Sesim Geliyor mu? Ses, Ses, Bir ki…

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Pınar Erol

“Annem öldü belki ama mitokondrisi bende kaldı…” Oyunu izlerken aklıma gelen ilk cümle bu oluyor. Bu mitokondri babadan değil, anneden geliyor. Anne, her çocuğuna kendi enerjisini devrediyor yani. O güne dek ona aktarılanları o da sonraki nesile aktarırken genleriyle de bunu bir güzel sağlamlaştırıyor. İşte bu anneler, içine bellek tozu kattıkları bir kadınlık iksiri hazırlıyor. Sormadan doğurduklarına, bunu isteyip istemediklerini sormak da akıllarına gelmiyor haliyle. Yıllarca aynı ninniyle uyutuyorlar çocuklarını. Bizimkiler de bu devran yürüsün de yürüsün diyenlere “Uyandığımda Sesim Yoktu” oyunlarıyla kafa tutuyor.

Yaratıcı ekip, yazarların dilinden anlıyor ve fiyakalı bir prodüksiyon yerine yalın bir sahneleme dili buluyor. Yanlış ifade etmeyeyim: Dekordaki yalınlık, hünerli oyunculuklara alan açıyor. Burcu Görek ve Dilara Gül, gözümüzün önünde bedenlerini, vokallerini, kaslarını şekilden şekile sokarken ve benlikleriyle birbirinin içinden geçerken zor yakalanır bir ahenk tutturuyorlar. Ben diyeyim su balesinin jimnastikçileri gibiler, siz deyin Meyerhold’un biyomekanik oyuncuları olmuşlar. Birbiriyle kavga ederken, hak verirken, ayrışma ve birleşme anlarında içlerindeki mitokondriyi dans ettiriyorlar. Cassandra’nın kafa sesini oynarken, katmanlı kadınlık hallerinde aynı kişiler, yok hayır ayrı kişiler…  

İroniye bak! Sırf annene benzememek, onun sesini taklit etmemek için merhametli, bakımlı, fit ya da ne bileyim onun gibi şefkatli olacakken belki; asi, uçarı biri olup çıkıyorsun. Bu sefer de olmadığın başka birine dönüşüyorsun. Hep başkasını memnun etmek için paspas gibi ölen annene bileniyorsun. Eline, diline, ayağına dolanan kordondan kurtulmak; göbekten bağlı olduğun annenden özgürleşmek istiyorsun. Hayatı onun gibi ziyan etmemeye yemin ediyorsun… Derken zor olanın içindeki gardiyanın sesini susturmak olduğunu hatırlıyorsun. Annene ait olduğunu sandığın sesin kendi nefes borundan çıkmasına şaşırıyorsun. Sonra bir şevk geliyor üstüne. İnsan bunu bir kere başarmaya görsün, o zaman kendi sesini duymanın merakı artar diyorsun. Kendini keşfe çıkıyorsun. Kadın dediğinin nasıl olması gerektiği sadece erkeğin izin verdiği ölçüde tarif edilmesin, onlar tarafından reçete edilmesin diye, kadına anlatacak daha güzel hikâyelerimiz olsun diye makası alıp kesiveriyorsun o kordonu. Bak gördün mü; yeniden doğdun! Sabah oldu, uyandın. Sıra sesini açmakta öyleyse. 

Oyunun Kanadalı yazarları Norah Sadava ve Amy Nostbakken kendi sesimizi temsil eden kitaplar, filmler aradık; bulamadık, biz de kendimiz yaptık diyorlar. 2013’ten 2015’e kadar devam eden yazım sürecinde Anne Sexton, Sharon Olds, Amy Gerstler ve Sylvia Plath’in yazılarına başvuruyorlar. Ve nihayet kendilerini temsil eden oyunu yazıyor, yönetiyor ve oynuyorlar. Hatta Amy Nostbakken oyunun müziğine de el atıyor.

Dilara Gül: Aslında insanın varoluşsal problemlerinden yola çıkılıyor. Burada sadece cinsiyeti kadın.

Burcu Görek: Yaşadıkları bir sürü şeyi not edip içlerinden oyuna aktaracakları kısımları anlamlı bir kurguya yerleştirmişler. Yani hem toplumda gözlemledikleri şeylerden hem de başlarına gelenlerden besleniyorlar. Bunu da sorgulayan bir bilinçle yapıyorlar. Bu bilinçle düşünüyorlar ve niye böyle davranıyorum; niye böyle cevap veriyorum; bu benim kendi sesim mi; gerçekten böyle düşündüğüm için mi böyle cevap veriyorum; yoksa böyle öğrendiğim için böyle gelmiş böyle gider mi diyorum diye soruyorlar.

Kadınlar tarafından kadınlar hakkında yazılmış oyun hakkında Amy Nostbakken, “dürüst olmak gerekirse, kendisini feminist bir oyun olarak pazarlayan bir gösteri yaparsak kimsenin gelmeyeceğine inanıyorduk. Ama sonra bu ikiyüzlülüğümüzü fark ettik. Bu elbette feminist bir oyundu ve bu konuda çığlık atmamız gerekiyordu.” diyor. O çığlığın devamında işte “MeToo”’ları yaşıyoruz. 

Dilara Gül: Bazı provokasyonlar hayatta bir yerlere getirebiliyor. Ne kadar kalabalıksan o kadar iyi anlatabilirsin demek gibi. Bir elin sesi yok ama çoğalırsan, örgütlenirsen güçlü olursun gibi. Benim gibi düşünen insanları kendi kümeme alabilmek için yapıyorum demek gibi.

Burcu Görek: Çağdaş feministler bize karşı gelebilir gibi bir düşünceleri de var.

Edinburgh Fringe’ten İstanbul Fringe’e uzanan bir serüven. 2017’de oyunu izlerken anlatı biçimini çok seviyorsunuz ve oyun çıkışında Amy Nostbakken ile tanışıyorsunuz. O kadar içten oynamışlar ki gerçekten annelerinin öldüğünü düşünmüşsünüz. Rastlantıya bakın ki sonradan çekilen filmin yönetmeni Patricia Rozema o dönem annesini kaybediyor. Anne kaybı üzerinden bir oyun başlatmak çok yönlü bir tartışmayı da ateşliyor. Bu seçim, anlatılan baskı için mükemmel bir örtüşme. Bir de ölünün ardından konuşmak zaten zordur, insanı toplumsal normlar olarak da durduran çok unsur vardır. 

Burcu Görek: Ölümden öte bir şey olmadığı için oyunu o noktadan alıyorlar. Yani bundan sonra ne yaparsam yapayım, ne söylersem söyleyeyim biten bitmiş, dönüşü yok deniyor. Ölümü o yüzden işin içine koyduklarını düşünüyorum. İçlerinde birikenleri bu şekilde daha rahat söyleyebiliyorlar sanki. “Artık o öldü. Bir paspas gibi öldü. Yutkunup gülümseyerek öldü” diyor. Yani bütün bu hıncı da, kendilerine duydukları öfkeyi de, annesinin yaşamında gözlemlediklerini de dışa vurmayı kolaylaştıran bir şey bu. İstediklerimi söylemek için daha ne kadar bekleyebilirim noktasındalar. Bence bunu kullanmaları oyunun gücünü artırmış. Çünkü bu kadar sıkışmışlığı, baskıyı sökemeyebilir; dile getiremeyebilirlerdi. Birinin ölümünü beklememize gerek yok asla. Bu oyun çalışırken bana bunu gösterdi.

Cassandra’nın yazar olmasına rağmen annesi hakkında anma yazısı yazamaması da önemli bir vurgu. En kolay yapacağı şeyde bile duvarlara tosluyor. Ve seremoninin gereklerini yerine getirirken yaptığı seçimler bir kızın omzuna annesini temsil etme sorumluluğu yüklüyor. Yetmezmiş gibi yazısını bir erkeğin dinleyeceğini düşünerek, o eril dünyaya karşı ifadeyi düşünüyor.

Dilara Gül: Hatta replikte de var. “Ben yazarım ya, annemi güzel bir şekilde ifade edebilmeliyim”. Eyvallah yazarsın ama o an yazar değilsin işte; annenin kızı Cassandra’sın. Orada, insan olarak var olmaya çalıştığın bir yer var. Annenin ölümüyle ilgili bir şey yazamaman çok doğal. Kim bilir belki bir erkek dinliyordur diye düşünmesine gelince; o da hep kabul görme ihtiyacı. Yaptığımız seçimlerle hepimiz kabul görmek istiyoruz. Yine de başkalarının ve özellikle erkeklerin bakış açılarını merkeze alıp almamak bizim seçimiz.

2013’te “Rain Man” oyununda tanıştığınız Tamer Levent’e bu oyundan bahsedip oyunu yönetmesini istiyorsunuz. O da yoğunluğuna rağmen bir çevirt bakalım diyor ve çevirisi beklemediği bir hızda eline ulaşınca kendini yönetmen koltuğunda buluyor. 

Burcu Görek: İnsanlar çok yoğun bile olsalar, karşısındakinin yaratma aşkını, bir şeyler yapabilme enerjisini eyleme dönüştürdüğünü görünce bir yerinden tutma isteği duyuyorlar. Bu da bizim için iyi bir şey. Çünkü gerçekten birlikte çalışmak istediğimiz insanlardan böyle bir geri dönüş geliyor ve programlarına alıyorlar. Bu konuda Tamer Hoca’nın yaptığı katkı tabii ki yadsınamaz çünkü oyunu izlediğim zaman yapımcılığa dair hiçbir fikrim yoktu. Bu oyun sayesinde kendi şirketim “Bu Yapım”ı kurarak, yapımcı oldum. Şimdi de başka bir oyun için birlikte çalışıyoruz. O zaman oyunu Türkiye’ye getirmek istiyordum ama nasıl olacağına dair bir fikrim yoktu. Ben de işleri süreçte öğrendim ve bu sürece büyük katkıyı Tamer Hoca sağladı. Çünkü ortada benden ve oyundan başka hiçbir şey yoktu. Bir de yazarlar bizim kadın bir yönetmenle çalışmamızı istemişlerdi. Öyle de bir zorluk vardı.

Hatta çevirmenin de kadın olmasını istemişler. Ve siz çevirmen bir arkadaşınızın önerisiyle Gökçenur Şehirli’yle tanışmışsınız. 

Burcu Görek: Onlar bütün ekibin kadın olmasını istediler ve aramızda yoğun bir mail trafiği oldu. Biz bir şey yapıyoruz, sanat üretmeye çalışıyoruz ve bu cinsiyetçi yaklaşımın zararı olabilir diyerek onlarla uzlaştık. Bence Tamer Hoca’nın metne yaklaşımı çok doğruydu. Yani bir kadın ya da erkek gibi değil de; bir sanat üreticisi gibi -cinsiyetten bağımsız- yaklaşıyordu. Tabii ki oyunun feminist yaklaşımları var ama Tamer Hoca daha çok hümanist bir yerden yaklaşmaya çalıştı.

Orjinal adı “Mouthpice” olan oyunun adı sizin önerinizle “Uyandığımda Sesim Yoktu” oldu. Aklımızdan geçirdiklerimizi her zaman dillendirmiyor, seslendirmiyoruz. Bir de hem sabah uyandığında hem de olaylara uyandığında (!) sesini kaybediyor kadın. Mesela aynı oyun Romanya’da “Cassandra” adıyla oynanıyor. 

Burcu Görek: O ekiple de irtibata geçtik. Orada da “Cassandra”nın yönetmeni kadın değil. Onlar bizim küvet ve mikrofona ek olarak aksesuar da kullanmışlar. Çevirmenimiz “Mouthpice”i “Ağız Dolusu” olabilir diye önerdi ama anlamını karşılamadığını da ekledi. “Uyandığımda sesim yoktu” oyunda da sürekli geçen ve oyunu özetleyen bir cümle.

Dilara Gül: Çok temiz bir isim. Oyunun ismi çok hoşuma gidiyor.

Yola “Çıplak Vatandaşlar” oyununda birlikte oynadığınız Dilşad Çelebi ile çıkıyorsunuz ve 6 Şubat 2020’de Koma Sahne’de Türkiye prömiyerini yapıyorsunuz. Yine aynı oyundan arkadaşınız Dilara Gül müthiş heyecanlanıp ilk önce “iyi ki ben oynamıyorum” dese de sonrasında “birinizin ayağını kaydıracağım ve bu oyunda ben oynayacağım” diyor ve dediğini yapıyor. 

Dilara Gül: Vallahi ben kimsenin ayağını kaydırmadım. Dilşad kendi hamile kalmaya karar verdi. Geçen temmuz ayının bir çarşamba günü, evde spor yaparken Burcu beni aradı. Dilşad oyunu bekletmek istememiş ve beni önermiş. “Çıplak Vatandaşlar”ı oynarken ilişkimiz dostluğa dönüştüğü için elimizden geldiği kadar birbirimizi desteklemeye çalışıyorduk. Ben bir kere provalarına gitmiştim, bir de prömiyere gittim. O gün ikisinin Koma’nın kulisinde heyecanla oyunun başlamasını beklediğini gördüğümde “Allah’ım iyi ki şu an o ben değilim” dedim. Sonra da işin içine girdikten sonraki ilk 10-15 oyunda “ben bu mesleği niye yapıyorum” diye çok sorudum. Çünkü manası yok bu kalp ritmimin, öleceğim galiba. Her işimde olduğu gibi bunda da nasıl olur, yapabilir miyim diye düşünürken provalara başlamıştık bile. İki ay boyunca neredeyse haftanın 5 günü prova yaptık. Çok çalıştık.

Peki Dilşad Çelebi bu ikiliyi izleyebildi mi?

Dilara Gül: Çok istedi ama bebeği bırakıp gelemedi.

Asıl yazarlar sizi “online” izledi mi?

Burcu Görek: Bazı video kesitlerini izlediler ama oyunu komple izlediler mi bilmiyorum. Bu arada oyunun yazarlarından Amy de ikinci bebeğini doğurdu.

Tamer Levent ile provalarda evcilik oynamışsınız. Sanırım “biçilen rolleri” daha da netleştirdi bu çalışma. Bir de 5 faza ayırdığı oyunda şimdi bunları unutun deyip kalıpları kaldırmış ve genel provaya kadar duygularınızı kattırmamış. 

Burcu Görek: Tamer Hoca’nın bazı egzersizleri var. Evcilik bunlardan bir tanesi. Sanırım bu, doğaçlama temrinleri olarak o çocuk saflığında oynayabilmek ile ilgiliydi. Yani oynamamak üzerine oynamaktı aslında. Belki de kendimizi durumlara inandırabilmek için yapılan bir çalışmaydı. Provayı 5 aşamalı yapıyor hoca ve son faza kadar hep anlamak üzerine çalışıyoruz. Hep akılla gidiyoruz yani. Zaten prova süreçleri de o onu getiriyor. Kendini biraz daha, biraz daha tanıyorsun. Hâlâ da tanımaya devam ediyoruz.

Tanımak derken sizler de kendinize dönüp baktığınızda (çünkü ciddi bir yüzleşme oyunu bu) kendinizi yakaladığımız durumları fark ediyorsunuz. Burcu hanım, “savunduğumuz şeyler için her gün eyleme katılamıyoruz ama biz bunu sahne üzerinden estetik biçimde yapıyoruz” derken Dilara hanım siz de “Susma Bitsin” oluşumunun içinde yer alıyorsunuz. Oyunla birlikte yaşamınıza aldığınız farkındalıklar oldu mu?

Burcu Görek: Bir kere bugüne kadar bazı soruları sormadan gelip şimdi sorunca konfor alanından çıkıyorsunuz. Bu aslında hayatınızı daha da zorlaştırıyor ama olsun soru sorarak yaşamak benim kat be kat tercih ettiğim bir şey. Zaten ne kadarıyla yüzleşebiliyoruz sonunda hâlâ bilmiyorum.

Dilara Gül: Yakın arkadaşım Canan Atalay bana “Susma-Bitsin” platformundan bahsettiğinde, darp edilmiş bir kadın olarak ses olabileceksem ne güzel olur deyip 2017’deki toplantıya gitmiştim. Dört sene sonra “Uyandığımda Sesim Yoktu”da oynamam çok güzel bir tesadüf oldu. Prova sürecinde bitiremediğim bir ilişki içindeydim. Cassandra karakteri kadın olarak yaşadığımız birçok zorluğu barındırıyor ve kristalize ediyor. Buna mutsuz olduğun bir ilişkiyi bitirme gücü de dâhil. Karakteri çalışırken ve oynarken kendi seçimlerimi sorguladım. Onun gibi kendimi cezalandırdığımı gördüm ve onun gibi önce kendime dürüst olmam gerektiğini fark ettim. Bu adımı attıktan sonra gerisi geliyor zaten.

Burcu Görek: Bir de zaten üzerine çok düşündüğümüz şeyleri oynamak istiyoruz. Tiyatroda bunu yapma özgürlüğümüz daha çok. O yüzden oyun araştırırken de bizi rahatsız eden, bizi kaşıyan konuları istiyoruz.

Üzerine düşünmek demişken oyunda düşünceyi oynuyorsunuz. İki kişi tek kişinin aklına girip oradaki çatışmayı, çelişkiyi hatta ikiyüzlülüğü oynuyorsunuz. İkiniz de aynı kişinin iç içe geçmiş, net ayrımı olmayan yönlerini oynarken rolleri iyi-kötü, kalp-beyin, bilinç-bilinçaltı olarak bölüşmüyorsunuz. 

Burcu Görek: Aslında metinde Cassandra’yı sağ ve sol olarak ayırmışlar. Ama orada da o zıtlığı gütmemişler. Tamer Hoca sağ ve solu iç içe geçirerek sahnelemeyi tercih etti.

Uyumsuzluğu, bölünmüşlüğü göstermek için 2 kişiye ihtiyaç var. İki fikir bu bedeni çekiştirip duruyor. Çünkü metinde hem sistem eleştirisi hem öz eleştiri var. Bir nevi Cassandra Cassandra’ya karşı.

Dilara Gül: Yin-Yang diyorum ben buna. Birinin söyleyemediğini diğer kadın söylüyormuş gibi. Birisi daha nahif, birisi daha saldırgan. Örneğin benim oynadığım kadın daha vahşi iken, o benden çıkıp Burcu’ya geçiyor. Her insan gibi baharı yaşarken kaygılar, korkular devreye girince mevsim kış olabiliyor. Her şey var içinde. Tüm mevsimlerin oyunu bu.

Çok dinamik ve müthiş dikkat ve konsantrasyon isteyen bir oyun. Senkronizasyon önemli, ritmi kaçırmamak gerekiyor. Partnerliğin iyice öne çıktığı bir reji. Nasıl partner olunurun dersi gibi. Bana sorarsanız dağcılar gibi birbirinize bağlısınız ve sadece kendinizden değil, karşınızdakinden de aynı derece sorumlusunuz. 

Dilara Gül: Diğer türlüsünü oyun kaldırmaz ki. Aslında çok zorlanıyoruz. Gerçek hayatta aynı insanlar değiliz. Onun beğendiklerini ben beğenmiyorum; benim beğendiklerimi o beğenmiyor. Bir yandan da iyi anlaşan iki arkadaşız. Sanırım birbirimizi dinliyoruz ve kolluyoruz. Kesinlikle çok intim bir reji. Yatak odamızı açıyor gibiyiz.

Burcu Görek: Bir de aklımıza takılan şeyi soruyoruz. Sana da öyle geliyor mu diyoruz. Sanki o da o anda onu düşünüyormuş gibi. Ben şundan rahatsızım, sen ne diyorsun derken sanki eş zamanlı aynı şeyi düşünüyormuşuz gibi hissediyorum.

Siz de hayatlarınızda aynı kişiye dönüştünüz mü? Mesela asistanınız küvet devirme planınıza şaşırmış. “Konuştuğumuz gibi” dediğiniz de “hiç konuşmadınız ki” demiş. Gözlerinizle konuşmuşsunuz çünkü.

Dilara Gül: Birbirimize o kadar benzemiyoruz gerçek hayatta. Psikolojik bir yükü yok yani. Tamamen teknik bir şey bu. Biz bir yıl içerisinde 60 oyun oynadık ve çok turne yaptık. Bu asla cepten yenecek bir oyun değil. Her seferinde yeniden var oluyor. O parkta tekrar tekrar oynayabilme şansımız oluyor yani. Deneyim kazandıkça, Cassandra’yı anlamaya başladıkça, kesişen noktaları birleştirdikçe o kadın var olmaya başladı ikimiz için de.

Oyunun yurtiçi, yurtdışı, birçok festivale katılması ve oldukça gezmesi dikkat çekici. Bunu nasıl başardınız?

Burcu Görek: Dilara’nın gelmesiyle gezme aşkımız daha da arttı. Zaten oyunu festivalden görüp getirdik biliyorsunuz. Dolayısıyla festivale uygun bir oyun. Tamer Hoca da yurtdışında çok fazla festivale katılmış, jürisinde bulunmuş biri. Onun da önerisiyle festivalleri araştırdık. Aynı zamanda mesaisinin yarısını festivallere ayıran bir asistanımız var. Tabii festivalde kurulan bağlantıların da önemi var. Bir tanesine gitmek sonrasını getiriyor.

Evet, Arnavutluk’ta oynadıktan sonra gördüğü ilgi sayesinde Litvanya ve Kosova’dan da davet almışsınız. 

Burcu Görek: Öyle bir algı oluyor. Daha önce yurtdışına gitmiş, demek ki gidiyor bu oyun diyorlar. Başvurularımız dışında da teklifler geliyor. Zaten küvet de oradan bulunduğu için biz sadece mikrofonumuzun başını ve kıyafetimizi alıp gidiyoruz.

Skampa’da oynadığınız küvet oval değil, dikdörtgendi. Bu neredeyse oyunu kurguladığınız tek dekor olarak oyunculuğunuzu etkilemedi mi?

Dilara Gül: Neler neler yaşadık orada. Sığamadık ki içine! Bizim sırf oyun için yapılmış çok konforlu bir küvetimiz var normalde. Tabii ki turnelerde öyle olmuyor. Sırbistan’da küvetin ayaklarından biri yoktu. Ben repliğimi söyleyip geri kaykılırken düştüm. Burcu da üstüme düştü. Küvetten mütevellit komik anılarımız da oldu.

Burcu Görek: Böyle durumlarda hareketlerimizi revize ediyoruz ama tahmin edemediğimiz şeyler de oluyor tabii. Bence küvet bizim üçüncü oyuncumuz. Mikrofonu da sayarsak buna 4 kişilik bir oyun diyebiliriz. Düşünsenize turnelerde bir nevi partneriniz değişiyor.

Priştina Uluslararası Tiyatro Festivali’nde kadın-erkek karma 20-30 aday arasından en iyi oyuncu ödülünü birlikte aldınız. 

Burcu Görek: Onu almak da büyük kalp çarpıntısıydı. Çünkü adayları gösterirlerken 25 kişi falan geçti ekrandan. Vermiyorlar galiba falan dedik hatta. Oradan gelmesi çok özeldi.

Dilara Gül: Kosova gibi travmalarının yaralarını sarmaya çalışan bir ülkeden genç bir ekibin bizi festivale davet etmesi, sonrasında bir de ödüle değer görmesi çok kıymetli.

“Annem sıcak bir banyo yapmanın deva olamayacağı hiçbir dert yoktur derdi hep” sözü oyunun niye küvette geçtiğini anlatıyor. Bir anlamda anne sözü dinliyorsunuz. O küvet kendi dar alanımız, debelendiğimiz, kendi sınırlarımızı koyduğumuz ve oyalandığımız yer. Niye o küvetten çıkamayışınızı, erteleme güdüsünü, dolayısıyla dekorun işlevini konuşalım.

Burcu Görek: Yataktan kalkmamak gibi bir şey.

Aynı zamanda anne karnı, tabut, bar tuvaleti, soyunma kabini ve çiçekçi de oluyor. 

Dilara Gül: Küvet her şeyin metaforu aslında. Bizi güvende hissettiren ve tedirgin eden yerlerin birer temsili. Ben de Cassandra gibi ilk adımı zor atarım. Fakat küvetten çıkıp kendimi akışa bıraktığımda, korktuğum kadar kötü olmadığını fark ederim. Günün sonunda sıcak bir banyo ya da arkadaşlarla geçirilen samimi bir akşam bütün kötü hisleri siliyor. Bu yüzden o cümlenin benim repliğim olması çok değerli benim için.

Burcu Görek: Oradan bir türlü çıkamamasının nedeni kendisiyle yüzleşip tekrar tekrar düşmesi. Ama nihayetinde çıkıyor.

Dilara Gül: Ben hep ne hissediyorum biliyor musunuz o ilk çıkışında? Hani ceylanların doğar doğmaz dizleri bükülür, doğrulamazlar ya hep o görüntü geliyor gözümün önüne.

Küveti anne karnı diye yorumlarsak o çıkış da doğum. Bir taraftan da kadının kendi kendine uyguladığı sansür sonucu küçültüp sınırladığı dünyası. 

Dilara Gül: Tam olarak öyle. Hayatımın bir döneminde kilo problemim vardı ve hiç askılı giymedim. Nasıl bir blokaj, nasıl bir kapatmak kendini. Cassandra zihnimi açtı. O yüzden diyorum benim hayatıma çok büyük etkisi var bu oyunun diye.

Küvetteki ve dışarıdaki oyunculuğu nasıl bölümleriz? Orada bir anlam arayalım mı? Dekorda küvet iç dünya, mikrofon toplumda konuşmayı temsil ediyor diyebilir miyiz? 

Dilara Gül: Elbette. Orası hitap etmeye, anlatmaya, konuşmaya çalıştığımız yer. Ve bu yine kendi çıplak sesiyle olamıyor. Orada da yine mekanik bir şeyle, mikrofonla olması çok manidar.

Gider deliğinden konuşulan o sahnede Beckett’in “Not I” oyununa selam var mı?

Burcu Görek: Orayı yaratıcıların yorumu gibi kullandık. Onlar da o şekilde almışlardı. O sahne için oyunlu bir şeydi. Koreografik olarak da buna imkân veren bir delik. Zaten annesinin de dışardan gelen sesi olduğu için orada yankı yapıyor, hoparlör etkisi yaratıyor.

Kaslı erkeklerden yardım istenen, cinsiyet farkını vurgulayan o interaktif sahnede nasıl tepkiler oluyor? O cilveleşme peki?

Dilara Gül: Erkekler şaşırıyorlar. Bazılarının çok hoşuna gidiyor o sahne; bazıları da ne gerek vardı diyor.

Burcu Görek: Artık seyirci de bir takım yorumları okuyarak geldiği için bunun bir oyun olduğunu biliyor. Başından sonuna kadar küvet bizim elimizde dönüp durduğu için oyun olduğu çok açık aslında.

Dilara Gül: Bir seferinde küveti devirmek için sahneye çağırdığımız bir erkek seyirci tekrar kaldıracakken yardım etmek istedi. Gerçekten kaldıramıyoruz sanmış. Bizim için durum açık olsa da yerleşmiş erkekleme refleksi bu detayı kaçırabiliyor.

Hareket tasarımından bahsetmemek olmaz. Utku Demirkaya kendi alanında bir dramaturji yapmış adeta. 

Burcu Görek: Tamer Hoca’yla birlikte konuşarak ilerlediler. O nasıl bir şey istediğini anlatmaya çalıştı; Utku bize bir şeyler gösterdi; biz onu sunduk derken oluştu. Utku’nun önemsediği şey o geçişleri organik yapabilmekti. Hareket hareket olmasın; hareketler birtakım durumlara hizmet etsin istedi. Bir yandan da matematiğini ölçtü. Burada çok hareket ettiniz, bir sonraki sahnede seyirciyi dinlendirelim gibi ilerledi. Metnin ifadesine uyması için deneme-yanılmalar yaptık. Bir de benim kas hafızam başlarda hep Dilşad ile olan oyuna gidiyordu. Utku bana bunun yeni bir oyun olduğunu ve Dilara ile yeni bir oyuna başladığımı hatırlattı hep. Bunu kabul ettikten sonra zaten benim açımdan süreç çok hızlı ilerledi.

Dilara Gül: İki farklı bedende tek bir karakteri oynadığımız anlaşılabiliyorsa bunda Utku’nun dokunuşlarının payı çok büyük.

Cassandra, annesini çeşitli kahramanlara benzetiyor. Bu yüzden kostüm de She-Ra karakterinden esinlenme.

Burcu Görek: Bu kendimiz için bir bilgiydi. Kanada’da mayo giyiyorlardı. Biz burada daha rahat edebilmek için böyle bir kostüm seçtik. Çok hareketli bir oyun olduğu için kostüm sade olmalıydı.

O beyaz kostüm, bir ara siyah mı oldu?

Burcu Görek: Ama o başka bir Cassandra’ydı, başka bir oyundu. Dramaturjik değişiklikler de yapılmıştı.

Dilara Gül: Tamer Levent bize alan bırakıyor. Siyah olsa nasıl olurdu görmek istedik. Biz de bir gün Kanada’daki gibi mayoyla oynamayı deneyimlemek isterdik.

Bu konuda problem de yaşamışsınız Düzce’de. 

Dilara Gül: Evet, muhafazakar görüşlerin hakim olduğu yerlerde kıyafetimiz oyunun ötesine geçip tepki alabiliyor maalesef. Aslında bu oyunda anlattıklarımızın tam tersi bir bakış açısı. Yine de insanlara ulaşabilmek güzel.

Müzikler için Boğaziçi Caz Korosu şefliği de yapan Batınhan Altun’la çalışmışsınız. A capella’nın zorluğu bir yana, çift sesler rejide de farklı bir şeyi anlatıyor. Burcu hanım şarkı söylemesi için teklif alırken, Dilara hanım “Sosyal Müzik Yapıyoruz” adlı bir müzik projesinin de yürütücüsüymüş. Yani şarkı ve müzikle yakınsınız zaten. 

Burcu Görek: Şarkı söylemeyi çok seviyorum. Kuzenim, müzisyen menajeri. Onunla bazen single konuşmaları yapıyoruz ama şu anda ciddi bir şey yok.

Dilara Gül: Müzik benim hayatımın her yerinde. Şarkı söylemeyi de seviyorum. Okulda şan eğitimi aldık ama yetkin değilim. Biliyorsunuz ki bu bir kas ve çalıştıkça aktive olan bir şey. O yüzden başlarda çok zorlandım. Çift ses yapmak, düet yapmak kolay değil.

Hem nesillerdir taşınan DNA’lar hem de toplumu oluşturan çocukları annelerin yetiştirmesi yüzünden sürekli bugüne taşınan bir anlayış var. Cassandra da annesine benzememek için onun tam tersi olan küfür kıyamet bir hayat yaşıyor. Sesini bulmaya çalışırken, annesinin sesini reddederken kendisinin de olmayan bir sesi sahipleniyor. 

Dilara Gül: Patates kızartması yememesi gibi.

Önünde sonunda annemize benziyoruz. Annemize benzememeye çalışarak bir ömür harcayıp tam da ona dönüşmemiz ironik değil mi? Hem delice anneden kopmak istiyoruz hem de ondan ayrılacağız diye ödümüz kopuyor.

Dilara Gül: Ben anneme benziyor muyum bilmiyorum. Bazı hallerimiz benziyor herhalde. Sanırım ağzımı annem gibi yapıyormuşum.

Telefonla arayan her kadın da bir şey temsil ediyor. 

Dilara Gül: Daha grotesk oynuyoruz oraları.

Burcu Görek: O kadın figürleri muhtemelen onların zihnindeki abartılı halleri. Belki o kadınlar öyle demiyorlar da onlara öyle abartılı geliyor.

Aslında tüm o seçimler (tabut, çiçek, elbise) metinde yazmasa bile seçim yapabileceğimizi fısıldayan bir ışık sızdırıyor bence. 

Burcu Görek: Seçme şansı varsa umut da var gibi mi? Kendi sesini bulmasına dair bir umut var mı demek istediniz? Her izleyicinin kendince anlamlar çıkarabilmesi bizim tekrar düşünmemizi sağlıyor. Böylece çok katmanlı oluyor, öyle değil mi?

Dilara Gül: Ama seçemiyor, sonuçta ortalama zevke hitap eden karışık buket alıyor. O kadar karışmış ki anne ve kendisi. Kendine ait bir fikri yokmuş gibi oluyor.

Mikrofonu kapanın sesini çıkaramama hali geç kalınmışlığı anlatıyor. Çığlık atmak isterken sesin ona eşlik edememesini görüyoruz. Ancak iç sesimizi bulursak dış sesimiz duyulacak. Bir de karşısında baskı yapanın sesi yükseldikçe kişinin sesi duyulamıyor. 

Burcu Görek: O sesi arama çabası belki sesi bulmaktan bile önemli. Çünkü herhangi bir şeyi ararken o kadar çok şeyle karşılaşıyoruz ki sürecin kendisi önemli olmaya başlıyor. Zaten sanat süreçtir denir ya. Mesela Dilara ile yaşadığımız prova süreci de en az oyun kadar, belki ondan bile önemliydi benim için. Oyunun çıkmasını sağlayan şeydi çünkü…

Ve siz de bu kadar yol geldiniz, dönmezsiniz artık geri.

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Pınar Erol

Yanıtla