Cüneyt Uzunlar
oyunculuk sanatını abartmamalı, çıkıyorsun oynuyorsun hepsi bu. önden buyur o zaman. çık oyna. sözünün hakkını ver. göster bize abartmadan nasıl çıkılıp oynanır… dün bir arkadaşımız kızının kendisine nasıl trajik bir oyun oynadığını anlattı bize. kızı, iki arkadaşının intiharından dolayı psikolojiye merak saran, sevgilisinin dikkatini üzerinde toplamak gayesiyle ama bu gayesinin bilincinde olmadan oturmuş panikatak tablosunu ezberlemiş. oğlana gidip bende panikatak var demiş. oğlan da bunu psikiyatra götürmüş. kız, psikiyatrı da kandırmış. yapmadığı şeyleri yaptığını, kendine zarar vermek istediğini falan söylemiş. tabi iş yeşil reçeteli ilaçlar almaya kadar varmış. ilaçlardan dolayı kız ‘leyla’ olmuş. hayalet gibi dolanmaya başlamış evin içinde. iş oğlanı aldatmaya ve kendisinde daha önce bulunmayan hallere girip çıkmaya, türlü çeşit tuhaflıklara dek varmış… bu hikâyede iki oyuncu var. biri olayı yaşayıp anlatan anne, diğeri kız. çıkıp oynayacaksın, eyvallah ama hangi türden oyuncusun sen. gözlemleyen, gözlemlerinden yargılara, yargılarından gerçeğe ulaşan oyuncu mu, yoksa sahte bir gerçekliği takınarak kendine ve çevresine zarar veren oyuncu mu. yani, sen şimdi oynadığın role ait bir tabloyu takındığında evet başta kendin olmak üzere ekseri seyirciyi kandırabilir, rolüne inandırabilrsin. ancak az önceki hikâyeyi bize anlatan arkadaşın dikkatine sahip seyirciler de var. az da olsa varlar. onları kandıramazsın. oyunculuğu çıkıp oynamak olarak anlayan sen seyircini de seçmiş oluyorsun. nasıl bir seyirci yaratmak istediğini de seçmiş oluyorsun böylece. tamam. kabul. oyunculuk sanatı ve tiyatro ve edebiyat hızla psikolojikleşiyor. dünyayı varlıkların ilişkilerinden örülmüş nesnel bir gerçeklik olarak değil, kişinin iç dünyasının yansıması, psikolojik projeksiyonlar olarak görme eğilimi artıyor. hemen herkes ya psikolojik bir rahatsızlıktan mustarip ya da potansiyel ruh hastası artık. yaygın özcü ve de tözcü bakışla sanki kişisel olarak iyileşirsek, kişisel gelişimimizi tamamlarsak, olgunlaşırsak dünya da iyileşecek gibi görünüyor gözümüze. kişi sosyal, ekonomik, kültürel ilişkilerinden azade tekil bir varlık algılanıyor. kişiler, sanki davranışlarını şekillendiren koşullar yokmuşçasına, gökten zembille inmişçesine, kendi kendine böyle olmuşlar gibi damgalanıyor. kadın katilleri ruh hastası oluyor. hitler ve onun muadilleri trumplar, netanyahular, macronlar ve bizim emperyalizme uşaklık eden siyasi erklerimiz, elitlerimiz sanki zaten kötü kişiler oldukları için böyleler intibaı iyice yerleşiyor. lan! adamlar filistin soykırımıyla insanlığa katkı sağladıklarına gerçekten inanıyor. bitakım hamamböceklerini öldürerek dünyaya katkı sağladıklarını düşünüyor. “pespaye” filistin topraklarını manhattan’a çevirerek insanlığı ilerleteceklerine eminler. hâlâ anlamadın mı, yahut anlatamadım mı. sen de hâlâ çıkıp oynanınca oyunculuğun gerçekleşebileceğine inanıyorsun. arkadaşımızın yukardaki hikâyeyi nasıl güzel anlattığını bir dinleseydin gözleyen, ilişkileri, durumları çözümleyen, buzdağının görünmeyen kısımlarına dikkat kesilen oyunculuğun ne demek olduğunu anlardın. kendini “çıkıp oynuyorsun işte ne var” fikrine hapsetmenin aptallığından kurtulurdun diyeceğim ama yok! kurtulamazsın. sen kendi ruhsal âlemine, iç huzuruna (yahut huzursuzluğuna) öyle gömülmüşsün ki dinlesen de anlayamazdın. sen aptalsın. korkaklığın, hazırlopçuluğun aptal etmiş seni. bize sende olmayan bir ruhsal hastalığı varmış gibi satarak gerçeklikle temas etmekten kaçıyorsun. evet! oyunculuk, içgüdüseldir, dürtüseldir de hatta. fakat kimin içgüdüleri içgüdülerin, kimin dürtüleri dürtülerin. hikâyeyi anlatan annenin mi kızının mı. hikâyeci arkadaşımız kızını gözlemleyip kendince teşhisini koyduktan sonra kademeli olarak kandırılmış psikiyatrın verdiği ilaçları doz doz azaltma yoluna gitmiş. doz doz gerçekliğe çekerek kızını kurtarmış. kızı şimdi yirmi kusur yaşında toefl sınavından altı üzerinden altı almış, doktorasını yapıyormuş. gerçekliğe ve bilhassa güncel gerçekliğin kendisinde yarattığı çarpık gerçekliğe çarpa çarpa kendini büyük oranda onarmış, yaşamaya devam ediyormuş. mutlu son. meşhur sosyal medya sitelerinin sayfalarını kaydırma cihetiyle kişisel gelişim, psikolojizm dünyasını doz aşımına varana dek damarlarına zerk eden sen çıkıp ne oynayacaksın. çıkıp ne anlatacaksın seyircilere. sen ne halde olduğunun bilincinde değilsin. bilincin yanlış yere konulan menekşeler gibi büzüşmüş. sen hamlet’in, raskolnikov’un, treplev’in, nina’nın, peter kien’in aşırı düşünmesini düşünürlük, meziyet zanneden bir aptal olarak bize ne oynayacaksın. ekmeğine bakan kimseyi tedavi edememiş psikiyatrlarla birlikte etrafındakileri kandırmayı oyunculuk zannediyorsun sen. kısa, kestirme yanlış, yönlendirilmiş fikirlerine yapışıyor, ihaleyi türbanlılara, kürtlere, araplara kesiveriyorsun. bu kulaklar işitti bunları. filistinliler de (araplar da) osmanlı’ya ihanet etmiş, başına gelenleri çeksinlermiş. filistin bayrağı sallayan gençlere burası türkiye diye saldıranları gördü bu gözler. son derece sofistike esprileri yüzünden din düşmanı ilan edilen standupçıyı ontolojik olarak, meslektaşı olarak savunacağı yerde, din hakkında espri yaparsak insanlar incinir diyen diğer standupçıyı gördü ve işitti bu vücut. ancak sorumluluğunu alarak, bedelini ödeyerek ulaşılabilen özgürlüğü reddetmeyi özgürlüğü sanan seni gözlemliyorum kırk yıldır. fakat sen bunların hiçbiriyle ilgili değilsin. hiç de ilgili olmadın. senin için doğru ekseriyet neyi doğru buluyorsa o. senin için güzel ışıklı tabelalarda kimin adı yazıyorsa, kim oscar alıyorsa o. senin için iyi kim başarılıysa o. şimdi söyle bana kendini panikatak olarak sunan kızın mı yoksa onu izleyip durumu çözümleyen annesinin tutumu mu doğru. kızın mı yoksa annesinin mi performansı daha güzel daha büyüleyici. hangisi iyi. burada üçüncü ağızdan anlatılan bu hikâye hangi koşullar altında neden, nasıl yaşanmış olabilir. biliyorum. okumayacaksın yazdıklarımı. biliyorum okusan da anlamayacaksın. anladım desen de anlayamayacaksın otomatik portakal. şimdi çık oyna. bir ışıklı tabelaya adını yazdırma çağrılarını kabul ederek jungyen adımlarla yürü git sonsuz ama hep yarım bıraktığın yolcuğuna kahramanın.
