Esra Aşan
Geçtiğimiz hafta fotoğraf, moda sektörü içinde başlayan cinsel taciz/şiddet ve istismar ifşaları kültür sanat dünyasında dizi, sinema, tiyatro alanlarından gelen ifşalarla genişleyerek devam ediyor. Sektörün çok farklı dallarından gelen ve deprem etkisi yaratan bu ifşalar karşısında kültür sanat camiasının uzak durmasının mümkün olmadığı bir gündemle karşı karşıyayız. Sosyal medya kanalları üzerinden ardı ardına yayımlanan ifşalar, meselenin kişisel olmadığını, sektörel bir sorunu, cinsel taciz ve saldırıların kültür sanat alanında bir iş güvenliği sorunu olduğunu ortaya koyuyor. 18 yaşından küçük kız çocuklarının paylaşımları güvenlik sorununun boyutlarını daha da artırıyor.
Son iki hafta içinde gelen ifşa sayıları o kadar fazla ki her birini ayrı ayrı takip etmek kolay değil. Başta Instagram olmak üzere, X (Twitter), Facebook gibi sosyal medya kanallarını gezerek nerede ne olup bittiğini anlamaya çalışıyoruz. Diğer yandan sosyal medyayı haber kaynağı olarak kullanırken her zaman dikkat etmek ve mesafeli yaklaşmak gerekir. Kültür sanat haberciliği yapan siteler, gazetelerin kültür sanat servisleri bu gündemleri izleme ve haberleştirmenin gerisinde kalmış durumdalar. Nerede ne olduğunu suçlanan tarafların görüşlerine de yer vererek haberleştiren bir gazetecilik faaliyetinin yürütülemediğini görüyoruz.
İfşalar üzerine gelen tepkiler
Bu olaylar karşısında çeşitli kurumsal tepkiler geliyor. Birkaç örnek vermek gerekirse: Oyuncular Sendikası Instagram hesabı üzerinden yaptığı açıklamalarda konunun sanatın farklı alanlarına sirayet etmiş yapısal bir mesele olduğunun altını çizdi; etik ihlallerin resmiyet kazanması ve gerekli süreçlerin başlatılması için sektörde çalışanları, yaşadıkları her türlü sınır ihlalini sendikaya iletmeye çağırdı. Sinema Emekçileri Sendikası (Sine-Sen) Susmuyoruz, Dayanışmayla Güçlüyüz başlıklı açıklamasında tacizi ve cinsel saldırıyı görmezden gelen veya failleri aklamaya çalışan, kadınların haklarını ve güvenliğini ihlal eden hiçbir tutum, yaklaşımın kabul edilemez olduğunu; kadınların sesini kısmaya çalışan bu düzeni kabul etmediklerini söyledi. Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği Türkiye Şubesi (AICA Türkiye) Instagram hesabı üzerinden basın duyurusu yayımladı. İfşalarda dernek üyelerinin de adının geçmesi üzerine, AICA Türkiye Etik İlkeler Kılavuzunda tanımlanan aşamalar çerçevesinde, söz konusu üyelerle ilgili süreçlerin genişletilerek yürütülmesi ve şeffaf biçimde kamuoyu ile paylaşılması kararı aldıklarını duyurdu. AICA Türkiye kültür sanat alanında her türlü taciz ve istismarın önlenmesi için daha güçlü mekanizmalar geliştirmeyi, eğitim, farkındalık ve dayanışma temelli adımlar atmayı sorumluluk olarak gördüğünü açıkladı. Sinema, televizyon ve tiyatro alanlarında çalışan kadınların kurduğu dayanışma ağı Susma Bitsin ifşaları takip ettiğini belirten bir dayanışma mesajı paylaştı. Marie Claire Türkiye’nin Dijital İçerik Direktörü Alara Demirel de Kameranın arkasındaki kim?: Erkek fotoğrafçılar hakkında ifşalar ve male-gaze gerçekliği başlıklı yazısında sadece konuyla ilgili görüşlerini paylaşmadı, Marie Claire Türkiye’nin taciz ve istismarla anılan kişilerle iş birliği yapmamayı sürdüreceğini belirtti.
İfşa edilen kişilerle ilişiğini kestiğini açıklayan şirketler, işletmeler de oldu. Örneğin, MUBI Türkiye ifşa edilen Selim Evci’nin İki Çizgi filmini yayından kaldırdı; Eylül ayında göstermeyi planladığı Savrulan Zaman’ı programdan çıkardı. Akbank Sanat kendisiyle çalışmayı kestiğini duyursa da düzenledikleri festivali iptal etmeleri ayrı bir tartışma yarattı. Radyo programcısı ve komedyen Mesut Süre hakkındaki ifşalar sonrasında sunuculuğunu yaptığı “İlişki Testi” programının yapımcısı İda İletişim, kendisiyle ile çalışmayacaklarını açıkladı. İfşalarda ismi geçen oyuncu Tayanç Ayaydın gelen tepkiler sonrasında NTC Medya’nın Ben Leman dizisinden ayrıldı. İnternet üzerinden yayın yapan kültür-sanat platformu Argonotlar, kurucu yayın yönetmeni Kültigin Kağan Akbulut hakkındaki taciz ifşalarının ardından yayınlarını askıya aldığını açıkladı.
İfşalar sanatçılar arasında da farklı tepkilere neden olmuş durumda. İfşa yapanlara desteğini açıklayanlar, ifşalananlarla iş yapmayı kesenler olduğu kadar ifşaların gerçekliğine mesafeli yaklaşanlar ifşalananları savunanlar da var. İfşalananlar arasında durumu -kısmen- kabul edip özür dileyenler ya da suçlamaları reddedip mahkemeye başvuracağını söyleyenler de var. Sevdikleri sanatçılar isteği tepkiyi vermediğinde hayal kırıklığına uğrayan takipçiler, açıklama yapmayanları görüş açıklamaya zorlayanlar da var. Haber kaynağı sosyal medya olduğunda, ifşaların doğru olup olmadığını anlamak için her bir vakayı olgusal olarak ele alan araştırmacı bir faaliyet yürütülmediğinde dışarıdan bakanlar arasında şüpheci yaklaşımların çıkması şaşırtıcı değil. Sendikaların, meslek örgütlerinin dahiliyetleri, vakaların en azından bir kısmının çeşitli yargı süreçlerine taşınması ne olup bittiğinin açığa çıkarılmasına imkân verecektir. Sektör içinde şirketlerin verdiği yukarıda özetlediğim tepkiler de cinsel taciz meselesinin üstünün eskisi gibi örtülemediğini ve şirketleri tepki vermek durumunda bıraktığını gösteriyor.
Kadınların ve kız çocuklarının yanında LGBTİ+’lara yönelik cinsel sömürü ilişkilerinin de tartışmaya açılmasına ihtiyaç olduğu görülüyor. Bu sömürünün sadece heteroseksüel dünyadan gelmediğini görmek, LGBTİ+ çevreler içinde var olduğunu ortaya koyan ifşalara kulak vermek gerekiyor. Seküler camianın içinde bulunduğu ahlaki çürümeyi ortaya koyan ifşalar karşısında muhafazakâr camiadan da ses çıkarmaya davet eden açıklamalar dikkat çekiyor. Bunun yanında ifşalar kamuoyunda tanınan görece ünlü isimlere yöneldiğinde konu gündem olurken meseleleri gündemleştirmenin zor olduğu yerlerde -mesela sanat alanındaki çeşitli eğitim kurumlarında, amatör alanda- çoğu kadının sesi duyulmuyor olabilir. O nedenle yapılan ifşalar, buzdağının görünen yüzü olarak da değerlendirilebilir.
Bir iş güvenliği sorunu olarak cinsel şiddet
Meseleyi magazinleştirmeden, hangi mahallede yaşandığına bakmadan, kim ne tepki verdi/vermedi gibi bireysel boyuttan çıkarıp kültür sanat sektörünün işleyişi üzerine düşünmekte fayda var. İfşaların sayıca çokluğu kadınlar açısından kültür sanat sektörünün ne kadar güvensiz ve cinsel sömürüye zemin sunan bir şekilde işlediğini gösteriyor. Burada kültür sanat alanını eğlence-haz sektörü içinde değerlendiren yaygın anlayışın da etkisi var. Toplum içinde sanatçıların rahat insanlar olarak görüldüğü, sektörün de eğlence-haz-fuhuş sektörü kapsamında algılanıp değerlendirildiği bilinir. Kültür sanat alanı yüzyıllar öncesinden gelen kurtizanlık algısından bir türlü kurtulamıyor. Bu algının oluşmasında sektörün erkek egemen işleyiş biçimi oldukça etkili. Çünkü kültür sanat piyasasında hakim ataerkil tutum, kadın bedenini ve cinselliğini arzu ve tüketim nesnesine dönüştürerek sömürüye açık hâle getiriyor; erkek tüketicinin ihtiyaçlarına göre kadın bedenini satılabilir bir malzeme olarak kullanıyor. Erkeklerin estetik algılarına göre kadın bedenini şekillendirip idealize ediyor böylece kadın sanatçılar üzerinde üretimlerini cinsellikleri üzerinden pazarlama baskısını artırıyor. Bu koşulların yarattığı ortamda kadınlar, genç kızlar, hatta çocuklar sektör içinde tehlikeye açık halde var olmaya çalışıyor.
Dünyada da sektörün işleyişini deşifre eden Me Too hareketinin ve bunun Türkiye’deki karşılığının hak arayışı için etkili bir yöntem geliştirdiğini kabul etmek gerekir. Sektör içindeki kurumlar ve ilişki ağları cinsel sömürüye zemin hazırlıyor ve bunun için herhangi bir önlem almıyorlarsa cinsel sömürüye çeşitli düzeylerde maruz kalanların yaşadıklarını açıklayarak kamuoyu baskısı oluşturmaları son derece meşru bir tutum. Yapılan ifşalar, seküler kültür sanat dünyasının ne halde olduğunu etik/ahlâken sorunlu olmanın yanında suç üreten bir noktaya gelerek hukuken de sorunlu bir çerçeve edindiğini ortaya koyuyor. Feminist hareketin sanat alanına müdahalesi kadınlara nefes alabilecekleri, seslerini duyurabilecekleri alanlar açıyor. Feminist bilincin yükselmesi, dayanışma ağlarının kurulabilmesiyle kol kırılır yen içinde kalır anlayışı yıkılabiliyor ve bugün gördüğümüz ifşalar gerçekleşebiliyor. Bu hak mücadelesinde kadınlara yaşadıklarını açıklamaya cesaret verecek ilişki ağlarına ihtiyaç var. Aksi halde pek çok benzer olay dile getirilmeden suskunluğa hapsedilecektir.
Bu ifşaların işaret ettikleri bir iş güvenliği sorununu ortaya koyduğu için meselenin ILO 190 kapsamında da ele alınması gerekir. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Önlenmesine İlişkin 190 Sayılı Sözleşmesi iş yaşamındaki cinsel taciz ve şiddeti ilk kez kapsamlı biçimde uluslararası düzeyde tanımlayan bir sözleşmedir. ILO’nun 206 sayılı İş Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Tavsiye Kararı da iş yaşamında şiddet ve tacizle mücadele konusunda önemli bir adımdır. Türkiye’nin hâlâ imzalamadığı bu sözleşme; devletlere, işverenlere cinsel şiddeti ve tacizi önleme, çalışanları şiddetten koruma ve şiddet yaşandığında mağduriyetlerin giderilmesi konusunda bağlayıcı sorumluluklar yüklüyor. Kadınların iş yaşamında karşılaştığı cinsel taciz, mobbing, şiddet gibi sorunların insan hakkı ihlali ve iş güvenliği sorunu olduğunu söylüyor. ILO 190 sözleşmesi Me Too hareketi ile doğrudan bağlantılı olmasa da 2017 yılında küresel bir hareket olarak çıkan Me Too’nun dünya çapında yarattığı duyarlılığın bu sözleşmesinin 2019 yılında ILO’nun yüzüncü kuruluş yıl dönümünde kabul edilmesinde etkili olduğunu söylemek yanlış olmaz. Şu an Türkiye’de başlayan ifşa dalgalarını da kadınların çalışma yaşamında karşılaştıkları bir iş güvenliği sorunu olarak görüp meseleyi Türkiye’nin ILO 190’u imzalaması konusuyla birlikte ele almak gerektiğini düşünüyorum.
Tabi ki Türkiye’nin ILO 190’ı imzalamasını beklemeden sektör içinde yapılabilecek çok fazla şey var. Bu ifşa dalgaları sönümlendiğinde meselenin unutulup sessizliğe terk edilmemesi ve yeni bir ifşa dalgası beklenmemesi için çalışma yaşamında cinsel taciz ve saldırılara karşı kurumsal politikalar geliştirilmesi gerekiyor. Bu ifşalar durumun aciliyetini açıkça ortaya koyuyor.