Tiyatro Birlikte Yaşama ve Direnme Alanıdır

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali Emek Ödülü alan Prof. Dr. Zehra İpşiroğlu, “Tiyatro yalnızca gösteren değil, alışılmış düşünce biçimlerini sarsan ve başka türlü bir yaşamın mümkün olup olmadığını sorgulayan bir alan haline gelmeli” diyor. 

Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali 20-30 Kasım 2026 tarihleri arasında düzenleniyor 29’uncu kez düzenleniyor. Festivalin Emek Ödülü Prof. Dr. Zehra İpşiroğlu’na verilecek. Ödülün gerekçesinde “Türkiye’de tiyatro kuramı, dramaturji ve yaratıcı drama alanlarının gelişmesine öncülük eden; kaleme aldığı yapıtlar, akademik araştırmalar ve eleştirel bakış açısıyla tiyatromuzun düşünsel zeminini ve seyirci kültürünü onlarca yıldır zenginleştiren, çağdaş Türk tiyatrosuna sunduğu paha biçilmez katkılar ve tükenmeyen emeği dolayısıyla 29. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali Emek Ödülü Sayın Prof. Dr. Zehra İpşiroğlu’na takdim edilecek” denildi. 

Ankara Tiyatro Festivali’nde Emek Ödülü’ne değer görüldünüz. Türkiye’de tiyatronun bugün geldiği noktayı otosansür, eleştiri ve yüzleşme açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?  

Çok zor koşullara karşın tiyatro ayakta kalma mücadelesini sürdürüyor. Özellikle küçük tiyatrolarda gözlemlenen hareketlilik, dinamizm ve yeni arayışlar umut verici. Batı ülkelerinde, sözgelimi Almanya’da tiyatro izleyicisini yitirme korkusunu yaşarken, bu nedenle de sürekli olarak izleyiciyi içine çekecek yeni yeni projeler oluştururken, bizde izleyiciye çok daha kolay ulaşılıyor. Çünkü tiyatroya ilgi hep var. Bir oyun çok tuttuysa yıllarca sahnede kalıyor ve farklı sahne yorumlarıyla gündemden hiç çıkmıyor. Benim çeşitli kentlerde oynayan Lena, Leyla ve Diğerleri oyunum gibi. Öte yandan yaşadığımız ortamda tiyatrolarda da otosansürün çok yoğun biçimde işlediğini görüyoruz. Oysa izleyici kendi sorunlarını gündeme getiren, kendisine doğrudan dokunan oyunları da görmek istiyor. Belgesel tiyatro, kişisel öyküler, tanıklıkları gündeme getiren savaş, göç, ırkçılık, ekonomik eşitsizlik gibi oyunlar azınlıkta kalıyor. Sözgelimi Tiyatro Eleştirmenler Birliği politik çizgedeki oyunları özendirmek için her yıl Genco Erkal Özel Ödülü veriyor. Ama bu yıl kimseye ödül verilemedi. Ataerkil düzenin gündelik yaşamda nasıl üretildiğini gösteren sağlam bir dramaturjisi olan, estetik açısından etkileyici oyunlar da azınlıkta kalıyor. Oysa yaşadığımız toplumda özellikle bu konunun ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Tiyatro birlikte yaşama, direnme ve düşünme, alışılmış görme biçimlerini ve cevapları kırma ve sorgulama, algılama biçimini dönüştürme alanı. Tiyatromuzun bu gizilgücünün geliştirilmesi gerekiyor. 

Türkiye’de tiyatro eleştirisi ve eğitiminin karşı karşıya olduğu temel sorunlar neler? 

Yıllarca önce yazdığım ve o dönemde çok yankı uyandıran Eleştirinin Eleştirisi kitabımda somut tiyatro eleştirilerinden ortaya çıkarak oyunu izlemeden yazılabilecek klişe eleştirileri açığa çıkarmıştım. Aradan geçen süre içinde eleştiri anlayışı çok değişti. Tiyatro Eleştirmenler Birliği olarak yıllardır çıkardığımız Teb Oyun dergisinde ya da gene Teb’in web sayfasında çıkan, daha kısa deneme türü ya da uzun inceleme ağırlıklı eleştiriler ya da bir oyun üç bakış gibi denemeler bunun en belirgin göstergesi. Yayınlanan eleştirilerde hazır klişelerin ya da yargıların kullanılmadığını, tam tersine anlamaya, yorumlamaya ve değerlendirmeye, yani eleştiriye yönelik bir alımlama sürecinin yaşandığını görüyoruz. Bunu Mimesis, Tiyatro vb başka tiyatro dergilerinde de görüyoruz. Bu açıdan eleştiri anlayışının da olumluya doğru bir dönüşüm geçirdiğini düşünüyorum. 

Doksanlı yılların başında İstanbul Üniversitesi’nde kurduğum Dramaturji ve Tiyatro Eleştirmenliği Bölümü’nün amacı tiyatroda düşünselliğin temellerini atmaktı. O dönemde dramaturji kavramı bile bilinmiyordu. Zaman içinde tiyatrolara yön veren dramaturglar yetişti, tiyatro eleştirmenleri yetişti. Toplumsal cinsiyet,  çocuk tiyatrosu vb konularda yeni yayınlar çıktı, araştırmalar yapıldı. Bütün bu olumlu gelişmelere karşın tiyatroda düşünsellik alanında daha çok yolumuz olduğunu düşünüyorum. 

Kadınların tiyatro üretimindeki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Kadınların tiyatroda güçlenmesi ve eşitsizliklerin aşılması için neler yapılmalı? 

Tiyatroda özellikle yönetici konumunda hep erkekler yer alıyordu. Bu yavaş yavaş değişiyor. Sözgelimi sayıları henüz çok az bile olsa kadın yönetmenlerimizin de olması olumlu bir gelişim. Öte yandan kadın deneyimlerini merkeze alan ve düşünsel bir temeli olan oyunların sayısı hâlâ çok az. Bu konuda kolaylıkla otosansür devreye girdiği gibi bir çekingenlik de var. Tiyatrocuların neyin sahneye taşınabileceğine ilişkin kaygılarının daha oyun üretilmeden yaratıcı süreci belirlediğini görüyoruz. Buna kendi oyunlarımda son yıllarda tanık oluyorum. Çocuğa cinsel taciz ve istismar konusunu ele aldığım Babalar, Amcalar ve Diğerleri ya da yeni bir erkeklik anlayışı olabilir mi sorusunu sorduğum Erkeklik Hapishanesi oyunum hâlâ yönetmenini ve yapımcısını bulamadı. Çok renkli bir tiyatro yaşamımızın olmasına rağmen tiyatro aracılığıyla sorunlarla hesaplaşma ve yüzleşme kültürünün yeterince yeşeremediğini düşünüyorum. Tiyatronun gerçek gücü yalnızca oyun üretmesinde değil, toplumun görmekten ve konuşmaktan kaçındığı sorunları görünür kılabilmesinde yatıyor. Başka bir deyişle tiyatro yalnızca gösteren değil, alışılmış düşünce biçimlerini sarsan ve başka türlü bir yaşamın mümkün olup olmadığını sorgulayan bir alan haline gelmeli. 

BİRGÜN 

Paylaş.

Yanıtla