Üç Buçuk Oyun ve Bir Atölye

Ceren Okur

Bu yazıda İBBŞT  Uluslararası 26.Çocuk Şenliği’nde açılış ve çeşitli etkinliklerinden;

  • Açılış
  • Fareli Köyün Kavalcısı
  • Sen Uzaktayken
  • Çizmeli Kedi
  • Laterna Magica Mucizeler Atölyesi,

değerlendirmesi yapılmıştır.

İstanbul’da çocuklar baharı tiyatroyla karşıladı. 23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramını’da içine alan tarihlerde düzenlenen şenlik on gün boyunca sürdü. Bu yıl 50.000 çocuğa ulaşması planlanan şenlikte, çocukların kent yaşamı gözlemlerini yansıtan sergiler fuayelerde açıldı, ebeveyn sözyleşileri düzenlendi. Dördü yabancı 16 ekip, 40 gösteriyi altı ayrı salonda çocuklarla buluşturdu. Sırbistan, Bulgaristan, İran ve Azerbaycan’ın katılımıyla uluslararası nitelik taşıyan şenlikte, İstanbul’un 5 farklı bölgesinde 6 sahnede; 63 oyun, 31 söyleşi, 46 atölye, 10 konser, 4 sergi, 3 gezi, 2 okuma düzenlendi.

İBB Şehir Tiyatroları Çocuk Birimi tarafından organizasyonu yapılan şenlikte çocuk oyunlarına ilk kez gala yapıldı. Çocuk tiyatrosu her zaman ikinci planda kalan, duyuruları bile yeterince yapılmayan bir alan olmasına karşın, Cem Karakaya’nın yönettiği Fareli Köyün Kavalcısı, Caner Bilginer’in yönettiği Karagöz Geri Döndü ve Tolga Yeter’in yönettiği Çizmeli Kedi oyunlarının galaları şenlik kapsamında gerçekleştirildi. Galalar oyun aralarında çocuklarla beraber meşrubat ve kuru pasta ikramıyla gerçekleşti. Basın bültenlerinden yararlanılarak yazılan bu girişten sonra festivale göz atmaya başlayalım…

Açılış

13 Nisan’da başlayan şenliğin açılışı saat 13.30’da Kağıthane Sadabad Sahnesi’nde gerçekleşti. Şenlik açılışı, plaket verilecek olan İlçe Milli Eğitim Müdürü, İlçe Kaymakamı, Kağıthane Belediye Başkanı ve İl Milli Eğitim Müdürü’nün geç kalması nedeniyle yarım saat ertelendi. Yaklaşık altı yüz kişilik salonda izleyici olarak davet edilen çocuklar yerlerini çoktan almışlardı. Bütün bu süreyi salonda kendilerinden sorumlu “sorumluları” bekleyerek geçirdiler. Beklerken oldukça yüksek bir sesle çocuk şarkıları dinledik. Çocuk oyunlarında özel tiyatroların pek rağbet ettiği çocukları coşturacak yüksek sesli popüler müziklerin tiyatro ve yaratılmaya çalışılan oyun atmosferi ile bağlantısını kurmakta zorlanıyorum. Yetişkinler çocukları sadece okul bahçesinde teneffüs saatlerinde çıkardıkları gürültüden tanıyor olmalılar ki, onlardan daha fazla gürültü çıkarma ihtiyacı içine girsinler. Kulak tırmalayıcı müzik bittiğinde sahnede açılış oyunu olan Fareli Köyün Kavalcısı’nın dekoru duruyordu.

Açılış tanıtımını İBBŞT Çocuk Birimi gerçekleştirdi. Kırmızı ışık verilmiş sisler eşliğinde sahneye gelen bembeyaz giysili peri (Yağmur Ulusoy), trampet çalan oyuncuyu (Serkan Bacak) uyandırdı, ardından palyaço (Enes Mazak) ve mim oyuncusunun (Okan Patıer) sahneye gelmesiyle şov başladı. Söz kullanılmadan yapılan mim-palyaço gösterisi bir ekip çalışması. Konuyu, kareografiyi oyuncular bulup geliştirmişler. Yer yer çizgi film tadında olan çalışmada Okan Patırer’in performansı etkileyici idi. Bedenine hakimiyeti ve mim tekniği çocukların ilgisini çekmeyi başardı. Palyaço ise henüz clown olamamış, animasyon palyaçosu kıvamında sahnede yerini almıştı. Gösteriye az çalışıldığı ayrıntıların henüz tamamlanmadığı açıkça görünüyordu. Teknik provaların yeterince alınmadığı, böyle bir gösteride en önemli şey olan senkronizasyonun zaman zaman kaçırıldığı, bir açılış gösterisi olarak tasarlanan çalışma 25 dakika kadar sürdü. Aslında eksiklikleri giderilse, dramatiğe ve ayrıntılara daha özenli yaklaşılacak zaman ayrılsa ortaya ekip çalışması olan samimi bir çocuk oyunu bile çıkardı. Acemiliğe kurban edilen bilindik fars ve palyaço sahnelerine rağmen açılış için ekip çalışması düşüncesinin yerinde olduğunu ve izlenmeye çalışılan yolun doğru olduğunu belirtmeliyim. Ekibin kendi içinde projerine inandıkları ve samimiyetle kısa zamanda bu çalışmayı kotardıkları gözleniyor. Açılış çalışması yine oyuncunun bireysel becerilerine bağlı kalan bir çalışma olmuş. Kurumsal düzeyde yapılan bir açılışta çok daha özenli olunmalıydı.

Şovun bitmesine yakın barkovizyondan şenlikte yer alan ekipler ve oyunlar kısaca tanıtıldı ve gereken bilgiler izleyicilere verildi. Şovun bitmesinin ardından plaketlerini Ayşenil Şamlıoğlu’ndan almış olan devlet erkanı vakitleri olmadığı gerekçesiyle tiyatro oyununu seyretmeden salondan ayrıldılar. İşleri Milli Eğitim olan kişilerin çocukların seyrettikleri oyunları merak ettikleri, bu oyunları izlemek için özel zaman ayıracakları günlerin ne zaman geleceğini merak ediyorum. Çocuk oyunlarını izleyerek konuya gereken özeni göstermiş olsalar oyun yasaklamaları gündeme gelmez ve çocuk tiyatrosu alanının gelişmesinin ne denli önemli olduğunu kavrayabilirler belki. İğneyi Milli eğitimcilerimize batırırken çuvaldızı Şehir Tiyatroları’na uygun görmek lazım. Açılışta beklediğimden fazla dramaturg, oyuncu ve yönetmen seyirci koltuğunu doldururken, büyük çoğunluğunu aradan sonra salonda görmek mümkün olmadı. Sanırım onlarında çok önemli işleri vardı yetişecek ya da toplantıları. Çocuk Birimi ise tüm çalışanlarıyla oradaydılar. Bir örnek giydikleri festival tişörtleri ve karşılamaları görülmeye değerdi. Gelen konukları kapıda karşılayıp yönlendirdiler, çocukları yerleştirdiler, pasta ve meyva sularını hazırlayıp ikram ettiler. Yönetmen, oyuncu kim varsa, açılışta sıcacık ev sahipliği yaptılar. Bu sıcaklıkları sadece izlemeye gelen yetişkinlere yönelik değildi, asıl güzel olan o gün birimde çalışanların nisan çocukları gibi küçük izleyicilerle bütünleşmeleriydi.

Fareli Köyün Kavalcısı

Festivalin açılış oyunu ilk gösterimini 13 Şubat 2010’da Kağıthane Sadabad Sahnesi’nde yapmış. Bu yılın masallardan yola çıkan çocuk oyunu prodüksiyonlarından biri Fareli Köyün Kavalcısı. Grimm kardeşlerin masalının aslına sadık kalınarak yazılmış ve sahnelenmiş müzikli çocuk oyunu var karşımızda.

Oyun sahnede görünen farelerin gerçek olmadığı ve çocukların korkmaması gerektiği uyarısıyla başladı. Tiyatronun nasıl seyredileceğini artık çocuklara sahneden öğretmiyoruz, bu konuda bilgi vermiyoruz ama bu anons eğitmekten çok çocukların duygularını kontrole yönelik. Oyun boyunca sadece iki kez sahnede görünen bir kaç fareden çocukların korkacak olmalarını düşünemiyorum, ne de olsa izleyiciler peynir değil. Üstelik çocuklar fareden daha çok palyaçodan korkarlar ve şimdiye kadar buna ilişkin bir anons duyduğumu hatırlamıyorum. Bu yersiz anonstan sonra seyirciyi susturmak için olsa gerek çok yüksek müzik sesi ile dans ve şarkı başladı. Bu kulak tırmalayıcı müzik oyun boyunca da devam etti.

Masal yorumlanırken çeşitli güncellemeler yapılmıştı. Pazar sahnesinde çocuğun almak istediği robot, uzay maketi ve kavga sahnesinde kullanılan “ateş topu yolluyorum”, başkanın farelerin köyü basmasına karşın söylediği “fareler bizi teğet geçti” cümlesi, masalı güncelleme olarak yorumlanabilirse de oyun boyunca bu sürekliliği görmüyoruz. Söz esprisi olarak kalıyor ve gülünüp geçiliyor. Kullanılan dilde de çeşitli ağızlar denenmiş. Oyun boyunca çiçekçi kız çingene ağzıyla, satıcı ise göçmen ağzıyla konuştu. Bu tiplemeler kostümleriyle de desteklenmişti. Azınlık tiplemeleri halk tiyatrosunda komik unsur olarak kullanılmıştır. Günümüzde ise örneklerine sıkça rastlamaya başladığımız komik bir unsur olarak kullanılıyor. Azınlık tiplemelerinin bu masala dahil edilmesi, kültürel çoğulculuğu desteklemek amacından uzakta, güldürü unsuru olarak kullanılmış. Politik bir yaklaşım olarak bunun tercih edildiğini düşünmesem de, vahim bir hata yapıldığı ortada. İBBŞT bu yaklaşımıyla kültürel çoğulculuğun karşısında bir tutum sergilemiş bu oyunda. Çağ dışı bu yaklaşım, ben yaptım oldu, biz güldük eğlendik yaklaşımıyla bertaraf edilemeyecek kadar hassastır.

Azınlık ya da değil çocuk izleyiciye daha fazla saygı gerekiyor. Oyunda çocuk izleyici ile etkileşimli bir sahne yer alıyor. Sahnedeki oyun kişileri ne yapacaklarına karar veremeyince izleyiciye danışmaya karar veriyorlar. Seyirciye üç seçenek sunup oy vermelerini istiyorlar. İzleyicinin oylarını sayarken 180-77-888 gibi sonuçlar buluyorlar her bir seçeneğe. Yaklaşık 600 kişilik salonda 888 kişilik sonucu nasıl buldukları, 77 sayısını buldukları seçenekte salonda yaklaşık 200 kişinin parmak kaldırdığı göz önüne alınırsa etkileşimin ne kadar inandırıcı olduğu ortaya çıkar. Çarpıcı bulduğum bir ayrıntıdan söz etmek istiyorum. Fareli Köyün Kavalcısı deyince adı üstünde aklımıza ilk gelen kaval çalan bir adam. Nasıl bir hata sonucu oldu bilmiyorum ama bu oyunda kaval değil blok flüt kullanılmış! Muhtemel “yamaha” marka. Üstelik bu seçim oyuncunun çalabilmesi gibi bri amaca da hizmet etmiyor. Sahnede flüt canlı olarak çalınmamasına rağmen oyuncu blok flütü yan tutuyor. Hiç bir anlam veremediğim bu ayrıntıyı paylaşmak istedim.

Kime sorarsanız sorun bu masalın en etkileyici yeri farelerin kavalcının ardından büyülenip gittikleri sahnedir. Çeşitli danslarla gösterişli sahneler kurulurken oyunun en can alıcı yanı 20 saniye gibi kısa bir zamanda geçiştiriliyor. Üstelik farelerin büyülendiğinin seyirciye dış sesle anlatılması, akla dans burada da, oyun nerede sorusunu getiriyor. Oyunun yönetmeni Cem Karakaya oyunu yorumlarken çocuk izleyiciye inanmamış. Oyunun en can alıcı yerini bile tiyatronun sanatsal olanağı ile ifade etme gereği duymamış. Reji anlamında öne çıkan tek sahne çocukların mağaradan içeri girme sahnesi. Çocukların danstan büyüye geçişleri, dağın yarılıp flüt sesi eşiliğinde kayanın içinde kayboluşları masala ait tek görsel sahne. Masal olduğu gibi alınıp görsel dili ile sahneye getirilse sorun kalmayacak ama yönetmenin masalı yorumlamadaki tercihleri çocuklara yeterince saygı duymadığını gösteriyor. Cem Karakaya bu oyunu sahnelerken bir dramaturg yardımı alsa bu hatalara düşmeyebilirdi.

Oyunumuzda elbette araya sıkıştırılmış kıssadan bir hisse var. Bu oyun sayesinde topal çocuklara topal denmeyeceğini onlara adlarıyla hitap etmemiz gerektiği bir cümle halinde bize aspirin şeklinde veriyorlar. Ne güzel çocukları eğittik, görevimizi yerine getirdik. Masalda var olan topal çocuk bütün oyun boyunca topallığı ile öne çıkmaz ve kimse ona topal demezken dağdan geçme sahnesinde bütün oyun boyunca şımarıklığıyla herkesi deli etmiş başkanın oğlu birden “iyi” oluveriyor ve topal çocuğa ağır yürüdüğü için yardım teklifinde bulunuyor. Bu sahnede ne aşağılama var ne de topal çocuğa vurgu. Oysa oyun duruyor ve biz burda almamız gereken dersi alıyoruz. Oyunun durduğu yer sadece burası değil. Dekor değişimi sırasında anlamsız sözler söylemek ve kendisiyle konuşmak bir nevi şov yapmak zorunda bırakılan oyuncular, güya dekor değişimini kamufle etmeye çalışıyorlar. Bu tercihleri anlamakta zorlanıyorum. Oyunda emeği geçenlerden herhangi biri gittiği bir oyunda böyle bir sahne seyretse (örneğin Hamlet dekor değişirken çıkıp sahneye eveleyip gevelese ve dekor değişincede sahneden çıksa) kendini nasıl hisseder? Çocukların hislerinin daha değişik olduğunu mu yoksa anlamayacaklarını mı düşünüyoruz…

Dans, kostüm ve dekorla sadece şov yapılabilir (dans tiyatrosu değilse) tiyatro değil. Çocuk tiyatrosunu biraz daha ciddiye almak gerek. Yüksek ses yetişkinler olduğu kadar çocuklar için de zararlıdır, müzik ile gürültü arasındaki ayrımı yapmak ve sesi bu seviyede kullanmamak gerekir. Tiyatroda ses açık hava animasyon gösterilerinde olduğu seviyede kullanılamaz. Bu oyun umarım ki gelecek yıl seyirci karşısına çıktığında eksikliklerini giderir, hatalardan arınır.

Sen Uzaktayken

Tiyatro Bereze’nin obje tiyatrosu olarak sahnelediği bir oyun “Sen Uzaktayken”. Şenlik kapsamında Ferih Egemen Çocuk Tiyatrosu Sahnesi’nde iki kez sahnelenen oyunun yazarı ve yönetmeni Elif Temuçin. Oyun 5-9 yaş arası için yapılmış ancak bütün iyi oyunlar gibi dokuz yaşla sınırlı kalmıyor, beş yaşından itibaren herkesin keyifle izleyeceği bir oyun olarak karşımıza çıkıyor.

Daha önce çeşitli uluslararası festivallere katılan oyunun konusu oldukça yalın. Babasını özlediği için uyuyamayan Erkan annesi Elif’ten babasıyla tanışma öyküsünü dinlemek ister, bütün oyun bu öykünün anlatımı üzerine kurulur.

Oyun metni usta işi. Günlük dilin kullanıldığı öyküde her evin hali uyumak istemeyen çocukla başlanıp gözlerimizin önünde bir dünya kuruluveriyor. Tansiyon hemen hiç yükselmeden öyküyü adım adım takip ediyoruz ve yalınlığın ustalığı sayesinde kendimizi teatral büyüye kaptırmış buluyoruz. Metin sanki kolayca, o an, orada gelişiyormuş inceliğiyle adım adım işlenmiş. Bu yalınlık dramatik olmamasından kaynaklanmıyor. Metin ustaca yavaş yavaş dramatiğini kuruyor ve seyirciyi peşinden sürüklemeye başlıyor. Çocuk metinlerinde alıştığımız tepeden inme çözümlere, farsa, söz komiklerine, hareket komiklerine yaslanılmamış. Metin oyundan bağımsız, öykü olarak okunabilecek nitelikte. Bütün bunlar Sen Uzaktayken’i alışa geldiğimiz çocuk oyunlarından uzaklaştırıp teatral formun içine sokuyor. İyi metin bize iyi tiyatroyu işaretliyor bu oyunda. Dramatik sorunu olmayan, neden-sonuç bağlantıları inandırıcı, öyküsü ve duygusu sağlam bir metin var karşımızda.

Oyunculuklardaki doğallık metni yükseltiyor ve gözle görünür kılıyor. Hiçbir yapmacık konuşma, seyirciyle doğrudan iletişim ve çocuk izleyiciyi güldürme kaygısı yok bu oyunda. Seyirci çocuğa dönüp bir şey anlatan oyuncu yok sahnede, duygudan uzak, yüksek, neredeyse bağıran kulak tırmalayıcı tek bir ses sözcük olsun duymuyoruz oyuncuların ağzından. Günlük konuşma sesinde bir gece vakti çocuk ve annenin doğallığı içinde oyuncular. Elif Temuçin hepimiz gibi bir anne, çocuğunun odasının dağınıklığına söylenen hepimizin annesi gibi bir anne iri desenli gösterişsiz sabahlığıyla. Erkan Uyanıksoy ise yedi sekiz yaşlarındaki bir çocuğu tüm doğallığıyla, merakları ve istekleriyle oynamayı başarıyor; bir çocuğun oyuncaklarıyla oynamasını başarıyla an be an canlandırıyor gözlerimizin önünde. Gerçek bir çocuk kimliğine dönüşüyor oyuncu sayesinde Erkan karakteri. İki yetişkin oyuncu, anne-çocuk ilişkisini inandırıcı kılıyor başarılı oyunculuklarıyla.

Sahne tasarımı olarak abartısız bir çocuk odası seçilmiş. Siyah fon perdesine yan yana asılı beş tane çocuk resmi, bir yatak, çalışma masası, sandalye, sehpa, sepet ve çeşitli oyuncak parçaları seçilmiş dekor-aksesuar olarak. Renkler sade, biçimler abartıdan uzak ve yalın. Dekor ve aksesuar alışıldık çocuk oyunlarındaki karikatürize ve renkli yaklaşımdan uzak. Müzik ve ışık duyguyu destekleyecek şekilde biçimleniyor.

Bütün bu yalınlık içinde son derece yaratıcı bir oyun var karşımızda obje tiyatrosu olarak. Seyirciye anlatılan anne ve babanın tanışma öyküsü tümüyle çocuk odasındaki objeler kullanılarak yansılanıyor. Anlatıda kullanılan objeler hemen sanki oradaymışlar, oyuncu sadece onu alıp oynatmış doğallığında kullanılıyor. Annenin odadan topladığı çöpleri çöp kutusuna atışı aynı zamanda şişman Murat’ın yemek yemesi olarak yansılanıyor. Bu örnekteki gibi her obje hem kendi işlevini yerine getiriyor hem öykü kişilerinden birisi oluveriyor. Sandalye balkona, sehpa apartman dairesine, masa lambası kızgın, dırdırcı bir anneye dönüşüveriyor gözlerimizin önünde. Elif Temuçin’in objeleri kullanmadaki başarısı oyunun tümünde gözlenen yalınlığa hizmet ediyor.

Oyunun metni ve öyküsü sağlam olunca, oyunculuklar ve obje kullanımı başarılı olunca, karşımıza sadeliğin zerafetine sahip yaratıcı bir oyun çıkıyor.

Bu tür yalın teatral çocuk oyunlarına alışık olmayanlar bunca yalınlığın içinde neşenin ve eğlencenin nerede olduğunu sorabilirler. Evet bir tiyatro oyunu eğlenceli olmalı bu doğru ama eğlence demek çocuğu güldürmek, kahkaha attırmak, bağrış çağrış sesler çıkarttırmak demek değildir. Nasıl ki yetişkinler bir tiyatro oyununda kahkahadan önce teatral hazzı arıyorlarsa, çocuklarda farklı davranmazlar. Oyun yaratıcı yaklaşımı, oobjelerden çıkan sürprizleriyle küçük yaştaki izleyicinin beğenisini kazanıyor ve ilgisini oyun boyunca sahnede başarıyla tutabiliyor. Oyunun sonunda ise görsel ve duygusal olarak etkileyici bir sahne var. Bütün oyun boyunca ince ince işlenen metindeki duygular bu sahne ile doruğa ulaşıyor ve sahne tasarımı farklı bir anlam kazanıyor ışığın yardımıyla. Doğallıktan uzak olan tek görsel sahnesi oyunun doruk noktasını oluşturuyor taşıdığı sürprizle finalde.

Sen Uzaktayken izleyicisine saygılı bir oyun. Bu yüzden her yaştan izleyici oyunu keyifle izleyebilir. Seyircisine bir şey öğretme kaygısı yok metnin, oyunun ve oyuncuların bir şey paylaşma kaygısı var, seyircisine bir şey sormuyor kendi kararlarını kendisi veriyor. Oyuncular iyi bir tiyatro oyununda olması gerektiği gibi karşımızda çırıl çıplaklar, oyun kişilerinin bütün duygularını seyirciye saklamadan aktarıyorlar. Pedagojik bir kaygısı da yok oyunun, sevgi hangi yaş için olumsuz olabilir ki, aşk hangi yaşta ayıp? Aşkı, sevgiyi, özlemi anlatıyor bu oyun her yaştaki seyircisine, saklamadan, utanmadan.

Sen Uzaktayken bütün çocuk oyunu yazar, yönetmeni ve oyuncularına örnek olması gereken bir oyun, seyirciler içinse kaçırılmayacak bir fırsat. Bu oyunu izlemiş olan şanslı seyirciler ileride hatırlayacakları unutulmaz bir teatral deneyim yaşamış olacaklar, umarım bütün çocuklar bu kadar şanslı olur.

Çizmeli Kedi

Emill Alfred Herman’ın yazdığı, Sabih Gözen’in oyunlaştırdığı İBBŞT Çocuk Birimi tarafından ilk kez 5 Kasım 2009’da Ferih Egemen Çocuk Tiyatrosu Sahnesi’nde sahnelenen bir oyun Çizmeli Kedi. Oyunda olaylar bildiğimiz masaldan yola çıkmış ama çok farklı bir gelişme gösteriyor. Masalla konu olarak tek ortak yanı Çizmeli Kedi’nin köylüye miras kalması ve padişahın kızıyla evlenmesi. Başı sonu masala sadık kalan öyküde gelişmeler ve masal karakterleri tümüyle farklı. Masalın sağlam dramatik yapısı masalı değiştirmek adına bozulmuş. Bu değiştirme ise masalın pedagojik olmayan yaklaşımını düzeltme amacı taşımıyor. Oyun metninde neden-sonuç ilişkisinin göz ardı edilmesi, dramatik yapının bozukluğu öyküyü takip etmekte seyircinin zorlanmasına neden oluyor. Öyküde anlaşılmayan yerler ve havada kalan sorular akla bu metnin neden seçildiği sorusunu getiriyor. Tiyatro oyununda metin kötü olunca yönetmenin ve oyuncunun olanakları da kısıtlanıyor, enerjinin çoğu metni toparlamaya ayrılıyor. Şehir tiyatrolarında oyunlar ince elenip sık dokunarak seçilirken, işlerinde uzman dramaturglar bu seçimleri etkilerken nasıl böyle oyunlara sahneleme izni çıktığını merak ediyorum? Bu oyunun metnini okuyan her eğitimli tiyatrocu metnin basit ve gereksiz hatalarını farkedecektir.

Çizmeli Kedi bol müzik ve danslı alışıldık bir çocuk oyunu. Alışıldık derken yine oyun karakteri olamamış oyunculardan ve ilgili ilgisiz serpiştirilmiş danslardan söz ediyorum. Karkatürize oyunculuklar, düşmeler kalkmalar, yuvarlanmalar, duymamalar, unutmalar, hatırlamalar inandırıcılıktan uzak ve samimiyetsiz.

Masal kitaplarından fırlamış bir dekor tasarımı var oyunun. Ferih Egemen Sahnesi daha doğru kullanılmış bu oyunda. Ortada bir nehrin üstünde ahşap bir köprü, taş yollar ve çimenlerle kaplı bir alan var. Padişahın evi, büyücünün olduğunu sonradan anladığımız ev ve değirmen minyatür ölçülerde yapılmış ve sahne tabanı yerine yüksek yerlere monte edilmiş, böylece mekanın tümü tasarımda kullanılmaya çalışılmış. Renkli ve görsel olarak doyurucu, oyuna hizmet eden bir sahne tasarımı var karşımızda. Sebahat Çolakoğlu’nun yaptığı sahne tasarımı Gökhan Usanmaz tarafından başarıyla gerçekleştirilmiş. Özellikle değirmen sahnesinde kapakların açılarak kardeşlerin konuşmaları tasarıma yaratıcı bir yaklaşımdı. Tasarım olarak büyücünün evi olarak belirlenen butafor ilk bakışta öne çıkmıyor, oyunun ilgili sahnesinde anlam kazanıyor. Köy evleri olarak stilize edildiğini düşündüğüm tasarım çocukların parlak ve çarpıcı bir büyücü evine yönelmemeleri açısından başarılı olmuş çünkü büyücü figürü oyunun üçüncü bölümünde karşımıza çıkıyor.

Kostümlerde de renkli parlak kumaşlar kullanılmış ancak tasarımda ki başarının izlerini burada süremiyoruz. Başrol oyuncusu Zeynep Göktay Dilbaz’ın peluştan kostümü oyuncuya zorluk çıkardı oyun boyunca. İki parça halinde yapılan peluş kostümün bel kısmı sürekli açılarak oyuncuyu zor durumda bıraktı. Bu kadar basit hataları böyle bir oyunda görmek üzücü doğrusu.

Metin sağlam olmayınca yönetmenin işi epey zorlaşıyor olmalı. Genel olarak tüm atmosferi kullanmaya yönelik Çizmeli Kedi’nin ön oyununda sözsüz iletişimleriyle oyun kişilerini tanıdık. Mekanların dışı ve içlerini ayrı ayrı kullanmak alışık olmadığımız güzel bir çözümdü. Padişahın sarayı tepede dururken alt tarafta kırmızı perde önünde ki tahtta iç mekan sahneleri oynandı. İnandırıcılığı bozmayan yaratıcı ve hoş bir yaklaşımdı aynı anda iç ve dış mekanı ayır ayrı görebilmek.

Sahnede hayvan kullanmak zordur, hele de bu hayvanları dört ayaklı kullanmayı düşünüyorsanız. Ön oyunda dört ayak üstünde hareket eden kedimiz daha sonra nedenini bilemediğimiz bir şekilde iki ayağının üstüne kalksa da, eşek dört ayaklılığını sadece (yine nedensiz) şarkı söylerken bozdu. Oyunun yönetmeni Tolga Yeter dansları ve müziği organik olarak oyunun içine yedirememiş. Ön oyundan sonraki şarkıda ise, hayvan karakterlerin dört ayaklı olmaları yerlerde sürünerek dans etmeye çalışan oyuncular ortaya çıkarmış. Danslardan söz etmişken kareografinin organikten uzak, acemice taslak hareketlerle duruşu oyunun olumsuz yanlarından biriydi.

Yanlış metin, yönetmenin yanlış seçimleri içinde oyuncular ne yapabilirlerse onu yapmaya çalıştılar. Ellerinden geldiğince oyunu seyredilir kılmaya çalıştılar. Çizmeli Kedi’yi oynayan Zeyney Göktay Dilbaz peluş kostümün içinde bedenini kullanmakta zorlanmasının yanı sıra yüzünü de yeterince kullanamadı. Yüzüne yapılan gereksiz kedi makyajı mimiklerini sakladı. Güzeller güzeli padişahın kızı gösterilirken oyuncuya sevimsiz bir kostüm giydirilerek saksıdaki çiçek gibi tutulması tuhaf bir yaklaşımdı.

İBBŞT çocuk oyunlarında neredeyse alışmaya başladığımız dekor değiştirilirken seyirciyi oyalama sahnesi, bu oyunda diğer oyuncular üstlerini değiştirirken seyirciyi eşeğin şarkısıyla oyalamaya dönüştü. Yönetmenlerin daha yaratıcı çözümler bulmasını bekliyoruz.

Masallarda fantastik ögeler vardır bunlar pedagojik olarak uygun bulunmayabilir ve tartışmaya açık olabilir. Bir ölünün konuşması ise üstünde durulması gereken bir konu. Mirasını paylaştıran babanın sesi dış ses olarak verilirken (yazdıkları okunuyor), oyunda komik bir unsur yaratmak için kendiliğinden (yine dış ses)konuşmaya başlaması beş yaşındaki çocuklar için anlamlandırılacak bir durum değil. Henüz somut dönemdeki çocuklar bu ayırda varamazlar. Pedagogların sanata karışmasından pek hoşlanmasam da bu kadar belirgin hatalar olunca, kurumun pedagog gözlemine ihtiyacı olduğu ortaya çıkıyor. Komik bir iki sahne yaratmak uğruna çocukları olumsuz etkileme riskini göze almamalı bir çocuk oyunu.

Avrupa halk hikayesi olan Çizmeli Kedi masalı aslında bize bir tek şey anlatır; parayla ve dalavereyle açılmayacak kapı yoktur. Oyunda verilen bu mesajın altıda Çizmeli Kedi’nin sözleriyle şöyle çiziliyor “Ben ne kadar kendime özen gösterirsem insanlar da bana o kadar değer verirler”. Bu cümle aslında bütün oyunun seyirciye mesajını özetliyor. Bu mesaj üstünden dünyanın en iyi çocuk oyunu yapılsa ne olur, çocuklara bundan başka söyleyecek hiç bir şeyi kalmadı mı tiyatronun? Çizmeli Kedi daleveracı, para ve gücü önemseyen, efendisini bu güce ulaştırıp padişahın kızıyla evlendirmeye çalışan bir oyun kişisi olarak karşımıza çıkıyor ve olumlu olarak gösteriliyor. Bu oyunu izleyen çocuklar bir gün büyüyecekler ve bu dünyayı onlar yönetecek, kendimize şu soruyu sormalıyız, biz böyle bir dünya mı istiyoruz?

Laterna Magica Mucizeler Atölyesi

Şenlik kapsamında yapılan atölye çalışmalarından biri olan “Marangozluk-Ahşap-Oyuncak-Kukla” atölyesini gözlemleme fırsatı buldum. Ferih Egemen Sahnesi’nin üst katındaki alanda yapılan atölyeyi Oya Cedidi Ural yönetti. Adı bile beni heyecanlandıran çalışmayı gördüğümde açıkçası düş kırıklığına uğradım. Plastik poşetlerden çıkma yaklaşık 15 santim boyunda bir birine kolayca geçirilen iki parça ve iple gövdeye tutturulan el ve ayaklardan ibaretti bu oyuncaklar. Her köşe başında gördüğümüz, biraz küçükleri anahtar olarak her yerde satılan türden oyuncaklardı. Atölyede çocuklara düşen sadece bu küçük ahşap parçaları sulu boya ile boyamak oldu. Atölye yöneticisi oyuncakların gövde ile başını kendisi birbirine taktı (bu işlemi iki yaşında bir çocuk yapabilir) ve iplerini tek tek kendisi geçirip bağladı. Bu yüzden atölye üç saatten uzun sürdü. Katılan çocuklar 6. sınıf öğrencisi yani yaşları 11’di. Bir sınıf dolusu çocuk bütün bu süre boyunca sadece on dakikada bitirilecek bir boyama işlemi gerçekleştirdi. Oyuncak olarak çocukları etkileyecek hiç bir özelliği olmayan bu nesnenin ahşap olduğu su götürmez ama marangozluk ve kukla kelimeleri herhalde işi şık göstersin diye eklenmiş olmalı. Çocuklar üç saatten fazla bir süreyi becerilerinin çok altında bir işle yaratıcılıklarını kullanmadan üstelik sessizce oturmaları beklenerek geçirdiler. Doğal olarak konuşmaya başlayınca da önce atölye liderinden, ardından okul müdüründen hiç hak etmedikleri çok çirkin davranışlara maruz kaldılar. Bu organizasyonu düzenleyenler kendi çocuklarının böylesi bir atölyede(!) bulunmasını isterler miydi?Festival süresince sadece bir atölyeyi gözlemleme fırsatım oldu ve açıkçası çocukların hallerine içim burkuldu. Bırakın sanatı, kuklayı sevmeyi bu çocukların her hangi birisi bir daha o tiyatronun kapısından girerse kendimizi şanslı saymalıyız.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: