunların daha derinine inen sosyolojik bir bakışla harmanlanmadığı oranda kısıtlı  kaldığını düşünüyorum.  Buna  Hollanda’da yaşayan bir işçiyle mutsuz bir evlilik sürdüren Boncuk’un öyküsü güzel bir örnek veriyor.  Dizide Boncuk’un şiddet dolu geçmişinin, çocukken yaşadığı travmatik olayların bugünü yaşamasını engellediği gösteriliyor. Boncuk onu  seven, iyileşmesi için elinden  geleni yapan kocasından giderek uzaklaşarak  kendine tıpkı Frederico Fellini’nin Julia ve Hayaletler, Ruhların Giuletta’sı filminde  Julia’nın yarattığı hayaller gibi gibi  bir hayal dünyası kuruyor.  Kurguladığı paralel dünyada yaşamına eşlik eden üç ermişe, sonra da onun için şarkılar besteleyen sanatçı ruhlu hayali bir sevgiliye sığınıyor. Hayaller giderek öylesine ağır basıyor ki onu gerçeklerden kopararak ölüme kadar  sürüklüyor. Özellikle bu öyküde sorunların kökenini sadece geçmişte arayan psikolojik yorumun  iyice yetersiz kaldığını düşünüyorum.  Hollanda’da yaşadığı ülkenin dilini bile öğrenmeden son derecede izole ve tekdüze bir yaşam sürdüren  Boncuk’un bunalımı geçmişteki olaylar kadar bugün yaşadıklarıyla da ilgili. Sonuçta kocası ona kötü davranmasa da Hollanda’da hapis bir yaşam sürüyor. Buna benzer bir sorunu  Tevfik Başer yıllar önce  Kırkmetrekare Almanya filminde  okuma yazma bile bilmeyen bir köylü kadının hapis yaşamında göstermişti.  Boncuk dil öğrense, bir meslek edinse, kendini geliştirebilecek ve ona yaşam enerjisi katabilecek bir şeyler keşfedebilse, belki de ona hiçbir şey katmayan kocasından ayrılma cesaretini gösterebilse  çok şey değişebilir. Onu öldüren   geçmişin hayaletlerinden çok evliliğinde yaşadığı bu çıkmaz oluşturuyor. Bu çıkmaz kendine güvenmesini ve yaşama sarılmasını engelliyor. Bu nedenle de  yardımı  gerçeklerde değil de hayal dünyasında yarattığı  ermişlerde ya da  onu kurtaracak bir prenste arıyor.  Bu sorunun dizide  yeterince işlenmemesini, sözgelimi psikoloğun geleceğe yönelik alternatif olasılıklarını hiç gündeme getirememesini büyük bir eksiklik olarak gördüm.

Dizinin bundan sonraki bölümlerinde çözüm odaklı bir arayış çerçevesinde  geçmiş bugün ve yarın  arasındaki bağlantıların  çıkarılması çok anlamlı olabilirdi. Öte yandan doğrudan toksik erkekliği mercek altına alan öykülere de daha çok yer verilmesi,  eril şiddetin doğuştan gelen bir özellik değil de öğrenilmiş  bir şiddet olduğunun gösterilmesi diziye bir ağırlık kazandırabilirdi.  Bakalım Kırmızı Oda  ilerleyen bölümlerde de   diğer dizilerden farklı olma ayrıcalığını koruyabilecek mi?
Cumhuriyet
Paylaş.

Yazar Hakkında

Yazarın bütün yazıları için tıklayınız:

Köln ve İstanbul'da serbest yazar olarak yaşayan Zehra Ipşiroğlu, 1975-91 yıllarında İstanbul Üniversitesi Almanca Bölümü’nde, doksanlı yıllarda aynı Fakülte’de kendi kurduğu “Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturgi” Bölümünde, 1998-2009 yıllarında Almanya’da Duisburg/Essen Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nde profesör olarak çalışmalarını sürdürmüştür. Yaratıcı eğitim ve öğretim alanında yayınlanan çeşitli imece yayınlarının ve edebiyat, tiyatro, yaratıcı eğitim ve öğretim üzerine çıkan kitaplarının yanısıra, roman, öykü, anı, röportaj ve dokuz yaşın üstündeki çocuklar ve yetişkinler için yazınsal çocuk ve gençlik kitapları, ayrıca yazınsal çevirileri vardır. Kitaplarının bazıları Almanca, Sırpça, Rusca ve Hindu dillerine çevrilmiştir. 1978’de Milliyet Sanat filim öyküsü yarışması birincilik ödülünü, 1987’de Milliyet Sanat edebiyat eleştirisi birincilik ödülünü, 1993’de “Tiyatroda Devrim” adlı kitabıyla Kültür Bakanlığı Tiyatro Araştırma ve İnceleme ödülünü, “Tiyatroda Yeni Arayışlar” adlı kitabıyla Kültür Bakanlığı Eleştiri ödülünü, 1997’de yurtdışında “Nashornspiel” adı altında yayınlanan “Gergedan Oyunu” adlı çocuk kitabıyla Orhan Kemal Öykü yarışması ödülünü, Almanya”da da “Eselsohr” dergisi sıradışı çocuk yazını ödülünü, 2008’de Özgürlük Yolları kitabıyla A. Baştürk İşci Edebiyatı ödülünü, 2013'de Demokratik İşçi Derneği Onur ödülünü,2014 de Afife Jale Yapı Kredi Özel Tiyatro ödülünü almıştır.

Yanıtla