Stand-up Gündemi Ardından 2: Siyasal Mizah ve Eleştirel Düşünce

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Metin Göksel

Bir önceki yazıda stand-up ile tiyatronun dünyayı yorumlama biçimleri arasındaki farktan hareketle şu soruyu tartışmıştık: “Bugün yaşadığımız dünyayı gerçekten birlikte mi yorumluyoruz, yoksa giderek daha çok başkalarının yorumlarını mı tüketiyoruz?”

Stand-up gösterilerinin çoğalmasının yeni sözlere, deneyimlere ve bakış açılarına alan açtığını; dolayısıyla demokratik kamusal yaşam açısından önemli bir imkân taşıdığını teslim etmiştik. Sorunun, komedyenlerin ya da başka profesyonel anlatıcıların konuşması değil, yorumun karşılıklı bir toplumsal ilişki olmaktan çıkarak tek yönlü biçimde dolaşıma girmesi olduğunu belirtmiştik. Yazının sonunda ise farklı sözlerin ve yorumların birbirini sınayabileceği kamusal alanları korumanın, yalnızca sanatın değil, toplumun birlikte düşünme kapasitesinin de temel koşullarından biri olduğu ifade etmiştik.

Ancak kamusal bir alanın varlığı, onun kendiliğinden eleştirel bir alan olduğu anlamına gelir mi? Daha çok kişinin konuşması ve daha çok deneyimin görünür hale gelmesi, farklı düşüncelerin gerçekten karşılaştığını gösterir mi? Yoksa alternatif olarak doğan kamular da zamanla, insanların kendi kanaatlerini sınamak yerine birbirlerinden onay aldıkları kapalı çevrelere dönüşebilir mi?

İkinci yazıda tartışmayı bu noktadan sürdürelim: Kamusal düşünme pratiği yalnızca baskı ve ifade özgürlüğünün daralması nedeniyle değil, kamusal alanların kendi iç işleyişi nedeniyle de zayıflayabilir mi?

Stand-up’ın yeni kamusallığı

Türkiye’de stand-up’ın son yıllardaki yükselişini inceleyen Ozan Doğuş Alpsar, bu gelişmeyi yalnızca bir eğlence biçiminin yaygınlaşması olarak değil, yeni kamusal alanların oluşumu olarak değerlendiriyor. (“Türkiye’de stand-up komedinin üçüncü dalgası” Toplum ve Bilim Dergisi, 175. Sayı) Özellikle “üçüncü dalga stand-up” kavramsallaştırması, dijital platformlar, komedi kulüpleri ve değişen siyasal atmosfer içinde stand-up’ın yeni ifade alanları açtığını gösteriyor.

Gerçekten de uzun yıllar ana akım kültürde görünür olamayan birçok deneyim, ilk kez bu sahnelerde kendine yer buldu. Kadınlar, Kürtler, LGBTİ+ bireyler, genç kuşakların gündelik sıkışmışlıkları, kentli orta sınıfın yeni güvencesizlikleri…

Stand-up, bütün bunların konuşulabildiği alternatif bir kamusal alan yarattı. Alpsar’ın makalesinde referans verdiği Nancy Fraser’ın “karşı-kamusal alan” kavramı tam da böyle tarihsel anları anlamak için geliştirilmişti. Kamusal alan yalnızca tek bir merkezden oluşmaz. Dışlanan gruplar kendi sözlerini kurabilecekleri yeni kamular yaratırlar. Türkiye’deki üçüncü dalga stand-up da bu açıdan önemli bir demokratik işleve sahip oldu.

Ancak bu noktada konuyu farklı bir tartışma alanına taşımamız mümkün:

Karşı-kamudan onay kamusuna

Bir karşı-kamusal alan her zaman eleştirel kalabilir mi? Zamanla yalnızca kendi doğrularını yeniden üreten kapalı bir topluluğa dönüşebilir mi?

Çünkü dijital çağ, Fraser’ın tarif ettiği dünyadan biraz farklı işliyor. Algoritmalar bizi sürekli benzer içeriklerle buluşturuyor. Benzer insanlarla karşılaştırıyor. Benzer düşünceleri yeniden dolaşıma sokuyor. Böylece başlangıçta egemen kamusal alanın dışında söz söylemek için oluşan alternatif kamular da zamanla kendi içlerine kapanabiliyor.

Sosyal medyada bunu açık biçimde görüyoruz. İnsan çoğu zaman kendisiyle aynı politik kanaatleri paylaşan insanları takip ediyor, benzer içerikleri beğeniyor, benzer esprilere gülüyor. Algoritma da bu tercihleri öğrenerek önümüze giderek daha fazla benzer içerik getiriyor. Böylece bir süre sonra yalnızca aynı şeyleri düşünen değil, aynı olaylara öfkelenen, aynı kişileri küçümseyen ve aynı şeylere gülen insanların oluşturduğu bir çevrenin içinde yaşamaya başlıyoruz.

Buna bir tür “onay kamusu” diyebiliriz.

Onay kamusu, insanların farklı deneyimlerle ve düşüncelerle karşılaşarak kendi kanaatlerini sınadıkları bir kamusal alan değil. Daha çok, zaten inandıkları şeylerin daha etkileyici, daha zekice, daha öfkeli ya da daha komik biçimlerde kendilerine geri döndüğü bir kamusal biçim. Burada insanlar mutlaka aynı fikirleri açıkça tekrar etmek zorunda değil. Ama birbirlerini aynı espriler, göndermeler, ironiler ve kültürel kodlar aracılığıyla da tanıyorlar. Bu nedenle onay kamusunda temel ilişki tartışma değil, tanıma ve doğrulama oluyor.

Karşı-kamu, egemen kamusal alanda duyulmayan bir deneyimin sözünü kurduğu ölçüde politik bir imkân yaratır. Ama bu alan yalnızca kendisine benzeyen insanların birbirlerini doğruladıkları kapalı bir çevreye dönüştüğünde eleştirel kapasitesini kaybetmeye başlayabilir.

Onay estetiği

Bu dönüşüm yalnızca dijital platformlara özgü değil. Sanat alanında da benzer eğilimler görülebilir.

İnsanlar artık yalnızca gülmek istemiyor. Haklı olduklarını hissetmek istiyor. Öfkelerinin paylaşılmasını istiyor. Kimliklerinin tanınmasını istiyor. Ve bunda tabii ki yanlış olan bir şey yok. Özellikle tarih boyunca dışlanmış gruplar için tanınma ve görünürlük başlı başına politik bir kazanım.

Ancak sanat yalnızca bu işlevle sınırlı kaldığında başka bir sorun ortaya çıkacaktır. İnsanları sorgulamaya yönelten sanat ile insanlara haklı olduklarını hissettiren sanat aynı şey değildir. İlki düşünce üretir. İkincisi onay üretir. Birincisi insanı kendi sınırlarının dışına çağırır. İkincisi onu kendi düşünce evreninin içinde rahatlatır.

Yani “onay estetiği” olarak nitelenen üslup, belirli bir sanat türünü değil, sanatın seyirciyle kurduğu ilişkiyi tarif ediyor. Stand-up’tan, tiyatroya; sinemadan, romana…

Yani muhalif kahkaha her zaman dönüştürücü olamıyor.

Bir komedyen sahnede siyasal iktidarın baskıcı tutumunu, çelişkilerini ve gündelik hayata yansıyan uygulamalarını alaya alıyor. Salon kahkahalarla ve alkışlarla karşılık veriyor. Bu sözlerin, ifade özgürlüğünün daraldığı bir ortamda dile getirilmesi elbette önemlidir. Fakat gösterinin politik etkisini yalnızca sanatçının cesaretinden hareketle değerlendirmek eksik kalacaktır. Çünkü başka bir soruyu daha yanıtlamamız lazım: Bu gösteriyi izleyen seyirci salondan nasıl çıkıyor? Yeni bir soruyla mı? Yoksa mevcut kanaatleri onaylanmış olarak mı?

Modern sanatın farklı damarlarında karşımıza çıkan temel meselelerden biri tam da bu. Brecht’ten Beckett’e, Buñuel’den Godard’a, Dada ve Sürrealizmden daha yakın dönemin performans sanatına kadar çok farklı sanatçı ve hareket, birbirlerinden oldukça farklı estetik araçlarla da olsa seyircinin alışkanlıklarını bozmayı, onu bildiğini sandığı şeye başka türlü bakmaya zorlamayı denediler.

Burada mesele seyirciye doğru cevabı vermek değil. Daha çok cevabın kendisini problem haline getirmek. Eğer seyirci salondan “Ben zaten böyle düşünüyordum.” hissiyle çıkarsa, politik içerik güçlü olsa bile eleştirel süreç başlamamış olabilir. Buna karşılık “Ben bunu şimdiye kadar neden böyle düşünmemiştim?” sorusu oluşuyorsa, sanat düşünce üretmeye başlamıştır diyebiliriz. Yani politik içerik ile politik etki aynı şey değildir.

İroninin eleştirel gücünden ironik kayıtsızlığa

Bu noktada çağdaş kültüre ait başka bir dönüşümü de tartışmak gerekiyor.

Postmodern düşünce ve sanat, modernliğin büyük anlatılarına, mutlak hakikat iddialarına, kahramanlarına ve otoritelerine karşı ironiyi güçlü bir eleştiri aracı olarak kullandı. İroni, kendisini fazla ciddiye alan iktidar biçimlerini yerinden etmek için son derece etkiliydi. Fakat ironinin sürekli bir kültürel tavra dönüşmesi başka bir sonuç da üretti. Her şeyle alay edilebilen bir dünyada, bir süre sonra hiçbir şeyi ciddiye almamak da mümkün hale gelir.

Politika bir şakaya, felaket bir meme’e, toplumsal çatışma birkaç saniyelik videoya, politik öfke ise paylaşılabilir bir espriye dönüşebilir. Böylece eleştiri ortadan kalkmaz; tersine her yerde görünür hale gelir. Ama tam da bu nedenle etkisizleşme tehlikesi taşır.

Sosyal medya kültürünün önemli bir bölümü bu paradoks üzerinde yükseliyor. Kullanıcı iktidarla, ekonomik krizle, kendi güvencesizliğiyle, hatta yaklaşmakta olan felaketlerle dalga geçer. Bunun kendisi kuşkusuz bir baş etme biçimidir ve zaman zaman güçlü bir politik ifade de üretebilir. Fakat ironi aynı zamanda bir mesafe yaratır: Söylediğimiz şeyin arkasında ne kadar durduğumuz belirsizleşir. “Zaten her şey saçma” duygusu giderek “öyleyse hiçbir şey gerçekten değişmez” duygusuna yaklaşabilir. Bu noktada ironi eleştirinin dili olmaktan çıkıp sinizmin dili haline gelebilir.

Tam burada ironi kültürü ile onay kamusu birbirine bağlanacaktır.

Çünkü aynı politik ve kültürel çevre içinde dolaşıma giren ironik kodlar, bir eleştiri aracı olmanın yanı sıra birbirimizi tanımanın işaretlerine dönüşür. Bir meme’i anlamak, bir göndermeyi yakalamak, belirli bir kişiye neden gülündüğünü bilmek, “bizden” olmanın göstergesi haline gelebilir. Kahkaha böylece yalnızca eleştirinin değil, aidiyetin de dili olur.

Stand-up kültürü de bu genel dönüşümün dışında değildir. Komedyen siyasal iktidarla, erkeklikle, milliyetçilikle, sınıfsal ayrıcalıklarla ya da kendi kuşağının çaresizliğiyle dalga geçebilir. Seyirci bunların hepsini tanır ve güler. Fakat tam da burada şu soru önem kazanır: Kahkaha bizi rahatsız mı ediyor, yoksa rahatsızlığımızı yönetilebilir hale mi getiriyor?

Soytarı, komedyen ve eleştirel sanatçı

Stand-up’ın tarihsel akrabalarından biri soytarı geleneğidir. Soytarı, iktidarın söyleyemediğini söyleyebilir. Kralla alay edebilir. Yasak olana dokunabilir. Fakat soytarının tarihsel paradoksu da burada yatar: Kralın karşısında kralı eleştirebilmesine izin verilen kişi olması, kralın iktidarını mutlaka ortadan kaldırmaz. Hatta zaman zaman eleştirinin güvenli bir alanda boşaltılmasını sağlayabilir.

Günümüz stand-up’ının bir bölümü de benzer biçimde çalışabilir. Hakikati söyler. İktidarı alaya alır. Toplumsal ikiyüzlülüğü görünür kılar. Seyirci güler. Gösteri biter. Hayat kaldığı yerden devam eder. Burada sinik bir risk vardır: Eleştiri, eylemin yerine geçebilir. Kahkaha, rahatsızlığın değil rahatlamanın aracına dönüşebilir.

Fakat bu yalnızca stand-up’a özgü değildir. Aynı sorun tiyatroda, sinemada, edebiyatta, çağdaş sanatta ve sosyal medyada da ortaya çıkabilir. Mesele belirli bir sanat türünü başka bir sanat türünün karşısına koymak değil. Asıl ayrım, eleştirel düşünceyi harekete geçiren sanat ile seyircisinin mevcut dünya görüşünü daha zekice, daha estetik ve daha eğlenceli biçimde yeniden üreten sanat arasındadır.

Brecht bu tartışmada hâlâ önemli bir referanstır, ama tek referans değildir. Onun seyircinin alışılmış bakışını kesintiye uğratma arayışı; Dada’nın sanat kurumuna yönelttiği saldırıda, Sürrealizmin gündelik gerçekliğin düzenini bozma girişiminde, Beckett’in anlam beklentisini boşa çıkarmasında ya da Godard’ın sinemasal anlatının konforunu sürekli kesintiye uğratmasında çok farklı biçimlerde yeniden karşımıza çıkar.

Bu sanatçıların cevapları aynı değildir. Hatta politik ve estetik konumları arasında ciddi farklar vardır. Ortak olan, seyirciyi yalnızca onaylayan bir sanat ilişkisine duydukları güvensizliktir.

Onay kamusunun asıl tehlikesi

Bugün tehlike yalnızca sansür değil. Kendi düşünce konforumuz içinde rahatça yaşayabilmemizde. Üstelik artık bu konfor mutlaka ciddi ve dogmatik bir dille kurulmaz. Üslup son derece ironik, muhalif, zeki ve komik de olabilir. İnsan her gün iktidarla dalga geçen videolar izleyebilir, politik stand-up gösterilerine gidebilir, eleştirel meme’ler paylaşabilir ve buna rağmen kendi siyasal ve kültürel dünyasının dışındaki hiçbir deneyimle karşılaşmayabilir. Buna “onay kamusu”nun çağdaş biçimi diyebiliriz. Bu nedenle soru artık yalnızca “Ne söylendi?” olmamalı. “Bu söz, seyircinin dünyayla kurduğu ilişkiyi nasıl etkiledi?” sorusunu sorabilmeliyiz. Onu kendi kanaatlerinde daha mı rahat ettirdi? Yoksa o kanaatlerin içine küçük de olsa bir çatlak açabildi mi? Eleştirel sanatın imkânı hâlâ o çatlakta yatıyor.

Sanat, seyircisine yalnızca kendisini tanıyacağı bir ayna tutmak yerine, tanımadığı bir deneyimle karşılaşabileceği bir alanı yeniden nasıl kuracak?

Brecht’in “Köşebaşı Sahnesi” de bu soruya verilmiş tarihsel cevaplardan biri olarak yeniden tartışılabilir.

ÖNEMLİ NOT: Bu yazı kaleme alınırken komedyen Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” adlı stand-up gösterisinde yer alan ifadeler nedeniyle hakkında yürütülen soruşturma kapsamında tutukluluğu hala sürüyor. Bu yazıda siyasal mizahın eleştirel kapasitesini tartışıyor olmamız, ifade özgürlüğü meselesini hiçbir biçimde ikincilleştirmiyor. Bir sanat yapıtının politik ve estetik etkisini özgürce tartışabilmenin ilk koşulu, sanatçının sözünü özgürce söyleyebilmesidir. Sanatsal eleştiri ancak bu özgürlüğün güvence altında olduğu bir ortamda gerçek anlamını kazanabilir.

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Metin Göksel

Yanıtla