Zehra İpşiroğlu
Çok sıradan bir olay
Bir adam sevgilisini döverek hastanelik ediyor. Ceza alıyor. Kendisine gelen yeni bir iş teklifini protestolarla bırakmak zorunda kalıyor. Bir arkadaşıyla bir kafeye gittiğinde kadınların tepkisi sonucu kafeden çıkartılıyor. Kısaca toplumda bu adama karşı hiç beklenilmedik bir duruş gelişiyor. Sevgisini, karısını döven, yaralayan, öldüren yüz binlerce adamın olduğu bir toplumda bu olayın özelliği ne olabilir? Dünyanın sorunu varken sosyal medyada bu konu neden şu sürekli olarak gündeme?
Özelliği kısaca şu: Bu olayın kahramanı Ozan Güven sıradan biri değil tanınmış bir sanatçı. Babil dizisinden çıkartıldıktan sonra rol alması öngörülen ama baskılar sonucu gerçekleşemeyen tiyatro oyunu Yedi Kocalı Hürmüz, şu ironiye bakın ki feminist bir oyun olarak tanımlanıyor. Arkadaşı Deniz Bulutsuz’a şiddet uyguladığı halde en küçük bir utanç bile duymuyor ve özür dilemiyor. Çünkü olayın kısa sürede unutulacağını sanıyor. Aslında bu düşüncesinde haksız değil, çünkü bellek özürlü bir toplumuz. Ayrıca sanatçıların dokunulmazlığı olduğunu da biliyoruz. Onlar iyi ve kötünün ötesinde bir boyutta yaşıyorlar. Bu bütün dünyada böyle kabul ediliyor. Me too hareketi de buna tepki olarak doğuyor ve gelişiyor. Bizim geçmişimizde de sayısız sanatçı var şiddetle yoğurulmuş olan. Ama bu bizde hala tabu bir konu. Kimse ağzını bile açmaya cesaret edemiyor.

Bir uyarı
Ama bu olay belki de toplumun sabrını aşan son damla olduğu için gelişmeler hiç de düşündüğü gibi gitmiyor. İnsanlar Ozan’ın yaptıklarını unutmuyorlar, unutmak da istemiyorlar. Böylece sanırım ilk kez sanatçı dokunulmazlığı kaldırılarak bir tabu yıkılmış oluyor. Bu bana göre feminizm tarihinde bir dönüm noktası. Bundan böyle sanatçı çevresindekiler bir kadına el kaldırmadan önce iki kez düşüneceklerdir. Kısaca bu olay şiddet gizil gücü olan bütün erkeklere bir uyarı. Bu açıdan Ozan Güven’e çok şey borçluyuz.
Demagojinin gücü
İşin ilginç yanı sosyal medyada birçok kimsenin Ozan Güven’e yapılanı büyük haksızlık olarak görmesi. Bu o kadar ileri gidiyor ki kahvede olanlar linç kültürü sözcüğüyle gündeme geliyor. Şiddet suçuyla ceza alan Ozan Güven’i protesto eden kadınların bu zavallı mağdur sanatçıyı linç ettiği söyleniyor.
Linç kültürü mü? Sözcüklerin nasıl bir demagojik gücü olduğu dikkatinizi çekti mi? Bir kadına karşı şiddet suçuyla ceza almış olan ve bunun çok çabuk unutulacağını sanan bir sanatçı, bir yanda da böyle biriyle aynı kafede oturmak istemeyen kadınların tepkisi… Bu nasıl bir linç kültürü?
Ataerkillik kıskacında
Ataerkillikte rollerin değiştirilmesi, mağdurun suçlu gösterilerek failin aklanması bildik bir olgu. Bu nedenle birçok kimsenin faille özdeşleşmesinin, ona acımasının, dahası sözcükleri yerli yersiz kullanarak demagoji yapmasının bana göre tek nedeni yaşadığımız ataerkil ve cinsiyetçi toplumun kurallarına uyum sağlanması. Güçlü olanın yanında olmak yine çok bildik bir olgu, kısaca burada bir tür konformizmden söz edebiliriz. Öyle olunca da otosansür devreye giriyor. Nitekim bu konuda tartıştığım birçok arkadaşım ‘bu konu o kadar önemli mi’, ‘adam cezasını almış yetmez mi’, ‘sen de buna taktın’, ‘düşünülecek başka şey mi yok’ gibi deyişlerle sorunu geçiştirmeye çalışıyor. Böyle bir ortamda sözcüklerin anlamını yitirmesi, demagoji ve manipülasyonun devreye girmesi bize çok tanıdık gelmiyor mu?
