Siyah Çöpler Arasında Beyazlar İçinde İki Kadın: Afet & Diana

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Mimesis Söyleşi / BGST Tiyatro ve Theater Tri-bühne’nin ortak yapımı Afet & Diana: Siyah poşetlerinde dünyamızı zehirleyen çöplerin arasında, beyazlar içinde tesadüfen bir araya gelmiş iki kadının hikayesi… Almanya ve Türkiye’de ayrı ayrı gösterimler yapan bu oyunu İstanbul’da izledikten sonra ister istemez insanın aklında birçok soru canlanıyor. Hele ki küresel iklim krizi; aniden bastıran yağmurlar, bir anda açan güneşler, kışın ortasında mevsim normalleri üzerinde seyreden sıcaklıklarıyla kendini hissettirirken… Oyunun yazarı Sevilay Saral ve oyuncu Aysel Yıldırım ile Afet & Diana’nın hikayesini konuştuk.

Keyifli okumalar…

Söyleşi: Maral Çankaya

 

Afet & Diana” oyunun yolculuğu nasıl başladı? Metin süreci nasıl ilerledi?

AYSEL: Hikaye Mart 2019’da Bir Kadın Uyanıyor adlı oyunumuzla Almanya turnesine çıktığımızda başladı… “Bir Kadın Uyanıyor” tek kişilik bir oyun, yine metni ve rejisi Sevilay Saral’a ait, ben oynuyorum… Oyunu Stuttgart’ta Altes Feuerwehrhaus’ta sergilediğimizde, oyun sonrasında Stuttgart’ın 40 senelik tiyatrosu Theater Tri-bühne’nin genel sanat yönetmeni ve kurucusu Edith Körber kulise gelip oyundan çok etkilendiğini söyledi; “Feminist tiyatro yapıyorsunuz, ekolojistsiniz, çok benzer dertlerimiz var, güçlerimizi birleştirelim!” diyerek kendi tiyatrosunda birlikte bir çalışma yapmak üzere davette bulundu. Ne yapacağımızı sorduğumda, “Sen ne yapmak istersen… İster tek kişilik bir oyun yap, istersen çok kişilik…” gibi çok ucu açık bir teklifti bu. Tekrar haberleşmek üzere ayrıldık. Ben de tabii ki yapmayı en çok sevdiğim şeyi yaptım; Sevilay’la çalışmak… Sevilay Saral’a oyun yazmak isteyip istemeyeceğini sordum.  

SEVİLAY: Yolculuğun başlangıcını Aysel anlattı. Sonrasında yazar koltuğunda oturmam için benimle görüştü Aysel. Ortak yapım bir kadın oyunu sahnelemek istiyorlardı. Yeni bir oyun metni olacaktı. Bir ya da birkaç kadın oyuncuyla sahnelenebilir, dar kadrolu bir oyun düşünülüyordu ve hikayesi ile ilgili olarak da tamamen serbesttim. Hazırlandım. 2019 yılı Ağustos’unda buluştuk. Kara Orman’da, Edith’in evinde bir hafta misafir olduk. Çok güzel ağırlandık. Ben oraya bir oyun taslağıyla gittim. Edith ve Aysel’e sunum yaptım. Sorularını yanıtladım ve sonrasında bu yeni oyunun yazımına başladım. Üç ay içinde oyun metni tamamlanmıştı. 

AYSEL: Edith de ben de hikayeyi çok sevmiştik. Bu arada, Eylül ve Kasım aylarında Edith bizi Bir Kadın Uyanıyor ve Zabel oyunlarımızla Theater Tri-Bühne’de konuk etti ve o buluşmalarda projenin ayrıntılarını, süreçlerini, prova takvimini tasarlamaya başladık Edith ile. Sevilay metni tamamladığında bu sefer biz Edith’i 10 günlüğüne İstanbul’da ağırladık. O süreç de çok verimliydi, şu an LİP’i seslendiren arkadaşımız Başak Doğan’ın da katılımı ve yardımıyla Edith metnin Almancasını oluşturdu. Afet’i ben, Diana’yı Tri-Bühne’den bir oyuncu oynayacaktı, Edith yönetecekti, sahne tasarımı, kostümler, pek çok unsuru konuşmaya başlamıştık. Mart ayında provalar Almanya’da başlayacaktı. Ki 11 Mart 2020 tarihinde pandemi ilan edildi. Sınırlar da kapanınca tüm sahne üstü projelerimiz gibi bu proje de rafa kalktı.

SEVİLAY: Evet, Aysel’in anlattığı süreçler yaşandı, proje rafa kalktı ve ancak üç sene sonra tekrar gündem oldu. Ve ben oyunu oturup yeniden yazdım. 2019’da yazılmış metinle, 2023 Mayıs’ında sahnelenmiş oyun metni tamamen farklı. Aslında şöyle, Kara Orman’da sunduğum o ilk sinopsis pek bir değişime uğramadı. Yani zaman, mekan, karakterler, tema aynı kaldı. Olay örgüsü de, yani giriş gelişme sonuç da pek değişmedi ama diyaloglar yeniden yazıldı. Oyunun dili değişti. Neden dersen? Üç yıl aradan sonra, o ilk metni alıp tekrar okuduğumda, ben yazmış olsam da, bana ait gibi gelmedi. Bu belki de çok şaşırtıcı değil, koca bir pandemi yaşamıştı dünya, tiyatro. O kadar hızlı ve büyük bir değişim oldu ki hayatımızda, ben o ilk metni yazdıktan sonra yani. Pandemi gerçekten çoğu kişi için çok zor bir süreçti. Ayrıca ben, çok değerli birini, eşimi, Ömer Faruk Kurhan’ı kaybetmiştim. İşte böyle bir üç yıldan söz ediyoruz. Daha önce başıma gelmemiş bir durum oldu, kendi metnimi ikna edici bulmadım, yer yer üstten, fazlaca süslenmiş, yer yer çok kalabalık, bildiğiniz küstah buldum kendi kalemimi. Oyunun aklını yenilemeye ve dilini sadeleştirmeye ihtiyaç vardı. Sadece atmak ya da eklemek gibi değil, daha derin bir değişim lazım diye düşündüm. Çalışmalara başlamaya bir ay kalmışken, Aysel’i de ikna ederek, neredeyse sil baştan yazdım oyunu. Dediğim gibi sinopsisini pek değiştirmeden, karakterlerimi bambaşka düşündürüp, bambaşka konuşturdum. 

Çöplük tercihinin nedenleri neler? Oyunu yazarken ve sahneleme aşamasında o çöplük nelere dönüştü? Oyunu izlediğimde çöplüğün hem gerçek anlamda bir çöplük hem de kapitalist sistemin artık işe yaramayan unsurlarının atıldığı yer olarak yorumlamıştım. Sizde nasıl ortaya çıktı bu çöplük fikri? 

SEVİLAY: 21. yüzyılın yaşadığı sorunlardan biri de plastik atıklar, elektronik atıklar, kimyasal atıklar yani insan dahil canlıların varlığını tehdit eden çöpler. Ve de bu çöplerin daha yoksul, dezavantajlı bölgelere taşınmasını sağlayan küresel atık ticareti. Burada adaletsiz bir durum ve yasadışı bir trafik var maalesef. Bizim oyun mekanımız da bir çöplük. Gerçek anlamıyla Almanya’dan ithal edilen plastik atık çöplüğü. Ancak senin de sorunda belirttiğin gibi, birçok başka yan anlama da dönüşüyor bu çöplük.  Biraz da bu yüzden sahneye baktığınızda gerçek bir çöplüğe benzetilmiş bir sahne tasarımı görmüyorsunuz. Simsiyah yığınların olduğu sahneye bakarken sistemin karanlık yüzünü görüyor gibiyiz. Çalışan haklarının zayıflığını, demokraside gerilemeyi, cinsiyetçiliği, kadınlar için eşitsizliği, fırsatçılığı. O karanlık sahnenin içinde bütün bunları görüyoruz aslında. Ama elbette oyunumuz umutsuzluğu yaymak için yazılmadı. İki kadının dayanışmasına varacak bir karşılaşma, tanışma hikayesi yazıldı. Yani bu mekan seçimi, bize daha da karanlık bir çağın geleceğini söylemiyor. Kadınların maruz kaldığı baskıyla, çevre sömürüsü arasında bir bağ, bir anlamda ekofeminist bir düzlem oluşturuyor bu çöplük. Ve çöplükte karşılaşan iki kadın Afet ve Diana, tezat bir şekilde sahneye beyazlar içinde çıkıyorlar. Bu ilk izlenim, oyun boyunca onlar aracılığıyla vicdan ve merhameti de göreceğini müjdeliyor seyirciye diye düşünüyorum. 

Afet’i ve Diana’yı ayrı ayrı anlatacak olsanız… birbirlerinden farkları neler? Ya da ortak özellikleri? Birbirlerine, dilleri farklı olmasına rağmen, ne anlatmak istiyorlar? Ve dolayısıyla seyirciye…

AYSEL: Afet ve Diana, biri Alman, diğeri Türk, biri Avrupalı, diğeri buralı… Birbirlerinin dilinden tek kelime anlamıyorlar. Oyun bu tezat ve çatışma üzerine kurulacak gibi düşünülebilir ilk bakışta. Ama bunun ötesine geçiyor hikaye. Sevilay biraz bahsetti ama oyunu üç yıl sonra yeniden yazarken, kendi nazarında bu iki kadının farklılıklarından çok “ortaklıklarının” vurgu kazandığını söylemişti; çünkü artık aradan, tüm dünyayı etkilemiş bir pandemi, yeni bir savaş, yeni bir ekonomik kriz geçmişti ve biz artık daha fazla ortak sorundan konuşuyorduk örneğin Edith’le de… Artan kömür fiyatlarından, işsizlikten, göçmen sorunundan, hastalıktan, ölümden… Ve bu iki kadın her şeyden önce, çöpe atılmış, emekleri, varlıkları yok sayılmış iki kadın olarak oradaydılar. İki beyaz yakalı kadın:

Afet 36 yaşında, evlenmemiş, tek başına yaşayan, kabaca “kimseye minnet etmeden” kocaya, babaya, patrona el açmadan, açmak zorunda kalmadan yaşamaya çalışan, tabii bir beyaz yakalı olarak kendi konfor alanını kurmuş, o alanı korumak için de sürekli çalışmış,  ömrü boyunca kariyerine yatırım yapmış ama iş yerinde gördüğü türlü ayrımcılık ve haksızlıklar karşısında da çok susmuş, alanını korumak, atılmamak için kendinden çok taviz vermiş bir kadın. Ama işte, atılıyor. Bir anda… Diana da bir beyaz yakalı diyebiliriz, sanat koordinatörü, o da kendince kendine yettiği, özgür olduğu bir hayat kurmuş ama o da Alman erkek arkadaşı tarafından terk ediliyor. Bir anda. Acısını hafifletmek için gittiği İstanbul meyhanesinde de rakı zehirlenmesine uğruyor ve öldü diye düşünülerek “başımıza kalmasın” hesabı, meyhane sahipleri tarafından gerçekten bilfiil çöpe atılıyor. 

Oyunda Afet için işten atılmak ve sonra iş arkadaşları tarafından bile bir anda silinmek yok sayılmak bardağı taşıran son damla oluyor. Bu değersizleştirmeyi protesto ediyor kendisini çöpe sürerek. Sistem kendisini ve bir bakıyor ki bir başka kadını da tek kullanımlık bir çöp gibi gözden çıkarmış ve bu marj alanına atmış. İki kadın dil engelini de LİP yardımıyla aşınca tabii ki birbirlerini dinliyor ve anlıyorlar. İki kadının anlaşması, birbirine el uzatması üzerine bir oyun “Afet&Diana”. Birbirlerini çöpleştirmemeleri üzerine. Çöplükte bunun manifestosunu yazıyorlar.

Peki ya LIP? Tamamen sıfır ve birlerden oluşan bir programın bir anda iki kadını derinden anlayan, yaşayan bir unsura dönüşmesi oyunun çarpıcı noktalarından biri. Bir çeviri programının ötesine geçiyor…

SEVİLAY: LIP, oyunda sadece ses olarak sahnede duyduğumuz yapay zekanın adı. O da bir kadın sesi. Birçok arayüzü var, biri de çeviri yapmak. Ki bu Türkçe ve Almanca konuşan iki kadın arasındaki birbirini anlama bağını kuruyor oyunda. Bu zaten çok önemli bir işlev ve yer yer bunun dışında, sanki üçüncü bir oyuncu gibi müdahil oluyor ilişkilerine. 

2019 oyun metniyle, şimdiki oyun metni arasında değişime muhtaç bir öğe de LIP oldu haliyle. Yapay zeka bence halen çok yeni ve çok karmaşık bir teknoloji. Ve çok büyük bir hızla dönüşüyor, gelişiyor. Oyun metninin rafta beklediği üç yıl içinde de haylice değişmiş durumda tabii. O zaman ChatGPT yoktu mesela. Ama öngörülebilir bir şeydi ve ben o dönemde, bir yanıyla ezbere bir yazılım olsa bile, bir yanıyla da durumu analiz edip, zekasını kullanarak uygun yanıtları verebilen bir LIP kaleme almıştım. 2023’te sahneleme sürecinde özellikle bu ChatGPT tartışmaları çok gündemdeydi. Önyargılar, korkular da vardı, olumlu yaklaşımlar da vardı. Tabii bizim aramızda da yapılan tartışmalarla beraber LIP’in varlık alanını, etkisini biraz daha geliştirmek durumunda kaldım. Buna rağmen halen mütevazı bir katılımı var denebilir. Doğrudur. Bir yazar olarak yapay zeka teknolojisiyle “seviyeli bir ilişkimiz” var diyebilirim. Fazla içli dışlı değiliz. Bu mesafeden daha fazla atıp tutmam doğru olmazdı diye düşünüyorum. Yani LIP’in oyuna mütevazı katılımı yazarın tercihi. Bu bir başlangıç bence. Gelişime çok açık bir alan. Yapay zekayı tiyatro metinlerinin içinde bir karakter olarak daha fazla görebiliriz. 

Almanya ile ortak yapım olmasına sebep olan nedenler nelerdi? Neden özellikle Almanya? Bunun çevre politikalarıyla doğrudan bir bağlantısı vardır diye düşünüyorum sizi de tanıdığım için.

AYSEL: Almanya ile ortak yapım olmasının sebebi, kendisi de ekofeminist bir aktivist sanatçı olan Edith Körber’den böyle bir teklifin gelmesiydi ve projeyi onunla beraber şekillendirirken aramızda oluşan diyalog Sevilay’ı ekofeminist bağlamda bir hikaye dizayn etmeye sevk etmiş olmalı. Hatta çöp ithalatı fikrini, gerçekliğini oyuna katmayı öneren Dilan Kurhan olmuştu diye hatırlıyorum – Sevilay yaratıcı süreçlerde kızı Dilan ile sohbetlerinden de çok beslenir ve o sene Türkiye’nin İngiltere ve Almanya’dan çöp ithalatı yapan ülkeler listesinde şampiyon olduğunu Dilan hatırlatmıştı bize. Daha evvel sırasıyla Çin, Polonya ve Malezya liste başı iken, tüm bu ülkelerde çöp ithalatına getirilen sınırlamalar ile şampiyonluk Türkiye’ye geçmişti. Ve maalesef Türkiye geri dönüştürülebilir plastik atık ithalatında hala şampiyon; bu konuda herhangi bir sınırlama getirilmeksizin çöp alımına devam edildiği gibi, bu çöplerin sadece %9’u geri dönüştürülüyor, gerisi ya sokaklarda yakılıyor ya da başka üçüncü dünya ülkelerine satılıyor. 

Peki Almanya’da kaç kere oynandı? Almanya ve Türkiye seyircisinin oyuna yaklaşımı nasıl oldu?

SEVİLAY: Afet ile Diana, prömiyerini Almanya’da yaptı ve iki kez oynandı. Stuttgart’ta, Theater Tri-bühne’nin kendi sahnesinde. Bu sezona Türkiye, İstanbul oyunlarıyla başladık. Böylelikle iki ülkenin seyircisi de izlemiş oldu oyunu. Henüz yeni bir oyun olduğundan ve de az sayıda gösterimden dolayı, geribildirimlerle ilgili çok fazla bir şey söylemek için erken sayılır. Ama ilk oyunlarda gördüğüm kadarıyla hem Almanya seyircisi, hem Türkiye seyircisi tarafından genel olarak olumlu bir karşılaşma yaşandı diyebilirim.

Oyunu izlemekte en büyük zorlayıcılık iki dilli, hatta üç dilli bir oyun olması bence. Türkçe, Almancanın yanı sıra az da olsa İngilizce de var. Evet üst yazı var ama yine de sahnede farklı dillerin yan yana varlığına seyircinin adapte olmasının kolay olmayabileceği, hikayenin anlaşılırlığını sıkıntıya sokabileceği gibi endişelerimiz vardı başlangıçta. Ama böyle bir sıkıntı pek olmadı. Sahnede birbirinin dilini anlamayan iki oyuncu nasıl anlaşmaya başladıysa, seyirciyle oyun da birbiriyle anlaştı diye düşünüyorum. 

Sahnede oyuncuyla, metinle, tasarımla kurulan evren her iki ülkede de seyirciye yabancı gelmedi. Bu özellikle Almanya’da seyircilerin üstünde durduğu bir şeydi. Hikayeyi evrensel ve çağdaş, sahnelemeyi cesur bulduğunu söyleyenler oldu. Evrenselliği, bir ülkeyi değil de insanlığı anlatan bir hikaye izlediklerini ifade etmek için kullandılar. Cesareti ise, hikayenin ağır bir hikaye olmasına rağmen, mizahi üsluptan kaçmamış olduğumuz için. Bu esnek ve geçişken üslup, sanırım biraz sürpriz oldu orada seyircilere. Feminist tiyatro, bir kadın oyunu, kadın sorunları anlatılacak, Türkiye’den bir ekip diye oyuna geldiklerinde, belki sahnede daha fazla ağlayacağımız, ya da daha didaktik olacağımızı bekliyorlardı, bilemiyorum. 

Her gösterim sonrası seyirciden gelen tepkiler, yorumlar bizim için çok değerli, tiyatro için çok değerli. Oyunla seyircisi arasındaki etki tepki bağı, olmazsa olmazı bence tiyatronun.

Çalışma süreci buradan bakınca “hem maddi hem de manevi anlamda zordur herhalde” cümlesini hak ediyor. İki şehri geçtim, iki ülke arasında mekik dokuyan bir kadrodan bahsediyoruz. Bunun artı ve eksi yönleri neler oldu? 

AYSEL: Doğru bir tabir; iki ülke arasında mekik dokunuyor! Açıkçası bunun en zorlayıcı yanı, kısa prova dönemleri içinde böyle bir oyuna hazırlanmak oldu. Normalde prova sürecine çok daha uzun zaman ayırmaya alışkınız. Diğer yandan bu projenin bizi zaman anlamında sınırlandırması, metin, oyunculuk, proje ön hazırlıkları vs. her konuda çok daha disiplinli davranmaya, sahne üstü çalışmasında özen ve cesaretten ödün vermeden daha hızlı çözümler bulmaya yönlendirdi bizi diye düşünüyorum. Tabii bu noktada, senelerdir pek çok kadın oyununa imza atmış usta bir yazarımızın olması, Almanya’dan gelen oyuncu arkadaşımız Neslihan’ın sadece oyunculuk değil, kooperasyon ve dil anlamında da çok yetenekli çıkması, Başak olsun, Banu olsun, kendi payımı da yadsımayayım, bu beş kadının çalışma süreci boyunca bir adanmışlıkla çalışması sayesinde böyle bir oyun ortaya çıktı. Şimdi oyun iki ülkede de seyirci karşısına çıkmaya başladı. Bu kısmı ayrı bir serüven; biraz zaman geçsin turne günlüklerimizle, seyirci görüşleriyle ikinci bir söyleşi yaparız belki?

Afet &Diana’nın gelecek programı nedir?

AYSEL: Aralık ve Ocak programını paylaşayım şimdilik…

Aralık’ta iki İstanbul temsilimiz var: 

6 Aralık Çarşamba 20:00 Soğanlık Kültür Merkezi (Kartal), 

9 Aralık Cumartesi 20:30 Hann Sahne (Kanyon)’da sergilenecek oyun.

Ocak ayında ise Almanya’da iki oyun var:

21 Ocak Pazar Hamburg’da Mut Theater’de 

28 Ocak Pazar Stuttgart Güneş Tiyatrosu’ndayız.

 

Paylaş.

Yanıtla