Mehmet Zeki Giritli
Son birkaç yıldır oyun afişlerine ve tanıtımlarına bakınca aklıma şu soru geliyor: Sahnedeki diğer oyuncular nereye kayboldu böyle bir anda?
Bağımsız tiyatrolardan festivallere, alternatif mekânlardan devlet ve belediye destekli etkinliklere kadar tek kişilik oyunlar adeta yeni norm haline geldi. Elbette monolog ve solo performans tiyatro tarihinin köklü biçimleri arasındadır. Antik tragedyalardan Dario Fo’ya, Spalding Gray’den Anna Deavere Smith’e kadar birçok önemli sanatçı tek kişilik formun imkanlarını yaratıcı biçimlerde kullanmışlardır. Dolayısıyla sorun tek kişilik oyunların varlığı değil; tiyatro alanının giderek tek kişilik oyunlar tarafından işgal edilmesidir.
Bu dönüşümün ilk nedeni elbette ekonomik. Kültürel üretimin neoliberal koşulları tiyatroyu giderek daha düşük maliyetli modeller üretmeye zorluyor. Bir oyuncu, bir ışık tasarımı ve birkaç teknik ekipmanla sahnelenebilen yapımlar, beş-altı kişilik kadrolara sahip oyunlardan çok daha kolay dolaşıma sokulabiliyor. Turne yapmak kolaylaşıyor, prova süreçleri kısalıyor, maliyetler düşüyor. Bunlar gayet anlaşılabilir sebepler fakat aklımdaki soru: Acaba bu sebepler tiyatro eyleyenleri de biraz kolaycılığa mı itiyor? Ekonomik zorunluluk zamanla başat estetik tercihe mi dönüşüyor? Eskiden tek kişilik oyun yapmak cesaret gerektirirdi. Şimdi ise bazen tam tersini düşünmeden edemiyoruz.
Alman düşünür Adorno kültür endüstrisinin sanat eserlerini giderek standartlaştırdığını söyler. Bugün tiyatro alanında gözlemlediğimiz tam olarak budur. Bir zamanlar istisna olan ya da duayen oyuncuların gövde gösterisi olarak görülen tek kişilik performans, giderek varsayılan üretim modeline dönüşmüştür. Sonuç olarak tiyatro kendi çoğulluğunu ve kolektif doğasını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalmıştır çünkü tiyatro yalnızca hikâye anlatma sanatı değildir; birlikte var olma sanatıdır. Tiyatroyu sinemadan ve romandan ayıran temel özelliklerden biri, sahne üzerindeki bedenlerin birbirleriyle kurdukları canlı ilişkidir. Oyuncular arasındaki gerilim, çatışma, dayanışma ve karşılaşma, tiyatronun ontolojik temelini oluşturur. Tek kişilik oyunların çoğalmasıyla birlikte bu ilişkisellik giderek zayıflamaktadır. Şimdi sahnede giderek daha fazla “ben” görüyoruz. Benim hikayem, benim çocukluğum, benim travmam, benim yolculuğum, benim dönüşümüm…
Bu durum yalnızca estetik değil, ideolojik bir dönüşüme de işaret ediyor. Çağdaş toplumun merkezinde yer alan bireycilik, tiyatro sahnesine de taşınmış durumda. Artık sahnede çoğu zaman bir topluluk değil, kendi hikayesini anlatan bir özne görüyoruz. Birlikte yaşamanın zorlukları yerine bireysel deneyimler, kolektif mücadeleler yerine kişisel travmalar; toplumsal çatışmalar yerine öz-anlatılar sahnelere hâkim. Oysa tiyatro tarihinin büyük kısmı tam tersine, insanların birbirleriyle kurdukları ilişkilerin sahne üzerindeki araştırmasıyla şekillenmiştir. Brecht’in epik tiyatrosu, Boal’ın ezilenlerin tiyatrosu ya da Grotowski’nin laboratuvar çalışmaları farklı estetik anlayışlara sahip olsalar da tiyatroyu kolektif bir karşılaşma alanı olarak düşünürler.
Elbette her tek kişilik oyun kötü değildir. Bazıları gerçekten de ancak bu form içinde var olabilir. Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz durum bir estetik tercih çeşitliliği değil, estetik bir tekelleşmedir. Tiyatro sahnelerinde öyle bir noktaya geldik ki, insan bazen sahnede ikinci bir oyuncu görünce şaşırıyor. Üçüncü oyuncu çıkınca deneysel bir işe denk geldiğini düşünüyor. Dördüncü oyuncu ise neredeyse devasa prodüksiyon hissi yaratıyor. Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Tek kişilik oyunların bu kadar çoğalması gerçekten yaratıcı bir özgürlüğün sonucu mu yoksa kültürel yoksullaşmanın ve ekonomik sıkışmışlığın estetik alandaki yansıması mı?
