Serkan Fırtına
Bu yaz İstanbul, kavramsal sanatın ve performans tarihinin en dirençli isimlerinden birini Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nde (SSM) ağırlıyor. Akbank desteğiyle gerçekleşen “Yoko Ono: İçses ve İçyapı”, İspanya’daki MUSAC ile SSM’nin ortak üretimi. Milliyet Sanat dergisinin Haziran sayısına kapak olan bu buluşma, Ono’nun yetmiş yılı aşkın sanatsal ısrarının en kapsamlı dökümünü sunuyor. Peki bu sergiyi yalnızca bir retrospektif olmaktan çıkarıp bugünün sanat izleyicisi için bu kadar hayati kılan ne?

Ono’nun sanatını anlamak için önce onun eylemin “saf gerçekliğine” yaptığı vurguyu kavramak gerek. Onun için saf gerçeklik, sanatçının kontrolünden çıkmış, tamamen anlık ve öngörülemez olan o andır. Cut Piece’te bir seyircinin makası eline alıp tereddüt ettiği, Mend Piece’te bir yabancının kırık seramiği kendi izini sürerek yapıştırdığı o saniyeler… İşte bu belirsizlik anı, Ono’nun sanatının özüdür. 1960’larda Fluxus ve kavramsal sanatın yükselişiyle paralel ilerleyen bu anlayış, sanatı alınıp satılan bir metadan arındırarak yalnızca fikre ve bedenin orada bulunma anına indirger. Ono, bu felsefeyi en uç noktaya taşıyarak sanatçının elinden eseri alır ve izleyicinin zihnine, ellerine, hatta nefesine teslim eder.
Ne var ki Ono’nun bu öncü rolü, popüler kültürün cinsiyetçi refleksleriyle uzun yıllar gölgelendi. “Beatles’ı bitiren kadın” yaftası, sanat tarihindeki entelektüel ağırlığını görmezden gelen sığ bir karalamaydı. Oysa John Lennon’la birlikte gerçekleştirdikleri Yatak Performansları (Bed-In), Ono’nun kavramsal geçmişinden süzülen güçlü birer manifestoydu. Savaşın gölgesinde, en mahrem alanı –yatak odasını– dünyanın gözü önüne sermek, onların sanatlarını hayatlarıyla bütünleştiren radikal bir barış eylemiydi. Zaman, bu muhafazakar yaftaları çürütürken Ono’yu hak ettiği saygın yere yerleştirdi ve İstanbul’daki sergi bu teslimiyetin en somut adresi oldu.
Serginin küratöryel kurgusu; Yoko Ono’nun uzun yıllardır çalışma arkadaşı olan Jon Hendricks, sanatçının stüdyo direktörü Connor Monahan, serginin ortak yapımcı kurumu MUSAC’ın direktörü Álvaro Rodríguez Fominaya ve ev sahibi müzenin müdürü Ahu Antmen’in ortak vizyonuyla şekilleniyor. Bu dört ismin disiplinlerarası yaklaşımı, Ono’nun yetmiş yıllık üretimini hem arşivsel bir titizlikle hem de güncel sanat tartışmalarına duyarlı bir bakışla ele alıyor. 67 yapıttan oluşan seçki, müzenin sadece alt katlarına değil; bahçeye ve Atlı Köşk içindeki hat koleksiyonu galerisine kadar uzanıyor. Bu mekânsal dağılım, ziyaretçiyi galeriler arasında gezerken bir düşünce eşiğinde yürütüyor.
Eserlere baktığımızda, Ono’nun sanatının iki ana damardan beslendiğini görüyoruz. İlki, Greyfurt (Grapefruit) kitabındaki talimatlarda vücut bulan zihinsel sanat. Seyirciyi hayal gücünün sınırlarına davet eden bu metinler, Sky Ladders enstalasyonunda olduğu gibi fiziksel bir karşılık buluyor. İkincisi ise, Mend Piece’te olduğu gibi fiziksel tamamlama eylemi: Kırık porselen parçalarını bir araya getirirken, aslında zihnimizdeki kırıkları da onarıyoruz. Ve elbette 1964 tarihli Cut Piece. Dokümantasyonu galeride izlenen bu performans, izleyicinin eline verilen makasla sanatçının bedenine yaklaşması üzerinden şiddet, güven ve kırılganlık üçgenini hâlâ en keskin biçimde sorguluyor. Ancak serginin Türkiye’deki en ağır ve en çağdaş damarını kuşkusuz Arising (“Yükseliş”) enstalasyonu oluşturuyor. Ono’nun sergi öncesinde Türkiye’deki kadınlara yönelttiği “Susma, yaşadığın kötülüğü anlat!” çağrısı, müze duvarlarında isimsiz metinlere ve yalnızca gözlere dönüşüyor. Yüzlerin, kimliklerin silindiği bu alan, kadın deneyimini bireysel olmaktan çıkarıp kolektif bir tanıklığa eviriyor. Gözlerin tam karşınızdan size baktığı bu koridor, serginin evrensel meseleleri yerel acılarla buluşturduğu en güçlü an.
Yoko Ono’nun sanatı, nesneler üretmekle ilgilenmez; bitmiş bir eseri uzaktan seyretme hakkımızı elimizden alır. Bu sergi, yaz döneminde İstanbul için yalnızca bir kültürel etkinlik değil; sanatın pasif bir tüketim nesnesi olmadığını, katılım ve cesaret gerektiren bir deneyim alanı olduğunu hatırlatan bir uyanış çağrısı. Emirgan’ın yaz sıcağında müzeden içeri adım atan herkes, burada Ono’nun eserlerini izlemekle kalmayacak; merdivenlere tırmanacak, kırıkları yapıştıracak, belki de Arising’deki o sessiz çığlığa kendi hikâyesini bırakacak. “İçses ve İçyapı”, izleyen değil, eyleyen olmaya cesaret edenleri bekliyor.
Tiyatro gazetesi Temmuz 2026 sayısında yayımlanmıştır.
