Romantikliğin Lüzumu Yok! Adam Gibi Oynayın: Tiyatrolog, Aut

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Faik Kündeş

2 Kasım 2010’da FIFA, futbol camiasını uzun yıllar meşgul edecek skandal bir karara imza attı!  Yaklaşık 12 yıl sonra düzenlenecek olan 2022 Dünya Kupası Katar’da oynanacaktı. Aralarında Avustralya, ABD, Japonya gibi ülkelerin de olduğu İsviçre’nin Zürih kentinde yapılan adaylık oylamasını Katar, ABD’nin 24 puan önünde büyük bir farkla kazanarak kupaya ev sahipliği yapma hakkını elde etmişti.

Aradan geçen 12 yıllık çalkantılı süreçte özellikle oylama günlerinde bazı üyelerin Katar Hükümeti’nden milyonlarca dolar rüşvet aldığı iddiaları kurumun güvenilirliğini önemli ölçüde zedelemiş, FIFA’nın sayısız üyesine soruşturmalar açılmış, aralarında üst düzey yöneticilerin de bulunduğu yüzlerce kişi istifa etmek zorunda kalmıştı. Bunlarla birlikte kupanın favorilerinden Almanya ile Norveç, Danimarka, Kanada, Galler gibi ülkeler insan hakları ihlalleri konusunda bu kadar geri kalmış, eşcinselliğin yasadışı sayıldığı, işçi koşullarının insani koşullardan uzak olduğu bir ülkede düzenlenecek bir organizasyonda yer almayacaklarına dair beyanlarda bulunmuşlardı. Fakat organizasyon tüm bu tartışmaların arasında yukarıda saydığım ülkelerin de bulunduğu 32 ülkenin katılımıyla geçtiğimiz kasım ayında gerçekleşti.

Turnuvanın ilk günlerinde ev sahibi ülke Katar’ın stadyum içerisinde bira satışını yasaklaması üzerine FIFA başkanı Sepp Blatter’in “3 saat bira içmezseniz, ölmezsiniz” açıklaması futbolseverlerin tepkisini çekmiş, özellikle Avrupa basını bu demeci çok sert bir dille eleştirmişti. Yine kupanın açılış maçında Güney Amerika temsilcisi Ekvador ile ev sahibi Katar’ın oynayacağı maçtan önce Ekvadorlu 4 farklı futbolcuya 8 milyon dolar rüşvet teklif edildiği iddiaları, Katar’da sadece bu turnuva için yapılmış olan 8 stadyumun inşaatlarında 650’nin üzerinde göçmen işçinin hayatını kaybettiği haberleri tartışmaları alevlendirmiş, kupanın heyecanına gölge düşmüş olsa da grup maçlarının başlamasıyla birlikte artık bu konular rafa kalkmaya başlamıştı.

Bir futbol romantiği olarak midemi bulandıran bu gündem nedeniyle zaten çok da takip etmediğim turnuva birbirinden sıkıcı maçlara sahne olurken “Aa futbolla ilgili bir iş yapılmış sanırım” diye içimden geçirerek izlemeye gittim, bir kat tiyatrosu olan İzmir Alsancak’taki Tiyatrolog ekibinin Aut oyununu. Aut, Türkiye’de futbol endüstrisinin perde arkasında yaşanan tribün liderleri, kulüp yöneticileri, futbolcular ve saf bir bağlılıkla takımlarını destekleyen taraftarların kirli ilişkileri üzerine yazılmış bir oyun. Kasım 2010’daki ilk oylamadan Lionel Messi’nin kupayı kaldırdığı ana kadarki süreç ‘’futbolun asla sadece futbol olmadığını’’ bizlere bir kez daha hatırlatırken, Aut oyunu bu ikonik söze bir cümle daha eklememizi istiyor. ‘’Futbol asla sadece futbol değildir. Futbol sadece paradır.’’

Alper Kul ve Özgür Özgülgün’ün birlikte yazdığı bu oyunun bence en büyük iddiası daha önce sahnede pek az yer bulabilmiş bir alt kültürün çırılçıplak gösterildiği bir iş olması. Ve bunu İzmir’in tam orta yerinde yapıyorlar. Öyle ki bu oyunu izleyenlerin büyük çoğunluğu bıçkın mahalle delikanlılarını, ot içmekten kafayı yakmış gençleri, ağzı bozuk semt çocuklarını bir yerlerden biliyor, duyuyor olmasına rağmen aslında onlara epeyce uzaklar. Ve bu oyunla onların birbirleriyle ilişki biçimlerini, aralarında kurdukları hiyerarşik düzeni, birbirlerine bağlılıklarına ve ihanetlerine şahitlik etme şansı buluyorlar. Bu bağlamda metnin yazarları Alper Kul ve Özgür Özgülgün’ün  oluşturduğu atmosferin gerçekliğini takdir etmek gerekiyor. Diyaloglar, seyirciye oyun evreninin gerçekliğinde gezinme şansı sunuyor. Öyle ki araya girip iki çift laf etmek istiyorsunuz.

Semt Çocukları…

Diğer taraftan hikâye futbolu kendisine merkez almıyor. İzleyici kendisini bir anda arka mahalle çocuklarının boylarından büyük işlere kalkışıp, bunu bir de uyuşturucu kullanımıyla birleştirince yaşadıkları trajik anların tam ortasında buluyor. Küfür, hakaret, dayak ve uyuşturucunun bolca kullanıldığı öykü; uyuşturucu ticareti, pis mafya ilişkileri içerisine bir de mahalle abisinin semtin delikanlı çocuğunun kız kardeşine gönlünü kaptırmasıyla iyice kirleniyor.

Bütün bunlardan nasıl bir anlam üretilebilir? Oyun kişilerinin birbirleriyle ilişki biçimleri, hiyerarşi şeması aslında küçük bir sokaktan çıkıp memleketin her yerine sirayet etmiş bir anlayışın tezahüründen ibaret. Buna isteyen toplumun kültürel yapısına işlemiş mahalle kodları, isteyen korku, isteyen biat kültürü diyebilir. Aslında hepsi aynı kapıya çıkıyor. Siyasetten ekonomiye, yöneticilikten spora işlemiş ve tüm ülkeyi sarmış bir mafyatik anlayış hâkim. Aynı tahakkümün oyun evreninde nasıl karşılık bulduğunu izlemek pek de şaşırmadığımız Türkiye gerçeklerini yüzümüze vuruyor. Herkesin el pençe olduğu, saygıda kusur etmediği, konumunu korumak adına tüm insani değerlerinden vazgeçtiği ve aynı zamanda korktuğu bir lider ve onun çevresinde gelişen olaylar. En çok da bu düzene itiraz etmeyenlerin zarar gördüğü futbol ile stadyumun arka sokaklarında geçen bu hikâye aslında toplumun diğer kesimlerinden pek farklı değil, bundan eminiz…

Racon…

Konunun bir başka tarafı daha var: Görünenin, göründüğü gibi olmadığı… Örneğin, Türkiye’de taraftar liderlerinin diğer bir deyişle reislerin kulüplerine en çok bağlı taraftar oldukları düşünülür, fakat kazın ayağı tam da öyle değil. Aut oyununda da gördüğümüz üzere Zehir karakteri yani Reis tribünün büyük abilerindendir. Ancak aynı Zehir takıma ve takımın performansına dair en az konuşan karakterdir de. Futbol romantiği olmamıştır bu tarz adamlar hiçbir zaman. Takım küme düşmediği sürece çok da bir problem yoktur. Zira takım bir alt lige düşünce musluk daha az akmaya başlar. Çünkü bu ülkede hemen hemen her kulübün yöneticileriyle tribün liderleri arasında içinde paranın olduğu samimiyetsiz bir ilişkilenme biçimi vardır. Keza bu oyunda da yönetimi istifaya davet ettiği için öldürülen tribün grubu liderinin olduğu bir hikâyeye yer verilir.

Oyunda sürekli bahsedilen ancak hiç gösterilmeyen ve kapısı tutulan bir mekân var. Burası belki semtin kahvesi, belki taraftar grubunun lokali veyahut stadyumun girişi. Ancak kod adıyla bahsedildiği için çok da anlaşılmaz neresi olduğu. Mahalle, racon edebiyatı yerle bir edilir. Bacıya sarkılır, iki küfür etti diye omuz omuza tribünde tezahürat yapan renktaşın parmakları kesilir. Ucuz bir delikanlılık sirayet eder her yere. En zayıf olanın ezildiği, en güçlü olana yalandan hürmet edildiği, terso hareket yapanın kafasının koparıldığı bir dünyanın perdesi aralanır. Kısaca oyun, racon denen şeyin görünürde delikanlılık, az derinde para, en derinde pislikten oluştuğunu yüzümüze vurur. Paranın satın alamayacağı hiçbir kimse yok dedirtir oyun.

Yengelik Müessesesi…

Mahalle kültürünün, delikanlılığın, raconun kitabını yazmış, kaderin cilvesini yalamış, yutmuş abilerin aşamadığı bir de sevda meselesi var ki bu hikâyede de düğümleri bağlar. Bu kültür; ağzı bozuk, pis, ter kokan kültür sevdayı da kirletir. Semtin arka sokaklarından bir ses yankılanır her yere; ‘’Mutlu olmak yakışır mı lan hiç delikanlıya?’’ Hayatın öylece kenara ittiği ve girmeye çalıştıkça patakladığı bu insanlar mutlu olmayı kendilerine zül sayarlar adeta. İçleri kıpır kıpır etse de merak edilip aranmaları hoşlarına gitse de telefonu açtığında ‘’Kızım ne var lan? Ne arıyorsun zırt pırt’’ demek zorunda kalır mahalle abileri. Seveceksen adam gibi sev denilmesi delikanlıyı bozar çünkü. Romantikliğin gereği yoktur!

Oyun boyunca sürekli devam eden küfür ve argoya sık sık başvurulması, uyuşturucu kullanımı gibi +18 öğeler cömertçe seyirciye gösterilirken basit bir öpüşme sahnesinin sansürlenmesi Türkiye’de yüze vurumcu tiyatronun cinselliği hâlâ ve hâlâ aşamadığının en net örneklerinden birisi gibidir.

Bir oyun metninin sahne uygulamasında oyuncu performansı çok önemlidir şüphesiz. Aut oyunundan çıktıktan sonra çevremdeki dostlarıma oyunu tavsiye ederken sıklıkla oyunculuk performanslarından bahsettiğimi fark ettim. Bu yazının sonuna gelirken de övgüyü sonuna kadar hak eden harika oyunculukları es geçmemek adına isimlerini zikretmek isterim. Mahalle abisi rolünde Zehir (Burak Korkmaz), sağ kolu rolünde Ateş (Mehmet Savat) oyunun genel temposunu ayakta tutan rollerdi. Burak Korkmaz rolü öyle içselleştirmişti ki seyircinin oyun esnasında onunla göz göze gelmemek için çaba gösterdiğine şahitlik etmiştim. Aynı şekilde Mehmet Savat Ateş rolüyle tatlı sert mahalle abisi rolünde harikalar yaratıyor. Son olarak Caner Arpat’a bir parantez gerekir. Genç oyuncu oyuna ilk girdiği andan oyunun sonuna kadar rol tutarlılığı konusunda ders verecek bir performansa imza atıyor.

Aut kendi içinde bir ahlak sistemi olan ancak diğer taraftan toplumun büyük bir kesiminin korktuğu, uzak durmaya çalıştığı, dışladığı bir grup insanın hikayesi. Oyundan çıkınca seyirciye kendini sorgulatmaz, derin sosyolojik mesajlara sahip değil. Hatta ve hatta alışılmışın dışında tarzı ve dili itibariyle sıradan bir izleyici için sadece bir holiganizm hikayesi bile olabilir. Ancak oyun biraz deşilince buram buram kokan bir arabesk çiğliğin, boktan bir mahalle kültürü güzellemesinin yerden yere vurulduğu bir yerde konumluyor kendisini.

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Faik Kündeş

1 Yorum

Yanıtla