Metin Göksel
Bertolt Brecht, tiyatro üzerine düşünürken ilk bakışta son derece sıradan görünen bir örnek verir. Bir trafik kazasına tanıklık eden biri, olayı çevresindekilere anlatmaktadır. Brecht’e göre tiyatronun özü tam da bu basit durumda gizlidir. Çünkü anlatan kişinin görevi yalnızca olup biteni aktarmak değildir. Şoförü gösterir, yayayı gösterir, tanıkları gösterir; farklı bakış açılarını yan yana getirir ve sonunda hükmü dinleyiciye bırakır. Önemli olan anlatıcının hakikati ilan etmesi değil, dinleyenlerin olayı birlikte inceleyebilecekleri bir zemin kurmasıdır.
Yani Brecht açısından tiyatro, temsilden önce bir araştırma biçimidir. Seyirci hazır bir sonuca ikna edilmez; toplumsal bir durum üzerine düşünmeye davet edilir. Tiyatroyu onun açısından politik yapan da budur.
Aradan yaklaşık bir yüzyıl geçti. Bugün yaşadığımız dünyada trafik kazalarını anlatan insanlar azalmadı; çoğaldı. Podcast yayıncıları, YouTube içerik üreticileri, stand-up komedyenleri, sosyal medya yorumcuları, bağımsız gazeteciler, Twitch yayıncıları… Çok sayıda kişi yaşadığımız dünyayı yorumluyor. İlk bakışta bu, kamusal hayat açısından olumlu bir durum olabilir. Daha çok insan konuşuyor, daha çok insan söz alıyor, daha çok deneyim görünür oluyor. Burada eksik olan nedir peki?
Bu yazıda stand-up gösteri üslubundan yola çıkarak aslında başka bir şeyi tartışmayı amaçladım: Bugün yaşadığımız dünyayı gerçekten birlikte mi yorumluyoruz, yoksa giderek daha çok başkalarının yorumlarını mı tüketiyoruz?
Bu soruya cevap verebilmek için önce stand-up’ın son yıllardaki dönüşümüne bakmak gerekiyor.
Stand-up gerçekten neyi değiştirdi?
Türkiye’de stand-up’ın son yıllardaki gelişimini inceleyen Ozan Doğuş Alpsar’ın çalışması, bu dönüşümü anlamak için önemli bir başlangıç noktası sunuyor. (“Türkiye’de stand-up komedinin üçüncü dalgası” Toplum ve Bilim Dergisi, 175. Sayı) Alpsar, stand-up’ın üçüncü dalgasını yalnızca yeni bir mizah anlayışı olarak değil; dijital platformların, komedi kulüplerinin, açık mikrofon gecelerinin ve değişen kültürel ortamın birlikte şekillendirdiği yeni bir kamusal ifade biçimi olarak ele alıyor.
Bu makaleye göre son on beş yılda stand-up yalnızca büyümedi; aynı zamanda yaygınlaştı. Eskiden birkaç isim etrafında dönen alan, bugün çok daha geniş bir üretim zemini haline geldi. Büyük salonların yanı sıra küçük kulüpler, bağımsız sahneler ve açık mikrofon geceleri ortaya çıktı. Çok sayıda genç komedyen ilk kez bu alanlarda seyirciyle buluşuyor. Dijital platformlar ise bu üretimin görünürlüğünü artırıyor. Dolayısıyla stand-up’ın yalnızca profesyonellerin elinde olduğu ya da giderek daralan bir alan haline geldiği söylenemez. Tam tersine, belirli ölçüde demokratikleştiğini kabul etmek gerekir.
Stand-up’ın çoğalması, yaşadığımız dünyayı ve birlikte düşünme biçimlerimizi de dönüştürüyor mu? Konuşan kişi sayısının artması ile ortak düşünme kapasitesinin artmasının aynı şey olduğu söylenebilir mi?
Deneyim mi, yorum mu?
Walter Benjamin’in Hikaye Anlatıcısı üzerine yazdığı ünlü deneme, çoğu zaman “hikaye anlatıcısının kayboluşu” üzerinden okunur. Oysa metnin merkezindeki mesele yalnızca hikaye değildir. Asıl mesele, deneyimin insanlar arasında nasıl dolaştığıdır. Benjamin’e göre modern toplum, deneyimi ortak yaşamın içinden çekip enformasyona dönüştürmüştür. İnsanlar giderek daha çok haber alır ama birbirlerinden daha az şey öğrenirler. Deneyim ortak bir birikim olmaktan çıkar.
Bu tespit bugün hâlâ güçlü durumda. Ama dijital çağ Benjamin’in yaşamadığı yeni bir durum yarattı. Bugün deneyim görünmez değil. Tam tersine sürekli görünür halde. Sürekli anlatılır, paylaşılır, yorumlanır halde. Sorun artık deneyimin dolaşmaması değil. Sorun, bu dolaşımın nasıl gerçekleştiği yani yorumun dolaşım biçiminin değişmesi…
Dünyayı kim yorumluyor?
Bu aşamada kültürel vekalet kavramını kullanabiliriz. Siyasette temsil ilişkisini biliyoruz. Yurttaş belirli konularda kendi adına karar verme yetkisini temsilcilerine devreder. Kültürel alanda ise daha farklı bir vekâlet ilişkisi işliyor. Bu kez devredilen şey karar verme yetkisi değil; yaşadığımız dünyayı kamusal olarak yorumlama işi. Komedyen, podcast yayıncısı, YouTube içerik üreticisi, gazeteci, akademisyen, Influencer dahil herkes yorumunu yapıyor. Tabii ki burada sorun bu kişilerin konuşması değil, tam tersine, çoğul seslerin ortaya çıkması demokratik kamusal hayat açısından önemli bir şey.
Sorun, yorumun giderek daha çok izlenen, tüketilen ve beğenilen bir içeriğe dönüşmesi; buna karşılık insanların birbirlerinin yorumlarını ortak bir düşünme süreci içinde dönüştürebilecek kamusal zeminlerin zayıflaması diyebiliriz. Başka bir ifadeyle mesele profesyoneller değil. Mesele, yorumun karşılıklı bir toplumsal ilişki olmaktan çıkıp tek yönlü bir dolaşıma dönüşmesinde.
Tam da bu noktada yeniden Brecht’e dönebiliriz. Çünkü Brecht’in sorusu hiçbir zaman “Kim konuşuyor?” değildi. Asıl sorusu şuydu: İnsanlar yaşadıkları dünyayı birlikte nasıl inceleyebilir?
Bir noktada küçük ama önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Çünkü burada savunulan düşünce, stand-up’ın tiyatrodan daha “basit”, daha “hafif” ya da daha “yüzeysel” olduğu iddiası değildir. Böyle bir karşılaştırma hem estetik olarak yanlış olur hem de stand-up’ın son yıllarda kazandığı özgün gücü görmezden gelir.
Asıl soru başka bir yerde duruyor. Stand-up ile tiyatro aynı şeyi mi yapıyor? Hayır ama fark, çoğu zaman düşünüldüğü gibi birinin hikâye anlatıp diğerinin anlatmaması değil.
Stand-up’ın dramaturjisi
Günümüz stand-up’ının önemli bir bölümü, klasik anlamda başı, ortası ve sonu olan dramatik hikâyeler kurmaz. Sahne çoğu zaman parçalı ilerler. Bir gözlem…Bir çocukluk anısı…Kısa bir aile sahnesi…Bir siyasal gönderme…Bir çağrışım…Gündelik hayatın içinden küçük bir ayrıntı…Sonra bambaşka bir konu…Stand-up’ın ritmi çoğu zaman bu parçaların beklenmedik biçimde birbirine bağlanmasıyla oluşur.
Son dönemde gündem olarak, çok izlenen Deniz Göktaş’ın gösterileri de büyük ölçüde böyle ilerler. Seyirciyi tek bir dramatik olay örgüsünün içine sokmaz. Gündelik hayatın küçük ayrıntılarından hareket ederek düşünceyi sürekli başka yönlere sıçratır. Kahkaha çoğu zaman olaydan değil, beklenmedik bakış açısından doğar. Bu nedenle stand-up’ı “hikâye anlatıcılığı” olarak tanımlamak eksik kalır. Buradan bakarsak stand-up, yaşanmış deneyimi sahnede yeniden yorumlayan performatif bir biçimdir, estetik gücü de tam buradan gelir. Gündelik hayatın çoğu zaman görünmeyen çelişkilerini birkaç cümle içinde görünür kılabilmesinden. Bu azımsanacak bir başarı değildir. Tam tersine. Çağdaş stand-up’ın neden bu kadar etkili olduğunu anlamak istiyorsak önce bunu teslim etmemiz gerekiyor.
Peki tiyatro burada nerede ayrılıyor?
Brecht açısından tiyatronun temel meselesi hiçbir zaman tek başına hikâye anlatmak olmadı. Brecht’in tiyatrosu çoğu zaman “epik hikaye anlatıcılığı” olarak yorumlanıyor ama Brecht’in asıl ilgisi anlatının kendisi değil, anlatının seyirciyle kurduğu düşünme ilişkisi oldu. “Köşebaşı Sahnesi” bunu gösterir. Trafik kazasına tanık olan kişi olayı anlatırken yalnızca kendi deneyimini paylaşmaz. Şoförün bakışını, yayanın, tanıkların, polisin bakışını ayrı ayrı bize gösterir. Yani tek bir deneyimi merkeze koymaz, deneyimin içindeki toplumsal ilişkileri görünür hâle getirir. Brecht’in bugün hala güncel olmasının nedeni budur.
Deneyim ile ilişki arasındaki fark
Stand-up’ın ağırlık merkezi deneyimin yorumlanmasındadır. Tiyatronun ağırlık merkezi ise deneyimi mümkün kılan ilişkilerin araştırılmasında. Bu iki cümle ilk bakışta birbirine çok yakın görünebilir. Oysa aralarında önemli bir fark var. Bir komedyen aile yemeğinde yaşadığı bir tartışmayı anlatabilir. Buradan sınıfa, siyasete, erkekliğe, gündelik hayata ilişkin çok güçlü gözlemler çıkarabilir. Fakat dramaturjik merkez yine anlatıcının deneyimidir. Tiyatro ise aynı aile yemeğini başka türlü kurabilir. Anne ile çocuk arasındaki ilişki…Ekonomik koşullar…Kuşak çatışması…Ev içindeki görünmeyen emek…Devlet politikalarının gündelik hayata etkisi…Bütün bunlar aynı sahnenin içinde birbirini dönüştüren ilişkiler olarak görünür hale gelir. Dolayısıyla tiyatro yalnızca deneyimi yorumlamaz. Deneyimi üreten toplumsal ilişkileri araştırır. Bu, tiyatronun stand-up’tan “daha iyi” olduğu anlamına gelmez. Sadece başka türlü düşündüğü anlamına gelir.
Bir komedyen bizi kendi bakışıyla dünyaya yeniden bakmaya davet edebilir. Bu son derece değerlidir. Ama tiyatro bunun ötesinde farklı bakışların aynı anda var olabileceği bir araştırma alanı kurabilir. Brecht’in “Köşebaşı Sahnesi” tam da bunun örneğidir. Anlatıcı konuşur. Ama konuşmanın amacı hüküm vermek değildir. İncelemeyi başlatmaktır. Bugün tiyatronun hâlâ vazgeçilmez olmasının nedeni buradadır. Tek bir bakışın etkileyiciliğinde değil…Farklı bakışların birbirini dönüştürebileceği kamusal bir alan kurabilmesinde.
Brecht’i bugün neden yeniden okumalı?
Brecht’in trafik kazası örneğine bir kez daha dönelim. Bu örnek aslında yalnızca tiyatro üzerine değildir. Demokrasi üzerine de bir örnektir diyebiliriz. Demokratik toplum yalnızca herkesin konuşabildiği toplum değildir. İnsanların aynı olayı farklı açılardan birlikte inceleyebildiği toplumdur. Bugün dijital kültür bize çok sayıda yorum sunuyor. Stand-up da bu yeni yorum alanlarının en canlı örneklerinden biri. Fakat Brecht’in sorusu hâlâ önümüzde duruyor: Bu yorumlar bizi birlikte düşünmeye mi davet ediyor, yoksa yalnızca tek tek bakış açılarını daha görünür hâle mi getiriyor?
Tabii ki bu sorunun tek bir cevabı yok ama belki de asıl önemli olan sorunun kendisi. Çünkü Brecht’in en büyük katkısı, bize dünyayı açıklamak yerine onu birlikte yeniden incelemeyi öğretmesidir. Yaşadığımız dünyayı birlikte yorumlayabileceğimiz kamusal alanlar oluşturma ihtiyacı bugün her zamankinden daha önemli durumda. Tiyatro, bütün krizlerine rağmen, hâlâ bu imkanı en güçlü biçimde içinde taşıyan sanatlardan biri.
Sonsöz
Bu yazının ilk taslağı tamamlandığında, örnek olarak değinilen stand-up sanatçısı Deniz Göktaş hakkında yürütülen adli süreç kamuoyunun gündemine taşınmıştı. Aradan geçen haftalarda ise stand-up alanı, yalnızca bu olayla değil; Tuba Ulu’nun gösterisinde kullandığı ifadeler nedeniyle mahkûm edilmesi gibi farklı yargısal süreçlerle de yeniden tartışma konusu oldu. Bu yazının amacı, bu dosyaların yasal veya hukuki yönüne ilişkin bir değerlendirme yapmak ya da yargısal süreçler hakkında fikir belirtmek değil. Ancak bütün bu gelişmeler, yazı boyunca tartışılan temel soruyu daha görünür kılıyor.
Stand-up da tiyatro gibi kamusal düşünme ve tartışma alanının bir parçası. Bu nedenle bir gösterinin estetik, etik ya da politik açıdan eleştirilmesi, hatta sert biçimde tartışılması kamusal yaşamın doğal unsuru. Ne var ki sanatsal ifade ile ceza muhakemesi arasındaki ilişkinin giderek daha sık tartışılır hâle gelmesi, yalnızca stand-up açısından değil, genel olarak ifade özgürlüğü ve sanatsal üretim açısından olumsuz sonuçları olan bir gelişme.
Demokratik bir kamusal yaşam, sanat eserlerinin eleştirilebildiği kadar, bu eleştirilerin öncelikle kamusal tartışma zemini içinde yürütülebildiği bir alanı da gerektirir. Estetik ve düşünsel karşılaşmaların mümkün olduğunca yargısal süreçlerin gölgesinden uzak kalması, yalnızca sanatçılar için değil, toplumun birlikte düşünme kapasitesi açısından da önem taşıyor.
Brecht’in bugün hâlâ güncel olması bununla ilgili. Mesele yalnızca herkesin konuşabilmesi değil; farklı sözlerin, farklı bakışların ve farklı yorumların birbirini sınayabileceği ortak kamusal alanların varlığını koruyabilmekte. Bu alan zayıfladığında, yalnızca sanat değil, birlikte düşünme imkânımız da daralmaya başlıyor.
