Ahmet Cemal, Shakespeare ile Oyun Atölyesi Arasında ve Seyircinin Korunması

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Melih Anık

Aydın, yazar, eleştirmen, akademisyen, çevirmen Ahmet Cemal, Cumhuriyet’teki köşesinde birbirinin devamı olduğunu söylediği iki yazı yazdı: “Shakespeare ve Trajik Düşünce” (3 Aralık 2010); “Bizim İklimlerimiz ve Tragedya” (10 Aralık 2010). Birinci yazının son, ikinci yazının ilk paragrafı olmasa bu iki yazıyı -içlerindeki ortak olan kelimelere rağmen- birbirine bağlamak zor.

Ahmet Cemal belki de durumun farkında olduğu için (sanki Oyun Atölyesi’ni gündemde tutmak için) iki hafta üst üste yazarak bir ‘tefrika’ ortaya çıkarmış. Cumhuriyet’te haftada bir yazan Ahmet Cemal’in her sezon en az bir yazısını Oyun Atölyesi üzerine yazmasına alıştık ama Türkiye’de Ahmet Cemal’in ilgisine lâyık ve muhtaç başka toplulukların olduğunu hatırlatmak isterim. Zaten medyada tiyatroya ayrılan yer az. Olanları da hakkıyla kullansak olmaz mı? (Eski Cumhuriyet yazarları köşelerini daha adil kullanırlardı diye düşünüyorum.) Kaldı ki Ahmet Cemal yazmasa da ‘kapalı gişe’ oynamıyor mu Oyun Atölyesi?

Aslında iki yazıyı kesip alt alta koyarak okuyacaklar için (Kaç kişi? Belki kitap olunca okunur artık!) iki yazının birbirinin devamı olduğunu söylemek olanaklı değil. İki yazı birbirini tamamlamıyor, hatta çelişkiler bile var aralarında. Ama ne gam! Kim hatırlar? Kim takip eder?

Birinci yazıda Shakespeare, ikinci yazıda Oyun Atölyesi övgüsü var öncelikle. Birinci yazıda Shakespeare “Modern tragedyanın babası” ikinci yazıda Haluk Bilginer “seyircinin koruyanı”, Kemal Aydoğan “yorumlayan ama anlaşılamayan” olarak nitelenmiş. İki yazıdan çıkan ise Ahmet Cemal, Oyun Atölyesi’ni seviyor, Shakespeare yazarmış gibi yapıp Oyun Atölyesi’ni yazıyor.

Yazara göre “dünya edebiyatının karakterlerini kavramsallaştırmayı başarabilmiş birkaç yazarından biri (Dikkat lütfen: “BİRKAÇ”) olan Shakespeare açısından yaşanan zamanı çözümleyebilmek önemlidir. Doğru sorular yöneltildiğinde doğru yani o çağ için geçerli yanıtlar alınır. Shakespeare yöneten-yönetilen ya da iktidar ilişkileri, her çağın bu türden ilişkilerine bugüne ve geleceğe ait yorumlar getirebilir. Batının düşünce dünyası bireyselleşmiş insanı kendi ahlakını türetmekle yükümlü kılabildi.”

“İnsanoğlu tanrılarınca terk edilmiş bir dünyada kendi sorunları ile baş başadır. Bizim iklimlerimizin insanı ise kader ve inanç çizgisinden şaşmayan düşünsel yolculuğunu sürdürdü ve bu yüzden sonunda kendi trajikliğinin bilincinde olmayan trajik insan niteliğinin düşünsel bataklığına saplandı.”

Birinci yazı Aydoğan’ın Shakespeare yorumlarının “bu açıdan” neden yeterince anlaşılmadığının açıklamasının gelecek haftaya kaldığı ile bitiyor.

İnsan, ikinci yazı “bu açıdan” nasıl olacak; “zamanın çözümlenmesi, doğru sorular ve çağ için geçerli yanıtlar, yönetilen-iktidar ilişkileri ve “bu iklimlerdeki insanın düştüğü bataklık” vurgulaması ile Oyun Atölyesi’nin son Shakespeare uyarlaması Makbet’in ilişkisi ne diye merak ediyor. Ahmet Cemal konuyu Makbet’e değil, Kemal Aydoğan rejilerinde “önemli bulduğu”, “gözden kaçan”, “ortak nokta”lara getiriyor sözü. Ahmet Cemal’e göre “Seyirci açısından özel beklentilere dönüşmüş doruk noktalarını veya söylemleri vurgulamak yerine söz konusu noktaların gerilimini olabildiğince oyunun bütününe yayıyormuş” Aydoğan; “belli dizelerin ve tiratların etkisiyle sınırlı kalmaksızın bir bütün olarak seyirciye geçmesi” isteniyormuş. Bunun “trajik düşünce” “bizim iklimimiz insanının kader ve inanç çizgisi” “içine düştüğü bataklık” “yaşanan zamanın çözümlenmesi” ile ilgisi ne? Oyun Atölyesi Makbet’te bunları yapmış mı demek istiyor? Anlamı çok zorlarsanız, oyunu seyrederken yakalamaya çalışabilirsiniz diye anlamak mümkün. Ahmet Cemal sizi önceden uyarıyor. ‘Yakalayamazsanız’ ‘donanımınız’ eksik olabilir, belki de oyuncular özümseyemedi!

Öte yandan seyirci için iyi bir şeymiş gibi algılanıyor bu sözler, seyirci “şoka” girmeyecek, ilaç azar azar verilecek damardan gibi. Allah korusun ‘dizelerin görkemi’ ile sarsılır düşer seyirci, ne yaparız sonra. Ahmet Cemal, Haluk Bilginer’in çevirisi kapsamında “belli/alışılmış noktalarda dizelerin görkemine kapılıp gitmekten, böylece de seyircinin kendi kurgusunu üretirken sapabileceği yanlış yollardan korumuş” diyor ya işte bu, ‘gerilimin oyun bütününe yayılması” ile bütünlük içinde. ‘Seyircinin kendi kurgusunu üretirken sapabileceği yanlışlıktan korumak’ nasıl bir ‘korumacılık’tır sorusu Ahmet Cemal’e Oyun Atölyesi üzerine 2 yazı daha yazmak fırsatı verir herhalde. Devletin vatandaşını korumasını biliyorduk ama ‘seyircinin korunmasını’ bulmak da Ahmet Cemal’e nasip oldu! Yazıların başlığını öneriyorum: “Oyun Atölyesi ve Seyircinin Korunması” ve de “Bizim İklimlerimiz ve Seyircinin Korunması” Eli değmişken bir kanun tasarısı da hazırlar bu arada: “Seyircinin, Dizelerin Görkemine Kapılmaktan ve Sapacağı Yanlış Yollardan Korunması Hakkında Kanun”.

Bu ‘gerilimin oyun bütününe yayılması’, “yarattığı etki ve doğurduğu sonuç açısından çok bilinçli bir tutum”muş. Bildiğiniz gibi “yaratılan etki ve doğurulan sonuç” hedef kitle üzerindeki tesirlerine bakılarak anlaşılır. Yazısını “yorumlarının doğruluğu yeterince anlaşılamayan bir yönetmen” üzerine kuran ve “gerçek tragedyayı izleyebilmek bağlamında donanımını” sorguladığı seyirci ile bitiren bir yazar kendisi ile çelişmiyor mu? Öyle ya “yorumları yeterince anlaşılamamış yönetmen” varsa, donanımlı olmadığı için yorumu anladığından kuşku duyulan bir seyirci üzerinde “etki ve sonuç” ne ola ki? Etki yaratılmamış sonuç doğurulmamıştır zaten. Karşınızdakine geçmemişse sizin bilinçli tutumunuzun ne yararı var? Geçse de fark etmeyecek zira seyirci ‘korunmuş’! Yönetmenin bilinçli yorumunu ‘yeterince anlayan’ azınlık içinde Ahmet Cemal’in olduğunu anlıyoruz. O da bize anlatıyor. Tiyatroda (sanatta) “aracılı bir bilinç aktarıcılığı” işe yarar mı? Her seyirciye bir ‘Ahmet Cemal’ mi verilecek! Öte yandan Oyun Atölyesi’nin Shakespeare yorumları dünyada kendini sınadı da haberimiz mi olmadı?

Ahmet Cemal yazısında “hedeflenen sonuç”tan bahsetmiş. “Sonuç” bir olayın “son”udur, olmuş bitmiştir. “Hedef” ise “gelecek” ifade eder. Biz yazarın “Varılmak istenen son” demek istediğini anladık ama çevirilerine hayran olduğumuz ‘hoca’ yazar kendini daha iyi anlatmış olaydı.

Yazısının içinde “eksik kalmasın” diye olacak, “Haluk Bilginer’in bir sahne metni niteliğiyle yaptığı çeviride” demiş. Haluk Bilginer’in önceki Shakespeare tercümeleri hakkındaki düşünceleri ile birlikte okuduğunuzda Ahmet Cemal’in, Bilginer’in çevirileri üzerine bir şeyler söyleme gerekliliği hissettiği anlaşılıyor. Bu vurgu bize daha önce yapılan tercümeleri düşündürtüyor. Shakespeare tercümelerini kimler yaptı? Orhan Burian, Halide Edip Adıvar, Vahit Turhan, Sabahattin Eyüboğlu, Mina Urgan, Bülent Bozkurt, Özdemir Nutku, Can Yücel, Ali H.Neyzi(/Mina Urgan), Hamdi Koç, Talat Sait Halman, Berna Moran, Nureddin Sevin, Saffet Korkut, Hâmit Dereli, Avni Givda, Haldun Derin. Bu isimleri düşününce Ahmet Cemal gibi dilimize onlarca tercüme hediye etmiş bir yazarın ifadesini yadırgamaz mısınız? Bu çevirileri yapanlardan hangisi Shakespeare eserlerinin “sahne metni olmadığını” düşünmüştür, ya da çevirilerinde bu “hassasiyet” yoktur? Kaldı ki önüne “kendinden öncekileri” açan biri ne kadar ‘tek’ başınadır? Bir insanı övecekseniz düşünmez misiniz söz nereye gidiyor diye. “Sahne niteliğiyle yaptığı çeviri” vurgusu sanki yeni bir şeymiş gibi anlaşılır. ‘Olması gerekeni’ vurgulamaya da gerek yoktur. “Vurgu” yaparken dikkat etmeli insan. Dikkat etmiş de yapıyorsa “ayıp etmemeli” en azından. Ahmet Cemal, Haluk Bilginer çevirisinde bula bula bunu bulmuş demek ki! Amaç “dizelerin görkemine kapılıp gitmekten ve sapabileceği yanlış yollardan korumakmış seyirciyi”. Bunu kim söylüyor? Doyumsuz çevirileri ile sözün, dizenin güzelliğini aktaran, öğreten “akademisyen” Ahmet Cemal! Ahmet Cemal diyor ki “sahne metni olma niteliği” “dizelerin görkeminin” önüne geçebilir. VAY Kİ VAY! Allahtan Shakespeare bu söylemlere aldırmayacak kadar görkemli dizeleri ile ayakta yüzyıllardır. Ben Oyun Atölyesi ve çevresine aldırmıyorum ama “akademisyen” Ahmet Cemal’in ait olduğu dünya akademik çevrelerinin onun bu sözlere aracılık etmiş olduğunu duymamalarını diliyorum.

Ahmet Cemal “Shakespeare’in amaçladığı soruları sormasını sağlamak” ifadesiyle de Shakespeare’i “bitirmiş” (ve de “bitirilmiş”) olduğunu ima ediyor. (Makbet bağlamında bile olsa) (“Seyirciyi sapabileceği yanlış yollardan koruma” da bilindiğine göre iş tamam demektir!) Oysa bu ifadesi “tefrika”nın ilk yazısındaki Ekkehart Krippendorff’tan yaptığı alıntı ile çelişiyor. “Günün birinde artık aklımıza Shakespeare’e ilişkin hiçbir yeni düşünce gelmezse bu kültürümüzün ölüm ilânı olacaktır”

Ahmet Cemal dünya kültürünün ölüm ilânını yazmış oluyor böylelikle. Shakespeare’in Macbeth’te amaçladığı soruları biliyor ya çözmüş ya. (Ya da birileri biliyor ve çözmüş ya) Oysa dünyadaki herkes arıyor, araştırıyor halâ. (Macbeth’i de.. Oyun Atölyesi de.)  Belki de Ahmet Cemal’in bulunduğuna inandığı cevapların yanlışlığı ortaya çıkacak bir gün! Ne olacak o zaman? Shakespeare’in esas büyüklüğü yarattığı kuşkuda değil mi? Ne dedi? Ben neyi anladım? Anladığım onun söylemek istediği mi? Yoksa yanlış mı anladım? Bu sorular olmasa Shakespeare’in yazdığı oyunların (Macbeth dahil) binlerce katı sayfa yazı olmazdı değil mi!

Bu noktada Ahmet Cemal, Shakespeare’in amaçladığı soruyu da açıklıyor: “Acaba ben herhangi bir iktidar uğruna neleri göze alabilirim? Hangi iktidar parıltısı beni bir katil konumuna sürükleyebilir?” Bu sorulardaki ‘kişisel’liği, Ahmet Cemal’in ilk yazısında çizdiği atmosfer ile birlikte yeniden okuyun lütfen. Kemal Aydoğan “politik” (yani “yöneten-yönetilen ya da iktidar ilişkileri”) vurguyu oyunun bütününe yayarak seyirciye aktarmayı amaçlamamış mıydı? “İçine düşülen bataklık” “yöneten-yönetilen ilişkileri” kişisel miymiş? İçinde ‘iktidar’ geçti diye “politik olmuş” mu diyeceğiz?

“Politik yanı yeterince vurgulanmayan bir Shakespeare her zaman eksik kalmaya mahkûmdur” demiş Ahmet Cemal. Görüştür. Ama bu bize “sanat sanat ya da toplum içindir” klişelerine formüle edilmiş bir “yararcı” anlayışı vazeder. Başka biri söylese dinler geçerim ama üniversitede öğretim üyesi olan bir akademisyenden duymak beni rahatsız ediyor. Ayrıca ‘yeterince’ neyle ölçülür, birimi nedir? Shakespeare’in “tamam” denilen ama içinde politik vurgu taşımayan, alkışlanan yorumları yok mu dünyada? Olsa, “eksik” mi demeli? Shakespeare’i bilen biri Shakespeare’in büyüklüğünün “çoklu” okumalardan kaynaklandığını bilmez mi? Globe’u bilen biri Shakespeare’i balkondaki ile salondakilerin farklı algıladığını ve seyirci açısından “eksik kalma”nın çok tartışılır olduğunu bilmez mi? Ahmet Cemal bu sözleri inanarak mı söylüyor acaba? Yoksa Oyun Atölyesi’nin Shakespeare damgalı ürünlerine “uygun elbise” mi giydirmeye çalışıyor?

‘Tefrika’dan çıkan ve lafın döndürülüp dolaştırılıp getirildiği son nokta şu: Kemal Aydoğan anlaşılmamışsa kabahat ya “böyle güncellemeleri özümseyemeyen oyuncuda” ya da “gerçek tragedyayı izleyebilmek bağlamında donanımlı olmayan” seyircide. Ama seyircisini ‘koruyan’ onu ‘bağışlar’ da.. İçim rahatladı birden ama gene de merak ediyorum tiyatroda ‘yönetmen’ için de aynı şeyi mi düşünüyor Ahmet Cemal! Son günlerin sorusunu değiştirip soralım: “Yönetmenin hiç mi suçu yok?”

Allah sizi “dizelerin görkemine kapılıp yanlış yollara sapmaktan koruyanlar”dan ve “koruyanları koruyanlar”dan korusun. Amin!

Sen sağ ben selâmet..

melihanik.blogspot.com

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Melih Anık

Yanıtla