DTCF’lıların “Küçük Hanımlar Küçük Beyler” Değerlendirmesi

24-29 Nisan tarihleri arasında Ankara’da, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun ev sahipliğinde gerçekleştirilen 6. Küçük Hanımlar Küçük Beyler Uluslararası Çocuk Tiyatroları  Festivali’nde sahnelenen oyunları A.Ü. DTC Fakültesi Tiyatro Bölümü’nden bir grup öğrenci, Çocuk Tiyatrosu dersi kapsamında izleyip, yazdıkları oyun değerlendirdiler.

Bu çalışmanın tiyatro bölümlerinde okuyan öğrenciler için örnek teşkil etmesini ve öğrencilerin alana katkılarının artarak sürmesini diliyoruz.

Hişt Hişt

Festival kapsamında bu yıl İsviçre’den gelen Baccala Oyuncuları da “Hişt Hişt” isimli oyunlarıyla sahne aldı. Dört yaş ve üzeri bir seyirci kitlesine hitabeden ve sözsüz olmasıyla alışıldık/klasik bir sahne metni taşımayan oyun; temel olarak –daha çok sirklerde rastladığımız türden- palyaçoluk/soytarılık, jonglörlük, akrobatlık gibi hareketi ve beden kullanımını ön planda tutan bir sahneleme tercihinde bulunmuş.  Komiği üretmede palyaçoluğu yoğun olarak kullanan ekip, durum/hareket komiği gibi klasik sahne trüklerinden yoğunca faydalanırken, bilindik olan bu malzemeleri kendi sahne diline başarıyla yedirmiş.  Çalışmalarında canlı müzik tercih eden ekip orkestranın da etkisiyle sahne atmosferinde başarılı bir hacim elde etmiş. Simone ve Camilla olmak üzere iki oyuncudan oluşan gösterinin bütünü bu ikilinin birbirleri arasındaki naif ilişkiden ve bir işi becermeye dönük komik çabalarından türemektedir. İlgilisi için sirk ve tiyatroyu aynı çatı altında birleştirmeye çalışmış olan Baccala Oyuncuları, kendi içinde tutarlı sahnelemeleriyle izlenmeye değer bir performansa sahipti.

Serkan Gülsoy

Metrük

Festival’de sergilenen oyunlardan bir diğeri de Kosova Uğur Böceği Tiyatrosu’nun oynadığı “Metrük” adlı oyundu. Bir perde/elli beş dakika süren,  8 yaş ve üzeri izleyiciler için önerilen oyunda bir yetenek yarışmasında yaşananlar anlatılıyor. Dolayısıyla oyun esnasında,  bol hareket komiği, dans, müzik, şarkı ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Oyunun diğer yarısında, oyuncuların seyir yerine inmesiyle oyuncu ve seyirciler arasında sıcak bir ilişki kurulmaya çalışıldığı düşünülebilir. Ancak abartılı oyunculukların bu noktada, amaçlanan noktaya ket vurduğunu söylemek yanlış olmaz. Yine de, kanımca bu oyundaki en olumlu unsurlar, oyuncuların büyük bir kısmını oluşturan çocuk oyuncular ve onların temposu hiç düşmeyen enerjileriydi. Belki de bu oyunda, oyunculukların bize abartılı gelmesindeki sebep, çocuk oyunlarımızda görev alan yetişkin oyuncuların -bir kısmının- yaptıkları işe inanmamaları, onu sahiplenmemeleridir; çünkü bizim çocuk tiyatromuzda bu denli bir sahiplenme alışkın olmadığımız bir şey.

Dilşah Kamalı

Sihirli Düşler İllüzyon Gösterisi

Festival kapsamında Lee Alex’in performansıyla sunulan Sihirli Düşler İllüzyon Gösterisi 27 ve 28 Nisan tarihilerinde Çayyolu Cüneyt Gökçer Sahnesinde izleyenlerin beğenisine sunuldu. Alışıla gelen illüzyon gösterilerinden başka hiçbir şey vaat etmeyen gösteri 5 yaş ve üzeri izleyici kitlesine sesleniyordu. Çocuk tiyatrosu festivali kapsamında Lee Alex’in performansı vasat bir görüntü çizerken, alımlayıcısıyla iletişim kuramayan bir gösteri olarak da birçok soru işareti bıraktı zihinlerde. Örneğin festival kapsamında böylesine sıradan ve bilindik “numaralarla” örülmüş bir gösterinin işlevi neydi? Lee Alex gerçekleştirdiği performansla çocuk tiyatrosu adına ne söylemek istiyordu? Herhangi bir doğum günü partisinde karşımıza çıkabilecek bir illüzyonisti Küçük Hanımlar Küçük Beyler gibi önemli ve eşine pek sık rastlamadığımız bir festivalin programına dâhil etmek hangi düşünceye hizmet ediyordu? Kısacası Lee Alex İngiltere’den bir bavul dolusu numarasıyla geldi ve ardında onlarca soru işareti bırakarak ülkesine döndü diyebiliriz. Küçük hanımların ve küçük beylerin elinde ise ne sihir kaldı ne de düş!

Kadir Samet Karaman

Karanlıktaki Fil

Festival’e Fransa’dan konuk olan Karanlıktaki Fil bir gölge oyunu örneğiydi. Idres Shas’ın yazdığı, yönetmenliğini ise Sylivie Vallery-Masson’un yaptığı oyununun müziğini ise Mahmut Demir ve Jaşko Ramic yapmış. Oyun, geleneksel kültürümüzün evrensel düzeyde değerleri olan Nasrettin Hoca ve Mevlana’nın çeşitli öykülerinin bir derlemesinden oluşmuş. Bu öyküler ise gölge tiyatrosu tekniği ile gösterime sunulmuş. Oyunun konusu: Çalışmak zorunda kalmış bir çocuğun zorlu yaşamını ve bununla birlikte hayata ve insana dair merak ettiklerini sorgulaması üzerine kurulmuştur. Oyunun bir diğer kişisi ise çocuğa anlattığı öyküler ile yol gösteren ve böylece onun sorgulamalarını da yanıtlamış olan Bilge Amca’dır. Oyunun kurgusu ise şöyle örgütlenmiştir: Fonda İstanbul görüntüsü içinde oyun kişileri olan çalışan çocuk ile Bilge Amca’nın gölgeleri film şeklinde gösterilir. Bilge Amca’nın anlattığı öyküler ise gölge oyunu olarak perdeye yansır. Sahneler bu şekilde dönüşümlü olarak ilerler.  Oyunda film içinde gölge tekniğini kullanmak, perdeyi daha işlevsel kılarak oyun estetiğini zenginleştirmiş. Gölge tekniği ise başarılı bir şekilde yansıtılmıştır. Fakat oyunun nerdeyse bir Türk kültürü tanıtım “reklam”ına dönüşmesi ve Türkiye de sahnelemek fikri riskli bir karar olmuş. Çünkü Oyunun hedef kitlesi öncelik olarak Fransız çocuk seyircisi olarak düşünülmüş. Dolayısıyla da Türk çocuk seyircisi oyuna bir yerde “Fransız” kalmıştır dersek abartmış olmayız herhalde. Bununla birlikte oyunda kullanılan müzik ise daha çok Anadolu’nun yanık ezgi ve melodilerinin yansıtıldığı bağlama, kemençe, davul gibi enstrümanların yanında tıpkı Türk çocuk seyircisi gibi olaya “Fransız” kalan Akordeon ile yapılmış. Oyunun genelinde var olan didaktik anlayış, enstrümanların seyirciye tanıtımı konusunda da kendini göstermiş. Enstrümanların kimi zaman solo olarak çalınıp,  eğlenceden çok hüznü çağrıştıran tınıları yedi yaş grubu seyirci için oldukça “ağır” bir seçim olmuş. Özellikle de “Meni attın ay gız ataşa” isimli türkü oyunun estetiğine ve dramatik yapısına hiç uymamış maalesef. Ki böyle bir kaygı da güdülmemiş doğrusu. Sonuç olarak Fransız ekibin kültürel bir oyun çıkarma anlayışına saygı duymakla birlikte, bir daha ki sefere Fransız kültürünü yansıtan ama didaktik olmayan hatta zihinleri harekete geçiren ve de daha estetik bir oyun anlayışı ve içeriği ile Türkiye‘deki küçük hanımlar ve küçük beylerden oluşan seyircinin önüne çıkmasını temenni ederim.

Enver Özkardeş

Karanlıktaki Fil (2)

Oyun, Nasreddin Hoca ve Mevlana’nın birtakım öykülerini yansıtarak bir kolaj hedeflemiş gibi görünmektedir. Bu kolaj, -aynen sahne metninde olduğu gibi- müzik ve gölge oyunuyla desteklenmeye çalışılmış gibi yansısa da, barkovizyondan yansıtılan filmlerin üstyazılarının gözükmemesi nedeniyle anlaşılmaz bir hale bürünmüştür. Nasreddin Hoca’nın ve Mevlana’nın öykülerini gölge olarak sahnede gördüğümüzde, kendi içlerindeki öyküyü -önceden bildiğimiz öyküler olduğu için- alımlayabiliyoruz. Ancak her öykü arasına girmiş olan filmlerdeki konuyu ve öykünün gelişimini, salonun belirli yerlerinde gözükmeyen üstyazı nedeniyle oyundaki bütünlük algılanamamaktadır. Oyunun 7+ yaşa hitap ediyor olmasıyla da sorunlu bir yapının hakim olduğu bu noktada gözlemlenmektedir. Kısacası, sahnenin üstyazıyı gören bölgelerinde oturması muhtemel çocukların hızlıca akan üstyazıyı takip etmeleri oldukça sıkıntılıdır. Diyaloglara ağırlık verilen ara filmler, oyundaki parçaların arasını birleştiren bir imaj yaratmaktadır. Dolayısıyla, ara filmlerin anlaşılamaması, izleyicileri oyunun bütünlüğünden uzaklaştırmaktadır. Bunun haricinde oyunda fazlasıyla kullanılan Anadolu Kültürü tanıtımı, Türkiye’deki çocuklar için fazlaca aşinalık arz eden bir konudur. Bu nedenle seyircilerin çabuk sıkılması ve oyunla buluşamaması; etkilendikleri yerlerin ise yalnızca gölge oyunu dilimleri olduğunu anlamak salonda oturan herhangi biri için anlaşılması çok zor bir şey değildir.

Oksal Güracar

Plastik Bahçeler

Festivali’e İtalya, Salvatore Tramacere tarafından yazılıp yönetilen Plastik Bahçeler adlı oyunla katıldı. Cantieri Teatrali Koreja tiyatro topluluğunun sergilediği oyun, 4-16 yaş arası çocuklara sesleniyor. Çocuklara kimi zaman tiyatro salonunda olduklarını unutturan ve aynı zamanda görsel bir şölen de olan Plastik Bahçeler’in ışık tasarımı Mario Daniele ve Angelo Piccinni’ye ait. Commedia dell’Arte’den sessiz sinema çağına, ortak algımızda karşılık bulan çeşitli disiplin ve teknikler Giovanni De Monte, Alessandra Crocco ve Antonella Iallorenzi  tarafından iyi bir performansa dönüşüyor. Yönetmenin tarzı, gelecekçi tasarımıyla teknolojiyi sahneselleştirme üzerine kurulu. Dekor ve kostümde temel malzeme plastik. Oyunun bütününe bakıldığında ışık, ses ve ritmin ortaya çıkardığı şov hissi oldukça kuvvetli. Aksesuarın-dekorun bedenle birlikte işlevsel kullanımıyla oldukça yaratıcı bir ifadeye ulaşılmış. Görsel açıdan gerçek bir şenlik olan oyun, aynı zamanda çocuğun kesintisiz ilgisini kazanıyor. Biçimsel yaklaşımı tam da çağımızla örtüşürken; çocuğun doğal ortamını yaşama çabasından epey önce coğrafi, duygusal ve ahlaksal olarak nasıl şartlandırıldığının parodisi yapılıyor. İzleyici aynı zamanda; yetişkinlerin kurallar mekanizması, reklam sektörü, cinsiyet üzerinden rekabet gibi gerçeklerden haberdar ediliyor. En önemlisi de, Plastik Bahçeler’in üzerinde çok düşünülmüş ve çalışılmış bir oyun olması; çocuk ve genç izleyici bu türden bir saygıyı hak ediyor.

Melek Çapkıncı

Matine

Festivali’de izleme fırsatı bulduğum İsrailli “Matine Topluluğu” adlı grubun, yine grupla aynı adı taşıyan “Matine” adlı gösterileri, fiziksel tiyatrodan hareketle ve yer yer pantomime göz kırpan bir sunumla kotarılmış. 12 yaş ve üzeri için hazırlanmış, odağa Hollywood filmlerini alan gösteride biri kadın beş oyuncu bulunmakta. Eğitimlerini oyunculuk üzerine yapmış olan grup birkaç yıldır çalışmalarını bu gibi gösterimler üzerinden gerçekleştiriyor. Gösteri, kanavasını Hollywood filmlerinin oluşturduğu dört episoddan oluşuyor: Süper kahraman filmleri, detektif filmleri, korku filmleri ve kung-fu filmleri. Her episodda söz konusu türdeki filmlerde kullanılan klişeler alaya alınıyor. Gösterinin sıkı bir prova süreci olduğu her hâlinden belli. Oyuncular bedenlerini bir enstrüman gibi kullanıp sahnede gerçek bir şov yaratıyorlar. Estetik ve teknik anlamda görsel bir şölen olan Matine, içerikte Hollywood filmlerini eleştirirken biraz da bu filmlerin düştüğü tuzağa kendini kaptırmış gibi. Eleştiri mekanizması zayıf işliyor ve sadece Amerikan filmlerinden parçalar hâlinde süren bir temsil olarak kalıyor. Biraz derinine inildiğinde çeşitli uçlardan yakalamaya müsait malzemesi yeterince yaratıcı bir biçimde kullanılmamış, diye düşündüm. Söylediği ile değil de oyuncuların sahne üzerindeki becerileriyle değer kazanan bir yapım. Oyunun bir diğer sorunu ise kullanılan sahne. Şinasi Sahnesi’nde izleme olanağı bulmuşsanız, arka sıralarda yer almamak için elinizden geleni yapmanız gerek, çünkü yakından izlenmediği sürece bir büyünün dışına atılmış ve belli bir mesafeyle izliyormuşsunuz gibi bir hisse kapılmamak mümkün değil. Bana öyle oldu. Daha “sıcak” bir atmosferde, daha az seyirciye oynanacak olsa daha etkili olacağı kesin olan oyunda oyuncular yansıladıkları nesnelerin/şeylerin bedensel görünümüyle birlikte çıkardıkları sesleri de taklit ediyorlar. Gösterinin adı ise çok anlamlı geldi bana. Bir film gibi tasarlanmış, başında ve sonunda jenerikleri olan ve ekrana benzetilmiş bir kutunun önünde oynanan bir oyun ve adı da “Matine”. Üstelik sadece çocuklar ya da gençlere değil, yetişkinlere de hitap ediyor ve kanımca en önemlisi de bu. Bir aile oyunu da denebilir, pekala. Yine de bir müddet sonra kendini tekrar etmesi sıkıcı bir hâl almıyor değil. Buradaki tekrarlar, bütünlükten uzak, seçilmiş değil de içine düşülmüş bir durum olduğundan herhangi bir anlama da işaret eder nitelikte değil. 1 saat 15 dakika süren oyun fazla uzamış, tadı kaçmadan, daha sıkışık bir biçimde anlatılsaymış söz konusu tekdüzelik de ortadan kalkabilirmiş sanki. Bence oyunun en göz alıcı tarafı oyuncuların performansı. Bir oyuncu oyunu olarak nitelendirmek istiyorum bu oyunu ve fırsatı olan tüm oyunculara/ oyuncu adaylarına Matine’yi görmelerini tavsiye ediyorum.

İ. Onur Coşkun

Naftalin

Festival’de yer alan Rusya’nın 7 yaş ve üzeri yaş grubuna tavsiye edilen Naftalin adlı tek perdelik çocuk oyunu izleyicisi ile buluştu. Vadim Fisson tarafından yönetilen oyun, Rus sanatında 20. yy başında etkin olan ‘‘Gümüş’’ döneminin kabare anlayışını günümüze uyarlamaya çalışma çabası olarak beliriyor. Topluluk, dans, pandomim, kukla tiyatrosu gibi türleri barındıran Aşk, Eksantrik olaylara bakalım, Rus vitaminleri, Rus Folkloru başlıklarından oluşan 4 epizot ve adı belli olmayan bir Kukla gösterisi sergiledi. Oyuncuların Rus dansını ve vitaminlerini sergilerken seyirciyle buluşması gösterinin izleyiciyi eğlendirdiği bölümlerinden ikisi. Ancak Rus vitaminleri denilip Rusya’dan gelmediği anlaşılan meyvelerin dağıtılması ne yazık ki sadece zaman doldurmak için yapılmış gibi bir görüntü ortaya çıkarıyor. Oyunun başında oyuncuların,  Rus askeri kıyafetleriyle ellerindeki silahlardan su fışkırtarak izleyicinin arasında dolaşıp şakalaşmaları,  seyir yerine inip meyve dağıtmaları, seçilen iki kişiye Rus dansı figürünü sahnede öğretmeye çalışmaları, oyuncuların çocuklarla kurmaya çalıştığı ama pek de başarılı olmayan bir iletişim biçimiydi.  Bütün bunların yanında oyun içinde yer alan dünya çapında bilinen şarkıcıların-Michael Jackson gibi- popüler şarkılarıyla kuklaların dans etmesi maharetle donatılmış bir kukla gösterisiydi. .Ancak bu sahne bile oyunu kurtarmaya yetmiyor. Özetle Naftalin; epizotların birbirinden kopuk olduğu, içinde kurmaya çalıştığı ilişkide bir anlam oluşturamadığı bir oyun olarak kafamızda yer etti.

Özge Sağsen

Yorum


işlemi tamamlayınız: