Cüneyt Uzunlar
fenerbahçe yarımadası’nda serin bir ilkbahar sabahı. ufuktaki sis adaları örtüyor. sakallı ve kumral rutin yürüyüşlerini yapıyor.
sakallı, benim felsefe okulum da bu sahil, bu park, şu sise batmış adalar dedi ve içine havayı çekip göğsünü şişirerek gerindi.
seni tanıyan herkes bunu biliyor diyerek gülümsedi kumral.
eğitimde tekrar esastır dedi sakallı, soluğunu bırakmadan.
peki bu felsefe okulunda ne tür fikirlerle uğraşıyorsun bu ara.
soluğunu bırakmadan önce göğsünü yumrukladı, vücudunu geren havayı serbest bırakırken mitos ile logos arasındaki geçişkenlikle ilgileniyorum dedi. olgular ve olaylar arasındaki ayrımları ve bağları yeniden yeniden görmeye çalışıyorum. misal, sen ve ben şimdi-burada böyle yürüyüp konuşarak bir olay yaşıyoruz ama yürümek ve konuşmak şimdinin-buradanın ötesinde birer olgudur. olayları bilmeden olguları, olguları bilmeden olayları bilemeyiz dedikten sonra tekrar yumrukladı göğsünü. oh be! çok iyi, çok diri hissediyorum kendimi kıyıda. bak! sis denize ve yelkenlilere fon gibi görünüyor. çok ilginç.
kumral, ilgisizce ufka bir göz atıp bakışlarını üç yüz yaşındaki sakız ağacına çevirdi. ne tuhaf dedi, ben de bu aralar olaylar ve anlatılar üzerine düşünüyorum. bişiy oluyor ve olay birçok ağızdan farklı farklı anlatılıyor ama öyle çok da farklı anlatılmıyor aslında. anlatılar yapısal olarak birbirine ikizcesine benziyor. misal şu aralar bütün hâdiseler psikolojik, bütün vukuatlardan sadece failler sorumlu. aktüel bir örnek: gülistan doku cinayeti. fail, valinin oğlu. vali de oğlunu ne yapmış korumuş. şöyle cani böyle kötüymüşler falan ama vali nedir, soran yok. vali nedir! bir şehirde devleti temsil eden makamdır yani bir anlamda devletin kendisidir. vali devlettir! gülistan doku’yu katleden, demek ki öyleyse kimdir aslında.
sakallı kırk şınav çekip sıçradı. yorgun görünmüyordu. derin bir soluk alıp yavaşça verdi. mikenlerin tanrılarıyla eskil yunanlıların tanrıları aşağı yukarı aynıdır dedi. fakat eskil yunanlılar yaradılış mitlerini bir kenara koyup, arkheyi aramaya koyuldu. her şeyin temeli neydi su muydu, toprak mıydı, atom muydu, apeiron muydu, sürekli değişim miydi.
sakallı, kumral’ın sakız ağacına bakışına baktı. koştu ve nerdeyse koşarak ağaca tırmandı. kalın bir dalına uzandı. mikenlerin türkçeye çevirdiğinde “tanrısal buyruk” anlamına gelen çok katı bir hiyerarşileri vardı ve bu burnundan kıl aldırmayan hiyerarşinin emrindeki anlatıları, mitosları vardı. eskil yunanlıların da buna karşılık agora demokrasileri vardı. bizim de hepsine karşılık içimizle dışımızı karıştıran fenerbahçe yarımadamız var.
evet dedi kumral gülümseyerek, atina demokrasisi varsa sparta oligarşisi de vardı tabi. demokrasi varsa tiranlık da vardı. doğaya bakarak düşünen, diyalektiği keşfeden doğa filozofları vardıysa hemen sonrasında mutlak, sabit, değişmez hakikati ideler âlemi’nde arayıp bulan platon ve platon’un meşhur alegorik mağara hikâyesi de vardı. ayrıca bize fenerbahçe yarımadasının sadece yarısı açık. diğer yarısı askeriye ve kendilerini spor kulübü olarak sunan özel şirketlerce işgal altında. yarısı bizim olan bu kamusal alandaki diğer özel işletmeleri, hür teşebbüsleri saymıyorum bile.
sakallı, ağaçtan atladı. tekrar yürürlerken ne garip di mi dedi, ingilizcede madde sözcüğünün de anne sözcüğünün de kökeni aynı, “mater”. türkçede madde yahut materyalizm sözcükleri ne kötü tınlıyor oysa. maddiyat bizde para-çıkar-hesap kitap demek; madde kullanımı uyuşturucu kullanımı demek; birine maddeci yahut materyalist dedik mi de faydacı, hesap kitap peşinde demiş oluyoruz vesaire. oysa adamlar material derken anne de demiş oluyorlar. ayrıca türkiyeli bitakım zevatın tercüme kokan konuşmaları ve yazıları çok sinirimi bozuyor… neyse!.. taocuların döngüsel ve doğrusal olmak üzere iki hareket tespit etmiş olmaları bakış açıma çok yardımcı oluyor. tarih bana hem kendini tekrarlayan hem ilerleyen bir olay olarak görünüyor böylece. eskil yunan’da nasıl hem atina hem sparta varsa, nasıl hem demokrasi hem tiranlık varsa, nasıl hem özgür yurttaşlar-erkekler hem köleler-kadınlar varsa aynı şekilde türkiye cumhuriyeti de birbiriyle çelişen olguları bağrında taşıyor. fenerbahçe yarımadası da bunun alegorisi.
kumral, başını eğip üzerine basarak geride bıraktığı arnavut kaldırımını seyrederken eskil yunan tragedyaları felsefedeki diyalektiği, siyasetteki antagonizmayı sahneye çıkardı. bu bana müthiş görünüyor. anlatıda müthiş bir ilerleme. efes’in, asos’un, teos’un, milet’in kalıntılarını çıplak gözle gördüm ama gene de tüylerimi ürperten anlatıdaki bu radikal dönüşüm, handiyse devrim! düşünsene, anlatı anlatmaktan göstermeye geçiveriyor. müthiş! müthiş yahu! fakat nasıl atina’ya kaşılık bir sparta varsa, bu tragedyalar da mikenlerin saray rejiminin kalıntılarını taşıyor içinde. mitoslardan damıtılmış soylu kişiler anlatılıyor sürekli. tragedyanın yapısına bak: soylu kişilerin trajik hatalarıyla (ki o hata kibirdir) bahtlarının dönüşümü, belli bir zaman sonra hatalarını kavrayarak bilinçlenişleri ama artık çok geç oluşu ve geriye dönüşün olmayışıyla gelen ağlatı.
bir kahkaha patlattı sakallı, teee o zamanlarda da hadiseler fail odaklıydı diyorsun yani ve der demez suratı asıldı. gülistan doku davasının muhatabı eski vali gibi aynı. adamın fail olduğu ortaya konmasa devlet çok güzel işlemeye devam edecekti. devlet iyi de çevresi kötü.
tragedyaların tüm önermesi buydu, aynen! diye devam etti kumral bakışlarını akıp giden arnavut kaldırımından ayırmadan; “kibirli olma!” bütün tragedyalar koro halinde bağırıyordu bu önermeyi. fakat hiç kimse şunu soramıyordu: kreon’u kibirlendiren kişiliği miydi yoksa bulunduğu makam, oturduğu taht mıydı; kreon mizacı yüzünden mi yeğeninin naaşını kurda kuşa yem etmişti yoksa onu bu kararı almaya konumu, statüsü mü zorlamıştı. kreon ile antigone yer değiştirse anlatı gene aynı anlatıydı ama artık tragedyanın adı antigone değil kreon olurdu. kimsenin aklına kreon’un trajik hatasının nedenin kibir olmadığı, mutlak güç, iktidar, elinde tuttuğu (fallik) asâ olduğu fikri gelmiyordu. zaten gelmemeliydi de. devlet, iktidar, mutlak güç iyiydi, kibir kötüydü. yani ki iyi bir kralla iyi bir krallık mümkündü. abd temsilcisi thomas barrack’ın geçende türkiye’ye hitaben çektiği, “burada demokrasi olmaz buraya müşfik monarşi iyi gider” mealindeki diskuru eski yunan anlatılarıyla rezonans halinde.
ah be ah! diye lafa girdi sakallı, mikenler beş yüz yıl zorbalıkla, katı bir hiyerarşiyle hüküm sürdü. onların çöküşünden geriye iki, üç yüz yıl süren karanlık bir çağ kaldı sadece. tek tesellim, neyzen tevfik’in “geçer” şiiri. bir dua gibi dönüp dönüp okuyorum.
neyse! ben de lafı uzatmak istemiyorum. şunu demek istiyorum kısaca. iki bin yıl boyunca -shakespeare tragedyalarını da katarak- bize anlatıldığı gibi, konu o kadar da kişisel değil. konu mizaçla, psikolojiyle ilgili değil o kadar da. biz şu an böyle sohbet edebiliyorsak, kalamış, fenerbahçe, dalyan, caddebostan, adalar gibi mekanlarımız olduğu içindir. sohbetimize biçimini büyük ölçüde bu mekânlar, bu mekânların sunduğu olanaklar veriyor. yeni hegemonya yavaş yavaş buraları bize kapatmaya hazırlanıyor biliyorsun.
sakallı durdu, biliyorum anlamında kafasını salladıktan sonra dönüp kumralın iman tahtasına avucunu bastırdı. yani şimdi sen şunu demek istiyorsun: saray devletleri şehir devletlerine, imparatorluklar ulus devletlere, ulus devletlerse küresel hegemonyalara evrildi. her evrilişte ekonomik, politik ilişkiler değişti ve her bir evrede anlatı biçim değiştirdi. doğru mu.
bakışlarını arnavut kaldırımlarından çekip sakallı’ya çevirerek aynen dedi kumral.
şehir devletleri saray devlerinin, ulus devletler imparatorlukların yapısal özelliklerini hem değiştirdi-dönüştürdü hem de ister istemez muhafaza etti. yeni gelen ister istemez eskinin huylarını içinde taşıyor. benim babama çok benzemem hem de hiç benzememem gibi aynı. taoculara çok selam derken bir kahkaha patlattı sakallı.
benden de selam derken gülümsedi öteki. ulus devletlere doğru trajik anlatıların yapısı değişti. insanlar artık soyluların acılarına üzülmeyi bıraktı ve de o trajik olaylara-kadere maruz kalan kahramanlar olmadıkları için katharsis yaşamayı, avunmayı bıraktılar. çünkü artık anlatılarda karşılarına çıkan trajik kahramanlar kendilerine benziyordu. woyzeck, jean valjean, akakiy akakiyeviç, nora ne kraldı, ne prens ne de prenses. bunların hiçbiri kibirlerinden, kendi trajik hatalarından dolayı trajediye maruz kalmıyordu. trajik hata, hamartia gerçek sahibine yapıya iade edilmişti. hamartia yapının ürettiği ve herkese bulaşan bir salgı, bir salgına benziyordu.
çok güzel dedi sakallı sıçraya sıçraya yürürken, logos önce mitosa diyalektiği ve antagonizmayı soktu en nihayetinde de yapısal eleştiriyi. müthiş gerçekten de! logos önce arkheyi aradı. böylece nesneyi ve nesnel bakışı yani ‘mater-iali’ keşfetti. nesnel bakış gide gide bizzat kendisinin nesne ‘mater-ial’ olduğunu kavradı ve nesneleri vareden olgunun ilişkiler, bu ilişkilerden doğan olaylar olduğunu kavradı. yani bize şöyle dedi logos, başta dediğimiz gibi olayları görmek için olgulara, olguları görmek için olaylara bak.
aynen diye başını öne eğdi kumral, anlatı olgulara yaslanarak olay anlatmaya başladı ulus devlet döneminde. akakiy akakiyeviç ile dalga geçen, onu kendinden utandıran, ona eziyet eden, onu ölüme sürükleyenler, bizzat onunla aynı konumda bulunan memur arkadaşlarıdır. gogol yapıya dair bişiy söylemez burda. sanki tüm olup biten faillerin ve kurbanın ruh durumuna bağlı gibidir. hayır! öyle değil! gogol de, ibsen de, hugo da, büchner de yapının kişilerde, ilişkilerde, olaylarda kristalize olan hallerini gösterirler. içinde yaşadığımız korkunç hayatla aramıza mesafe korlar.
o zaman dedi sakallı son bir argüman bırakıp şuraya eve gideyim. çocuklarıma pankek yapmam lazım da… ulus devlet kurulmadan önce de dilden dile dolaşan trajik, dehşetli hikâyelerin anlatıldığı, mitosları andıran anlatılar vardı. bunlar da senin andığın anlatılar gibi yapıyı zorluyor, yapıya direnç uyguluyorlardı. kahramanları, anlatıcıları gibi isimsiz, berber, marangoz, balıkçı, nine, dede, çocuk, kız, oğlan vesaire idi. bu anonim anlatılara ben aktüel deyimiyle “toplumsal dip dalganın etik-estetik ivmelendiricileri” diyeceğim. bu dip dalganın olmadığı herhangi bir dönem yok. dedikodu, yakınma, hiciv, mizah, masal, rüya gide gide forum, propaganda, ajitasyon, avangart akımlar, okullar, atölyeler, fanzinler, dergiler vb. formlarda yapıyı aşındırmaya başladılar. özetle argümanım şu: anlatının güncellenişini sadece görünür, meşhur anlatılar ve anlatıcılar üzerinden değerlendirmek yanlış. dip dalgayı da titizlikle taramak yahut hissetmek gerekiyor. hoşçakal.
güle güle. kolay gelsin.

