Gürel Sürücü
Andreas Flourakis’in kaleme aldığı; çevirisini, rejisini ve oyunculuğunu Esen Özman’ın üstlendiği “Medea’nın Kafası”nı izledim. Klasik tragedyayı yerinden söküp bugünün göç yaralarına, kimlik çatlaklarına ve iktidar ilişkilerine doğru yeniden kuran cesur bir denemeydi bu. Antik bir çığlık, çağdaş bir uğultuya karışıyordu sanki.

Böylesi bir metni, sahne dilini yakından tanıyan birinin bakışıyla izlemek ayrı bir derinlik kattı akşama; kimi yerde oyunculuğun iç ritmini, kimi yerde reji tercihlerinin bilinçli kırılmalarını fark ederek ilerledik. Üstelik benim için bir ilk olan sine-tiyatro deneyimi, görüntüyle canlı performans arasındaki sınırın silikleştiği o ara bölgede, seyir zevkini başka bir boyuta taşıdı.
Oyuna ilişkin, Euripides’in mitik figürü burada salt bir çocuk katili imgesine sıkıştırılmıyor; zihni parçalanmış, yerinden edilmiş, kültürel ve cinsel iktidar ilişkileri arasında sıkışmış bir özneye dönüşüyor. Bu tercih, metni tarihsel bir anlatı olmaktan çıkarıp güncel bir politik düzleme yerleştirmiş.

Oyunun en belirgin yanı, sahne ile perde arasındaki geçirgenlik. Sinema ve tiyatronun eşzamanlı kullanımı, Medea’nın bölünmüş bilincini biçimsel olarak görünür kılıyor. Sahnede daha ham, daha ilkel bir yüz; perdede ise mesafeli, kendine bakan, hatta kendini sorgulayan bir yüz… Bu ikilik, göçmen öznenin hem maruz kalan hem de kendi hikâyesini yeniden kurmaya çalışan tarafını temsil ediyor. Biçimsel tercih içerikle uyumlu; bu önemli.
Ancak bu tür hibrit işlerde risk şudur: Sinema bölümleri, sahnedeki canlı gerilimi gölgeleyebilir. Burada denge büyük ölçüde korunmuş olsa da, dramatik yoğunluğun yer yer görsel fikre yaslandığı anlar hissediliyor. Yine de 70 dakika boyunca dikkatin dağılmadan akması, ritmin genel olarak doğru kurulduğunu gösteriyor.
Medea’nın “başörtüsü” üzerinden kurulan metafor, göç ve uygarlık tartışmasını somutlaşmış bir didaktizme kolayca düşerebilir. Ancak oyun, karakteri tek boyutlu bir mağduriyet figürüne indirgememeye çalışırken; asıl meselesi acındırmak değil, zihinsel tutsaklığı göstermek. #Erk ile hesaplaşma tam da burada anlam kazanıyor. Batı’ya göç etmek, özgürleşmek anlamına gelmiyor; ataerkil yapıyı değiştirse de biçim değiştirerek sürüyor.
Finaldeki -patlama sonrası başörtüsünün göğe bir güvercin gibi yükselmesi- güçlü bir imge. Ve oyun da orada bitmeliydi. Yine “kafayı açma” metaforunu görsel bir özgürleşme jestiyle tamamlayabilirdi. Ancak böyle bir simge, oyunun gri alanlarını biraz fazla beyazlatma riskini de taşırdı. Belki de Medea’nın dönüşümünü kesin bir umutla değil, muğlak bir eşikte bırakmak, çağımızın belirsizliğine daha uygun düşüyor.

Sonuç olarak “Medea’nın Kafası”, mitolojik bir figürü bugünün göç ve kimlik krizleriyle yeniden düşünmeye çağıran, biçimsel arayışı olan, politik alt metni belirgin bir çalışma. En kıymetli tarafı, Medea’yı yargılamadan önce anlamaya zorlaması. Bu da zaten iyi tiyatronun temel sorusudur: “Canavar” dediğimiz şey gerçekten kimdir?
Fırsat bulabilirseniz bu güzel oyunu izlemenizi öneririm.
