Barış İçin(?) Aşk Grevi

Antalya Büyükşehir Belediye Tiyatrosu (ABT) 26 Nisan günü Şişli-Haldun Dormen Sahnesi’nde, altı yıl aradan sonra bu sezon tekrar oynamaya başladıkları “Barış İçin Aşk Grevi” adlı oyunlarını sergilediler. Oyun Savaş Aykılıç’ın Aristophanes tarafından yazılan “Lysistrata” metninden esinlenerek yapmış olduğu uyarlama çalışmasının, ABT tarafından geliştirilmesiyle son halini almış. Oyunun geçirmiş olduğu süreci ABT’nin web sitesinden gözden geçirebilirsiniz.

Şişli Belediyesi’nin organizasyonuyla İstanbul’a gelen grup yaklaşık 250-300 kişilik seyirci kitlesi tarafından izlendi. Seyircilerin büyük bir kısmının gönlünü fetheden oyun, bittiğinde salon tarafından ayakta alkışlandı. Bu yazıda, seyircinin bu büyük kısmına gir(e)meyen ve oyundaki birçok noktadan rahatsızlık duyan bir izleyici olarak eleştirilerimi sunmaya çalışacağım. Oyunun oluşum süreci hakkında ABT ile herhangi bir bilgi alışverişi şansı yakalayamadığım için bu yazıya sahnede izlenen ürün üzerinden yapılmış bir değerlendirme olarak bakılması daha doğru olacaktır.

Oyun hakkında konuşmadan önce, oyunun genel akışından ve nasıl bir uyarlama olduğundan bahsetmek gerekiyor. Aristophanes tarafından yazılmış olan Lysistrata metni, daha sonra Barış Oyunları adı altında birleşecek üçlemenin son örneğidir. Orijinal metinde, Atina ve Sparta arasında yirmi yıldır sürmekte olan Peleponessos Savaşı’nı sona erdirmek için Lysistrata önderliğinde cinsel grev yapmaya karar veren ve barışın gelmesini sağlayan kadınların hikayesini izleriz. ABT yorumuna baktığımızda, grubun bu metinden “aşk grevi” temasını ve küçük sahne parçalarını alarak yeni bir oyun oluşturmayı tercih ettiğini söyleyebiliriz. Orijinal metindeki -aynı zamanda da bir gerçeklik olan- savaş, ABT yorumunda yerini arazi üzerindeki rant kavgasına bırakmıştır. Kocalarının rant kavgası sırasında birbirlerini öldürdüğünü gören kadınların buna bir dur demek gerektiğine karar vermesiyle sahne biter. Bu sahneyi de Ana Tanrıça Kübele tarafından örgütlenen Tanrıçaları gördüğümüz sahne takip eder. Oyuncular tarafından yöresel şivelerle yorumlanan Tanrıçalar (Kübele – Azeri, Artemis – Ege, İştar – Kürt) müzik ve dans eşliğinde sahneye gelerek, Anadolu’da sürmekte olan bu savaşı durdurmak için yeminlerini ederler. Bu durumu haber alan –yine yöresel şivelerle yorumlanan (Rumeli, Ege, Laz)- cephedeki askerlerin, evlerine dönüp eşlerini ikna etme çabalarının gösterildiği sahnelerle ilk perde sona erer. Kadınların meclisi ele geçirmeleriyle ve erkekleri alt edip kadın kıyafetlerini giydirmeleriyle başlayan ikinci perde, erkeklerin Zeus danışmanlığında gömülü silahlarını çıkararak yaptıkları “sivil darbe”yle devam eder. Kadınları silahlarıyla alt eden erkekler yine de kadınları grevden vazgeçiremezler. Erkeklerin oyundan alacaklarını aldıklarını ve daha fazla oynamak istemediklerini söylemeleriyle de oyun son bulur.

Öncelikle oyun hakkında derinlikli ve ayrıntılı bir uyarlama çalışması yapılmadığı söylenebilir. Orijinal metindeki savaş aslında bu metnin yazılmasının sebebidir ve kadınların bu eyleme başlamasına neden olan ana etkendir. Bu savaşı eksenden çıkarıp yerine başka bir şey koyabilmek için oyunun tümden değiştirilmesi gerekir. Oyunda savaş yerine koyulmuş olan rant kavgası sadece ilk sahnede kalmış ve oyunun geri kalanı sanki devletlerarası bir savaş varmışçasına yorumlanmıştı. Cephede ve silahlar içinde görmüş olduğumuz asker odağı nerede, ne için ve ne zaman savaştıkları belirsiz olan bir odaktı. İki perdelik oyun boyunca savaşın hangi odaklar arasında geçtiğini anlamaya çalışıp hiçbir cevap bulamadan salondan ayrıldım. Savaşı belirsiz bir savaş olarak bırakmak yorum olarak tercih edilebilecek bir şey olarak görülebilir ve hatta böyle bir tercih, binlerce yıllık insanlık tarihi boyunca gerçekleşen savaşlar hakkında genel bir yorum ve eleştiri oluşturabilmek için değerlendirilebilirdi. Ancak grubun ne bu belirsiz savaşın ne de herhangi bir savaşın altında yatanları irdelemeyi tercih etmediği aşikârdı. Hatta savaşlardaki ölümler Ana Tanrıça Kübele tarafından “Erkekler savaşmayı bilmiyor! Eve bir geliyorlar üstleri başları kan! Her yerlerini kirletiyorlar!” şeklinde espri konusu yapılabilecek kadar önemsizdi.

Oyunun ekseninden savaşın çıkartılması sebebiyle oluşan kurgusal boşluklar bir noktaya kadar beklenebilir ve kabul edilebilir bir şey olsa da oyun boyunca ardı arkası kesilmeyen cinsiyetçi, homofobik ve seviyesiz espriler oyunu dayanılmaz hale getiriyordu. Özellikle asker odağı sahnede bulundukları süre boyunca kadınları aşağılayan fıkralar anlatarak, birbirlerini eşcinsellikle “suçlayarak”, dini törenlerle dalga geçerek, bel altı göndermeler yaparak, küfürlü kelime benzetmeleri yaparak kahkaha arayışındaydı. Bu tür bölümlerin yoğunluğu ise oyun akışını sekteye uğratıyordu ve oyuna bazı noktalarda birbirinden bağımsız beşer dakikalık skeçler havası veriyordu. İlginç olan ise salondaki seyircilerin bu esprilere karşı verdikleri büyük tepkilerdi. Salonu dolduran kalabalığın büyük çoğunluğunun sahne üstünde olan bitenden hiçbir rahatsızlık duymaması benim adıma düşündürücüydü. Grubun oyunu yorumlarken kadınların bu eylemini olumlayan ve erkeklerin arazi kavgası için savaşmalarını eleştiren bir dramaturji oluşturmaya çalıştıkları belliydi. Ancak oyunu daha eğlenceli bir hale getirmek adına yaptıkları espriler anlatmaya çalıştıklarıyla tam ters noktalara gidiyordu. Burada söylemek istediğim bel altı ve cinsel esprilerin kullanılmasının yanlış bir şey olduğu değil. Bu esprilerle açıkça kadınların, eşcinsel bireylerin, dindar insanların aşağılanması ve erkek egemen kültürün sahne üstünde yeniden üretilmesi hatta ve hatta salonun da bu aşağılama ve üretim sürecine dahil olması ABT’nin tiyatro yapmaktaki amacını sorgulaması gerektiğini gösteriyordu. Özellikle kadın erkek eşitsizliğini tartışmaya açan, ataerki ve militarizm arasındaki kodları ortaya seren, kadınların barış için verdikleri mücadeleyi eğlenceli bir dille anlatan Lysistrata gibi bir metnin uyarlamasında, açıkça kadınların aşağılanması ve kadınların mücadelesinin önemsizleştirilmesi üzerinde daha fazla düşünülmesi gerekiyor.

Oyunda göze çarpan diğer nokta ise oyunun Anadolu coğrafyasına uyarlanması sırasında bu coğrafyada yaşayan halklara ve etnik kökenlere bakış açısıydı. Egemen Türk kültürü içerisinden yorumlanan bu farklılıklar zaman zaman aşağılanıyor hatta ırkçı söylemler kuruluyordu. Örneğin ilk sahnedeki Kürt kadını canlandıran oyuncu tarafından oynanan ve Kürtçe “Hejiroke” şarkısı eşliğinde gelen Doğu Tanrıçası İştar’la “Doğurup doğurup çocuklarına bakmaması” üzerinden dalga geçilmesi bu noktaya örnek olarak gösterilebilir.

Son olarak oyunun genel bir değerlendirmesini yapmak gerekirse, oyunun Lysistrata metninin derinliğinden ve dramaturjik çerçevesinden uzak olduğunu söyleyebiliriz. Güncelleme ve uyarlamanın bu kadar altına girmişken, müzikli ve danslı sahnelerle bu kadar uğraşmışken coğrafyamızda sürmekte olan otuz yıllık savaşı oyunun ana eksenine oturtmak yerine etliye sütlüye karışmadan sadece “eğlenceli” bir oyun oluşturma çabası oyunun birçok açıdan sığ kalmasına neden olmuş. Seyircilerin dikkatini toplamak istedikleri ‘oyun içindeki oyunlar’ “gemicik – unakıtan” gibi hükümeti eleştiren birkaç replik esprisi düzeyinde kalmış durumda. Demokratik açılım süreciyle birlikte ülkemizde sıkça zikredilmeye başlanmış olan “barış” kelimesi tahminen bu süreçle birlikte oyunun isminde de yer almış ve oyun içinde herhangi bir savaş durumu olmadığı için de gerçekten havada kalmış. Benim naçizane fikrim oyunun eski adıyla “Barış için” ön eki kaldırılarak oynanmasının daha uygun olacağı yönünde.

http://www.buo.boun.edu.tr/buo/default.asp?id=336



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: