Bugün ‘Sanatçı’ Amele Pazarında İş Bekleyen İşçiden Farksız

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Kültürel iktidar neden kurulamadı, bu başarısızlık nasıl bir imha ve tasfiye rejimine dönüştü? Şenay Aydemir’le AKP’nin kültür politikalarını Gezi’den dizi sektörüne, Emek Sineması’ndan sanatın piyasalaşmasına uzanan geniş bir hatta konuştuk.

Türkiye’de kültür ve sanat alanı uzun süredir estetik tartışmaların yanı sıra, doğrudan siyasetin, iktidar stratejilerinin ve ekonomik zorunlulukların kesişim noktasında duruyor. “Kültürel iktidar” söylemiyle başlayıp sansür, otosansür, piyasa baskısı ve açık tasfiye pratikleriyle devam eden bu süreç, artık bir tercih meselesi olmaktan çıkmış durumda. Sanatçılar, kültür emekçileri ve izleyiciler için mesele artık “ne üretelim?” değil; “nerede, hangi koşullarda ve kimin çizdiği sınırlar içinde var olalım?” sorusuna dönüşüyor.

Gazeteci-yazar Şenay Aydemir, İletişim Yayınları etiketi taşıyan “AKP’nin Kültür Savaşı: İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat” adlı kitabında bu dönüşümü, tesadüflerin ya da dönemsel gerilimlerin ötesinde, bilinçli ve çok katmanlı bir siyasal proje olarak ele alıyor. Gezi Direnişi’nden Emek Sineması’nın yıkımına, dizi sektöründen yayıncılığa, sermaye–iktidar ilişkilerinden sanatın piyasalaşmasına uzanan geniş bir hatta; AKP’nin kültür politikalarını bir “hegemonya kurma” çabasından çok, başarısız bir kültürel iktidar arayışının zorbalığa evrilmiş hali olarak okuyor.

Aydemir’le; kültürel hegemonya neden kurulamadı, bu boşluk nasıl bir imha ve tasfiye rejimine dönüştü, Gezi neden bir kültürel eşikti, sermaye neden sanatı kurtarmadı ve bugün sanat emekçileri neden bir “amele pazarı”nda hayatta kalmaya çalışıyor sorularını tüm açıklığıyla ele aldığı çalışmasını konuştuk.

AKP’nin kültür politikasını aynı zamanda bir kültür savaşı olarak görüyorsunuz. Bu savaşı klasik anlamda bir hegemonya kurma girişimi olarak mı okumalıyız, yoksa bilinçli bir yıkım, tasfiye ve kültürel iktidar meselesi olarak mı? Bu ikisi arasındaki fark nedir? Neden hegemonya kurulamadı ve bu durum neden iktidar zorbalığına dönüştü?

Bence ikisi birlikte. Ama asıl mesele şu: Bu alanı doğru kavradıklarını düşünmüyorum. 2008–2009’dan itibaren kendi ideologlarının metinlerine baktığımızda sürekli “kültürel iktidar” kavramını kullandıklarını görüyoruz. Çünkü iktidarla takıntılı bir ideoloji bu. Oysa sol entelektüel gelenekten gelen önemli bir düzeltme vardı: Kültürel iktidar olmaz, kültürel hegemonya olur.

Ben kitapta bu kavramları özellikle dar anlamda, sanat alanı çerçevesinde ele aldım. Zira bu konuda çok güçlü çalışmalar yapıldı; Yasin Durak’ın “Kültürün Huzursuzluğu” kitabı, çeşitli makaleler ve dosyalar var. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bir süreklilik içinde iktidarların sanat alanına doğrudan ya da dolaylı müdahalesi zaten hep vardı. Ancak AKP döneminde bu müdahale, sanat alanının çok büyük bir kısmını sistematik biçimde dışlayan bir yapıya dönüştü.

Bu bir yanıyla da son derece pragmatist bir iktidarın, her alanı araçsallaştırma refleksinin sonucu. Özellikle Gezi’den sonra sanat alanı hem kendi “habitatını” yaratmak hem de karşı tarafı düşmanlaştırarak siyasal rant devşirmek için kullanıldı. Bugün oyunculara, popüler figürlere yönelik, çeşitli gerekçelerle yürütülen itibarsızlaştırma süreçlerinin de bu politik hattın bir parçası olduğunu düşünüyorum.

‘Muhafazakar sanat tabanda karşılık üretemiyor’

Kitapta Gezi’yi bir kültürel eşik; AKP ile mevcut kültür alanı arasındaki ilk büyük çatışma olarak yorumluyorsunuz. Bu, iktidarın hangi zayıflığına işaret ediyor?

Gezi, AKP’nin en güçlü olduğu anda ortaya çıkan bir kırılganlığı gösterdi. 2011 seçimlerinde yüzde 49,87 oy almış bir iktidardan bahsediyoruz. Tam da bu dönemde Erdoğan’ın sanat alanına yönelik en nobran müdahaleleri başladı.

Devlet Tiyatroları’nın özelleştirilmesi tartışmaları, Atölye Sahnesi’ne silahlı baskın, Emek Sineması’nın yıkımı, dizilere –özellikle Muhteşem Yüzyıl’a– doğrudan müdahale… Aynı dönemde İskender Pala, Yusuf Kaplan gibi isimler “muhafazakâr sanatın artık patlama yapacağı” fikrini dolaşıma sokuyordu. Ama Gezi, bunun böyle olmadığını gösterdi. İktidar, en güçlü olduğu anda toplum üzerinde düşündüğü kadar güçlü bir hegemonya kuramadığını fark etti.

Muhafazakâr sanatın tabanda karşılık üretemediği, teorik düzeyde kaldığı ortaya çıktı. Evet, İskender Pala gibi isimler çok satıyordu; ama bu satışlar kalıcı bir kültürel hegemonya yaratmadı.

Buradaki eksik neydi? Neden bu hegemonya tabana inemedi?

Çünkü ortada gerçek bir sanatçı havuzu yoktu. Sanatın “doğası gereği muhalif” olduğu klişesine inanmıyorum; tarih iktidarla yan yana durmuş büyük sanatçılarla dolu. Ama burada mesele başka. AKP’nin siyasi ihtiyaçlarını aşan, özerk bir kültürel altyapı kurulmadı. Muhafazakâr-İslami çevrelerde 80’ler ve 90’larda üretim yapmış, saygı görmüş isimler vardı. Ancak iktidar sonrası bu isimlerin büyük kısmı hızla rant mekanizmalarının parçası oldu ve üretim alanından koptu. Gezi’de iktidar şunu gördü: Nüfuz edemedikleri, etkileyemedikleri bir çekirdek hâlâ vardı. Bu sadece alternatif sanat çevreleri değil; popüler oyuncular, yazarlar, geniş kitlelere seslenen figürlerdi. Bu boşluk daha sonra zor yoluyla, dizayn girişimleriyle doldurulmaya çalışıldı ve hâlâ da sürüyor.

‘Emek Sineması, bardağı taşıran andı’

Emek Sineması’nın yıkımı bu sürecin neresinde duruyor?

Emek Sineması, bardağı taşıran andı. Ondan önce Dolapdere, Tarlabaşı, Galataport, Haydarpaşa tartışmaları hep vardı ama Emek, sanat dünyasının ilk kez yüksek sesle “Buradayız” dediği yer oldu. Emek eylemleriyle Gezi arasında tam bir ay vardır. Emek mücadelesinde fiili müdahalenin sertleştiği göz altıların yaşandığı, Costa-Gavras ve Erden Kıral’ın da olduğu kitlenin üzerine gaz bombalarının atıldığı eylemden üç hafta sonra Gezi patladı. Çünkü Gezi aynı zamanda bir kent isyanıydı. Emek Sineması, politik bilincin katalizörü oldu. Kültürel bir hafıza mekânı üzerinden kent hakkı tartışması siyasallaştı.

AKP döneminde sermaye kültür alanına nasıl girdi? Üretilen model karşılık buldu mu?Aslında buldu. Bugün İstanbul kültür hayatının yarısını belirleyen yapıların çoğu büyük sermaye gruplarına ait. 2004’ten sonra çıkarılan yasalarla sermayenin sinema, tiyatro, müzecilik alanına girmesi teşvik edildi. İstanbul’un “marka şehir” projesi 90’lardan beri masadaydı. Ama bunu hayata geçirecek ‘siyasi irade’ yoktu. AK Parti bu iradeyi gösterdi. 2010 Avrupa Kültür Başkenti süreci bunun zirvesiydi. Bir yandan da sermayenin Avrupa Birliği hedefleri vardı. Yani bir sakız gibi tekrarlanan “ilk dönemlerinde böyle değillerdi” amentüsünün gerçekliği yok. Bu görece durum, siyasi bir dönüşümden çok politik ve ekonomik mecburiyetlerin sonucuydu. Ama sorun şu: Bu alanlar bugün hangi kırmızı çizgiyi aşabiliyor? Sermaye, iktidardan icazet aldığı sürece var olabiliyor. Bir yerde çevreyi, işçi haklarını ihlal ederken; başka bir yerde kültür sanat yatırımı yapabiliyor. Bu ikisi aynı merkezden bağlanıyor.

‘Emek üretenlerin yüzde 90’ı güvencesiz’ 

Bu durum kültür alanında bir prekaryalaşma yaratmadı mı? 

Kesinlikle. Bugün ‘sanatçı’ amele pazarında kendisini seçecek birini bekleyen işçiden farksız. Sahnedeki oyuncudan ışıkçıya, editörden müzisyene herkes yaratıcılığını, yaratmayı vaat ettiğini koltuğunun altına koymuş birisinin buna değer biçmesinin bekliyor. Bu sadece Türkiye’ye özgü değil, neoliberalizmin evrensel sonucu ama bize özgün yanları az değil. Sanat bir meta haline geldiğinde piyasasının oluşması da kaçınılmaz olur. Bu, sanatla çelişmez ama emeği görünmez kılar. Bugün yaratıcı emek üretenlerin yüzde 90’ı güvencesiz. Bu süreç, sanatçılara aslında emekçi olduklarını yeniden hatırlatıyor. Piyasalaşma soyut bir süreç değil; gündelik hayatımızı belirliyor. “Abi ekmek parası” söylemi, tercihleri meşrulaştıran bir kalkan haline geldi. Ama bu alanda asıl eksik olan şey siyasettir. Kültür alanına dair siyasal bir hat kurulamadığı için bu boşluk büyüyor. Ne zaman siyasallaşıyoruz? Gezi’de, 19 Mart’tan sonra olduğu gibi… O zaman reddetme cesareti de ortaya çıkıyor.

Son olarak tarih AKP’nin kültür politikalarını bir başarısızlık mı yoksa başarılı bir imha ve inkâr projesi olarak mı yazacak?

Devam eden bir sürecin içinde olduğumuz için kesin bir yanıt tabii ki zor. Ama bugün için ikisi de diyebiliriz. Erdoğan’ın hayal ettiği anlamda bir başarı yok; kendi içinden dünya çapında sanatçılar çıkmadı. Ama imha, tasfiye ve dizayn konusunda ciddi mesafe alındı. Bazı alanları ciddi müdahaleler var, dizi, yayıncılık, müzik gibi ‘batırılamayacak kadar büyük’ sektörleri ıslah etme girişimleri sürüyor. Kitapta da dikkat çektim, TRT’nin yeniden yapılandırılması Kültür Yolu gibi etkinliklerle sanatçılarla inşa edilen bir ekonomik ilişki söz konusu ve bunun da bir bedeli var. İktidar bloğunun bugünkü önceliği devşirmekten çok kapsamak… Sanat dünyası kırmızı çizgileri geçmedikçe alan açılıyor. O mindere oturduğunuzda geri dönüş zorlaşıyor. Ve bu da yeni kültür politikasının özü.

EVRENSEL

Paylaş.

Yanıtla