Ben ya da Öteki, İşte Bütün Mesele Bu

Madem varoluşsal bir başlığımız var, önce varoluşsal oryantasyonumuzu yapalım…

Zaman: bu zaman. Bu kuzey ülkesinde bile temmuz sıcağı. Yer: Frankfurt ya da tam adıyla ‘Main Nehri Üzerindeki Frankfurt.’ Frankfurt Am Main… Almanya’nın Adana’sı ile İstanbul’u arasında bir yer; nüfus açısından değil de ekonomik önem açısından. Eskiden üretim merkeziymiş, şimdi Almanya’nın en büyük (Avrupa’nın beşinci) finansal merkezi. Kitap Fuarı’nı zaten bilirdik, ama buradaki fuarlardan yalnızca biriymiş o.

Birçoğu İkinci Paylaşım Savaşı’nda yıkıldıktan sonra neredeyse yeniden yapılan tarihi binalarla gökdelenlerin bir arada boy gösterdiği; daha doğrusu gökdelenlerin ‘boy’ gösterdiği, tarihi binaların ‘soy’ gösterdiği bir şehir burası. Bavullarını sürükleyerek bir toplantıdan diğerine koşturan kravatlı, takım elbiseli iş‘insanı’ ordusu, şehrin gündüz ve gece nüfusları arasında uçurum oluşmasına neden olsa da sadece ekonomiye sadeleştirilecek bir kent değil Frankfurt. Hatta bazen sokaklarında o kadar çok sanatsal etkinlik duyuruları ve/veya mekanlarına rastlıyor ki insan, siniri bozuluyor. Ne de olsa Goethe bir zamanlar buralarda dolaşmış, tamam da, başka işiniz yok mu meine Brüder? (Biznıs hariç.)

Uzaktan güneşi görür görmez sezonu kapatan bizimkiler kadar hızlı değilse de yine de tatile hazırlanan buranın ödenekli tiyatrosu Schauspiel Frankfurt’ta Alice im Wunderland’ı izleyeceğim.

İrlanda asıllı bir İngiliz beyefendisi; Oxford’un matematik hocası, mantıkçı, fotoğrafçı ve Anglikan kilisesi diyakozu Charles Lutwidge Dodgson (1832-1898), arkadaşlarının çocuklarını nehir boyunda gezdirirken onlara anlattığı bir hikâyeyi kağıda döker. O, Determinantlar Üzerine Bir Deneme gibi metinler yazadursun tarih onu artık Alice Harikalar Diyarında’nın yazarı Lewis Caroll olarak kaydetmiştir.

Felsefeye, mantığa, matematiğe, dilbilime ve tarihe referanslarla dolu 1865 tarihli bu metin daha çok popüler uyarlamalara konu oldu, Alice’in başına gelmeyen kalmadı ve en son Tim Burton tarafından, babasının düşlerini gerçekleştirmek üzere Çin’e doğru yola çıkan bir sömürgeci alçağa dönüştürüldü. Çoğu zaman da eğlenceli bir çocuk öyküsü olarak anlatıldı. Ama Alice’ten daha derin anlam katmanları üretmeye çalışanlar da hep oldu.

Bunlardan biri gibi görünen Philipp Preus’un Frankfurt Kammerspielen’da sahnelediği Alice im Wunderland’ın tanıtım metni, Gilles Deleuze’ün Lewis Caroll hakkında söylediklerine göndermeyle açılıyor: “Duyu (sense) namevcut bir varlıktır ve saçmalıkla/duyu olmayanla (nonsense) bütünüyle özel bir ilişki içindedir. Lewis Caroll’u özel kılan şey budur, o, duyu paradoksunu incelemeyi, sahneye çıkarmayı başaran ilk kişidir.” Dediğim gibi, oyunun Alice’in katmanlı düşünsel yapısını kendi kavlince irdelediği pek çok yer olduğuna eminim. Ama benim müthiş Almancam, şu sıralar Caroll’u yeniden okuyor olmamın da engin katkılarıyla, oyunun ancak ana hatlarını anlamama yettiği için bu konuda ahkâm kesemeyeceğim. Görsel sanatların dillerin üstünde bir ortak dili olduğuna inanılır. Ben de bu iddiaya sığınarak size sahnede ‘duyduğum’ değil ‘gördüğüm’ ve gördüklerimden ‘çıkardığım’ şeylerden bahsedeceğim.

Anlatıcının Dönüşü

Köln’deki Dom’un güney kulesine çıkan beş yüzden fazla basamağı soluk soluğa tırmanırken bazı heykeller çarpar insanın gözüne. Fotoğraf makinesi objektiflerine sığmayan koca katedrale dışarıdan bakıldığında asla görülemeyecek heykellerdir bunlar. Herhalde bu merdivenleri günde bir iki kez tırmanacak olan az sayıda kilise görevlisine (ve bugünün turistlerine) değil de Tanrı’ya, muhtemelen de daha ziyade sanatçının öz-tatminine hasredilmiştir bunlar.

Schauspiel Frankfurt, Alice’i Ankara Küçük Tiyatro ile Oda Tiyatrosu arasında bir sahne olan Kammerspielen’ın neredeyse yalnızca ön sahnesinde sergiliyor. Arka sahnede tahta latalardan oluşan bir dekor ara sıra göze çarpıyor fakat oyun boyunca bu dekor, tıpkı Dom’un bahsettiğimiz heykelleri gibi, gözlerden ırak kalıyor. Aslında bir başka oyunun, Romeo ve Jülyet’in dekoru bu. Belki Alice’in sahne üzerinde hiç görmediğimiz ‘Harikalar Diyarı’nı (Lewis Caroll oraya ilk başta Yeraltı demeyi düşünmüş) imlemektedir. Yine Dom’un heykelleri gibi gözden ırak olduğu halde bir Harikalar Diyarı’nın var olduğunu bile söylemeye çalışıyor olabilir reji. Bilemedim…

Bu ‘ön sahne oyunu’ asıl olarak hikâye anlatıcılığına dayanıyor. Alice, video, ışık, efekt ve müzik eşliğinde kendi öyküsünü anlatıyor.

Süreyya Karacabey, oyun üzerine sohbetimizde, anlatıcı unsurunun bir “post unsur” olarak son dönemde özellikle işlevselleştiğine dikkat çekti. Her tür metafizik bir diyalektik karşıtlığın iki ucundan birini vurgulayarak kendini konumlandırır, bazen de farklı bağlamlarda her iki ucunu ayrı ayrı vurgulayarak. Bu tarifin dışında kalan ‘hariciler’in her zaman örnek olarak öne sürüleceğinin bilincinde olarak bir genelleme yapacak olursam, bir tiyatro oyunu en temelde iki unsurdan oluşur: anlatı ve performans. ‘Modern sonrası’ sanat ikincisini, zaman zaman tiyatronun sadece performans olduğunu ya da olması gerektiğini söyleyecek kadar vurguladı. Görünen o ki metafiziklerin en çağdaşı, sanat mecrasında şimdi de anlatı unsurunu öne çıkarıyor.

Fakat yönetmen belli ki bu uçlardan ötekinin de fazlasıyla farkında. Performatif unsurlar, ironik bir biçimde, bu ‘ön sahne anlatı oyunu’nun bütününe damgasını vuruyor. Oyun bir kısa filmle başlıyor. Bugünün Frankfurt sokaklarında dolaşan, mesela tavşan deliğine düşmeyen ama döne döne inen merdivenlerden aşağı doğru koşturan bir genç kız olarak Alice. Bu sırada (oyun boyunca kimi zaman önündeki MacBook bilgisayarı kimi zaman da mikseri kullanarak müzikleri ve efektleri yapacak olan ve aslında bu kısa filmin de müziğini yapmış olan) Kornelius Heiderbrecht sırtını seyirciye dönmüş halde piyano çalarak filmin müziğini o an yaparmış gibi davranıyor. Bu müzisyen oyun boyunca bir tür oyun kurucu olarak davranacak ve zaman zaman da Alice’in ‘simetriği’ olarak işlev görecek. Böylece belki hem Caroll’u ve yönetmeni hem de Alice’i bir arada imleyerek oyunun temel benlik meselesiyle bir köprü kuracak.

İmge paradoksu

Oyun broşüründe en büyük puntoyla dizilmiş başlık, oyunun adı değil ‘Ben Arayışı’ başlıklı bir dramaturji yazısı. Gerçekten de Caroll’un metninde, zaman zaman Alice’in ağzından dile gelen, zaman zaman ona yöneltilen en sık soru, kimlik sorusudur. Filozof parodisi ketum Tırtıl’ın Alice’e sorduğu kısacık soru mesela: “Sen kimsin?” İyi de tanımadığı bir dünyanın içinde sürekli büyüyüp küçülen bedeniyle Alice de kim olduğundan emin değildir artık. O da sürekli “Ben kimim?” diye sorar kendine ve başkalarına. “Mesela komşunun tembel kızı olmayayım. Beni ben yapan şey ne ki? Ne zaman ben, ben olurum” Hatta bu soruya net bir cevap almadan içine düştüğü tavşan deliğinden çıkmamaya karar vermiştir ve öykünün Alice’in delikten çıkmasıyla bittiği düşünülürse, roman, baştan sona bir kendini tanıma öyküsü. Odysseus’tan “Olduğum yere yeniden dönmek için yapıyorum bu yolculuğu” (Araf, II) diyen Dante’ye kadar Sokrates’in “Kendini tanı!” talimatına cevap vermeye çalışmıyor mu zaten birçok öykü.

Atinalı ihtiyar bilge kendi emrini yerine getirmeyi başaramadığı gibi bu belalı soruyu da düşünce tarihinin başına da bela etmiş. Ama Ben’in kimliğine dair sorgulama neredeyse başladığı anda bir Öteki’yi tartışmaya sokar. Başkası yoksa Ben de yoktur, özne yoksa nesne de. Bundan, nesnenin özneden bağımsız var olamayacağına dair öznel idealist sonuçlar da çıkartılmıştır, ama aslında mesele bundan daha derindir; öznenin ve nesnenin, benin ve ötekinin bir madalyonun iki yüzü gibi ancak birlikte var olabilmelerindedir. Bu kadim diyalektik karşıtlığı bu yıpranmış metafor kadar iyi açıklayan bir şey yoktur belki de. Madalyonun bir yüzü varsa mutlaka öbür yüzü de vardır. Bu, iki yüzün de birbirinin aynı olduğu anlamına da gelmez, yüzlerden birinin diğeri sayesinde var olduğuna da; birlikte var oldukları anlamına gelir, o kadar. Hegel’in Tinin Görüngübilimi’nde köle-efendi diyalektiğiyle açıklamaya çalıştığı da budur. Robinson Crusoe var olduğunu bilemez, ona bir Cuma lazımdır.

İşte bu kadim sorun, bir ikili karşıtlıklar ve aynılıklar dünyası halinde romanın ve onun üzerinden oyunun her tarafına sızmış durumda. Zaman zaman (az önce Caroll’u ve yönetmeni imlediğini söylediğimiz) Müzisyen ile Alice’in bir ayna misali simetrik davranışlarında karşımıza çıkıyor, zaman zaman projeksiyonla Alice’in ilişkisinde.

Benlik sorunu üzerine tefekküre varmak için oyunun başında tasvir ettiğimiz kısa filme ara vermiştik, şimdi kaldığımız yere dönelim ki bu da bizi tekrar benlik meselesinde kaldığımız yere getirecek. Kısa film Alice’in (sahne perdesi de olan) bütün perdeyi kaplayan yüzüyle biter. Ve virtüözce bir senkronizasyonla, oyuncu Alice’in gölgesi, sahneye çıkmadan önce bu görüntünün ardında belirir. Çok değil bir yirmi dakika kadar sonra, Alice başına sahnenin bir maketini geçirip perdeyi açtığı anda, bu kısa filmin son sahnesinin bir simetriği minyatür boyutta ama bu kez imge (film) değil gerçek Alice’le fakat gerçek değil imge (maket) sahneyle üretilmiş olur.

Filmin, maketin ve oyuncunun olanaklarının akla gelebilecek en sofistike biçimde kullanılarak ortaya çıkartıldığı halde salondaki her bir seyirci tekinin anında anladığına emin olduğum bir katlanmaydı bu. O an herkesin nefesini tuttuğunu duydum mu bilmiyorum, ama hissettim. Bu bir sanat dersiydi; marifet, sanatın en gelişmiş araçlarını kullanırken bunu farklı geçmişlerden ve ilgilerden gelen bir seyirci çoğulluğuna ‘geçirebilmek’, iletebilmekse eğer. Son derece karmaşık ve kapalı, fakat kimsenin anlamadığı imgelerle konuşmak her zaman mümkündür, herkesin anladığı yüzeysel imgelerle konuşmak da. İkisini birden yapmayı ve ‘imge paradoksu’ dediğim şeyi çözmeyi başaranlarsa sanat tarihinin köşe taşlarına yerleşiyorlar. Bu rejinin kimi anlarında bu sanatsal erdemi sergilediğini hissettim.

İmge paradoksu, imgenin –benliğinkine benzeyen– ikili doğasından kaynaklanır. İmge aynı zamanda hem göstermek hem gizlemek zorundadır. Salt gösterse, gösterdiği şeyden başka bir şey olmaz. Salt gizlese, hiçbir şey göstermemiş olur. ‘Kör göze parmak’ ile ‘iyi de bunu sadece sanatçı anlar’ uçları arasına serpilmiş bir eserler külliyatı sürekli olarak bu paradoksu çözmeye çalışır. ‘Sanat yapmak’la ‘bir şey demek’ arasındaki bir başka paradoks imge paradoksunun kız kardeşidir, belki de annesi.

Anlaşılmaz yetkinlikle anlaşılır bayağılık uçları arasındaki her noktaya sanatta yer var, çünkü hepsi hayatta mevcut. Ama bana kalırsa, bu paradoksun tek değil fakat en doğru (yani sanatsal açıdan en geçerli, en kalıcı, en sık başvurulması gereken) çözümü, sanatsal ustalıkla ifadesel sarihliğin buluştuğu yerde duruyor, bu yere ulaşmak ise daha beter bir sanatsal ustalık gerektiriyor. Shakespeare, “Olmak ya da olmamak” dediği anda herkes yaşam ile ölüm arasındaki o yaman çelişkiden bahsettiğini anlamıştı, ama bu öyle güçlü ifade edilmişti ki bugün hem özgün haliyle, hem de (bu yazının başlığında olduğu gibi) sayısız türevleriyle dünya kültürünün, hatta sosyal yaşamın bir parçası halinde.

Konumuz olup çokça uzaklaştığımız oyunun bu paradoksu çözdüğü bir başka yerden daha bahsedip, okurlarından pek azının izleme fırsatı bulacağı bir oyun hakkında fazlasıyla uzamış bu yazıyı bitirebiliriz. Oyunun sonlarına doğru sahne Kara Kraliçe’ye ait olan ama aslında genel olarak iktidarı simgeleyen rujlu dudaklarla Alice’in mücadelesine tanık oldu. Projeksiyonla perdeye yansıtılan dudaklar önce kocamandı ve dışarıdan Alice’e emreden, kınayan bir sesle bir şeyler söyleyip duruyordu. Alice itiraz ediyor, dudaklardan kaçmaya çalışıyordu. Alice kaçamadığı gibi dudaklar iyice küçülerek elbisesinin üstünde dolaşmaya başladı, sonunda da onun dudaklarının tam üstüne oturarak itiraz’ın çenesini kapattı. Rejinin yapısalcılık sonrası düşünürlere ilgisi göz önüne alındığında bunu açık bir Foucault’cu iktidarın içselleştirilmesi göndermesi olarak okudum. Bir kez daha, karmaşık düşünsel meselelerin kristal berraklığında ifadesi.

Oyundan bu son imgeyle, söz verdiğimiz üzere benlik meselesine geri dönmüş olduk: Sadece öteki olarak değil, ötekinin iktidarı olarak da Ben; Ben’in kendisi ile kurduğu Robinson-Cuma ilişkisi.

Bu bazen simetrik bazen hiyerarşik ilişki, sahne ve maketi, film/projeksiyon ve gerçek oyuncu, müzisyen-yönetmen-yazar ve sanat ürünü olarak Alice arasında tekrar tekrar örülerek oyunun örgütleyici ilkesi olarak kullanılmıştı. Ve bu ilke bütün oyun boyunca öyle yaratıcı imgelerle aktarıldı ki, (sözde değil özde) politik sanatta bu denli karmaşık meseleleri bu denli zekice ve açıkça vermeyi daha sık ve daha iyi başaramadığımız için, ne yalan söyleyeyim, haset ettim. Bu haset de bu seyrin ve bu yazının son imgesi olsun.

 



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Okuyucu Yorumları

“Ben ya da Öteki, İşte Bütün Mesele Bu” yazısına bir yorum var.

  1. […] Ben ya da Öteki, İşte Bütün Mesele Bu 19 Temmuz 2010 Barış Yıldırım Bu yazı Mimesis online sürümü için, Marxburger akılda tutularak hazırlandı. Yazının Mimesis’teki versiyonu için tıklayın… […]

Yorum


işlemi tamamlayınız: