Tiyatrodaki Beyaz Türkler

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Yaşam Kaya

Yaz mevsiminin sonlarına doğru yaklaştığımız şu günlerde, NTV’de büyük bir merakla Ahmet Yeşiltepe’nin sunduğu “Zaman Yolcusu” adlı belgeseli takip ediyorum. Roma İmparatorluğu’ndan günümüze tarih sahnesinde ne yaşanmış ve görünmüşse bu belgesellerde bulmak mümkün. Ayrıca belgeselin 2009 yılındaki kaçırdığım bölümlerini şimdilerde izler oldum. 23 Temmuz 2009 tarihli Miletos Antik Kenti belgeselinde Ahmet Yeşiltepe, kentin tiyatrosuna oturarak Heredot’tan önemli bir tarih anektedonu aktarıyor. Perslere karşı ağır yenilgiye uğrayan Miletos için Atinalı bir oyun yazarı, çok duygusal bir tragedya kaleme alır. Oyun Atina’da sergilendiğinde seyirci oyundan öylesine etkilenir ki, oyun boyunca tüm şehir gözyaşlarına hakim olamaz. Oyunun yazarı şehir meclisince 1.000 drakhme para cezasına çarptırılır. Oyunun oynanması yasaklanır. Tarihte bilinen ilk tiyatro sansürü Miletos Tragedyası’nda ortaya çıkmıştır. Daha sonra gelen süreçlerde dinsel ve toplumsal alanda tiyatro büyük yaralar almış, hatta çok defa tiyatro sahneleri yakılıp yıkılmıştır.

Verdiğim bir uç örneğe başka bir uç örnek daha eklersek eğer… Osmanlı İmparatorluğu’nun İstibdat Dönemi diye adlandırılan II. Abdülhamit döneminde, Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre” adlı piyesi İstanbul’da çok büyük ses getirmiş, piyesin prömiyerinde tarih sahnesine geçecek, eşine az rastlanır bir olay yaşanacaktır. Oyundan çıkan seyirciler, 5. Murat’ı tahtta istiyoruz nidalarıyla Abdülhamit’in sarayına yürüyecek, saray içinde bir devrim yapmaya kalkışacaklardır. II. Abdülhamit tarihteki ilk “tiyatro devrimini” kanla sonlandıracak, bu olay üzerine Namık Kemal İstanbul dışına sürgüne yollanacaktır.

Osmanlı’nın son döneminde Ermeni ve Rum cemaatinin büyük uğraşları sonucunda Türk insanına benimsetilen tiyatro ve opera, Cumhuriyetin ilk yıllarında büyük bir sıçrayış gösterecek; fakat azınlıkların emekleri hiçe sayılarak tiyatroyu insanları millileştirmek için bir araç olarak kullanan kişiler ortaya çıkacaktır. Türkiye’nin kuruluşunda da aktif rol oynayan bazı isimler, halkın dilinden uzak tiyatro ortamı yaratacaklardır. 1960’lı ve 70’li yıllarda toplumcu misyon üstlenen tiyatronun halkla bütünleşmesi 1980 askeri darbesi ile sonlanacaktır. Asker neredeyse ülkedeki tüm özel tiyatroları kapatacak, otonom yapısıyla dikkat çeken Devlet Tiyatroları, Şehir Tiyatroları o dönem içinde ne idüğü belirsiz oyunlarla insanları tiyatrodan soğutmaya başlayacaktır. Olumsuzluklarla beraber 1990’lardaki teatral hareketlilik 2000’li yıllara geldiğimiz şu günlerde, tiyatro ve toplumun birleşmesi açısından umut verici biçimde ilerliyor.

Tarih sahnesinde kendisini toplumun öncüsü olarak gören zihniyetler hep var olmuştur. Halka tiyatro öyle olmaz böyle olur; tiyatroda şu tarz oyunlar oynamaz bu tarz oyunlar oynanır;  otuz, kırk, elli kişilik salonlarda tiyatro yapılmaz, oyunlar mutlaka iki yüz kişilik salonlarda oynanır… Söylediklerimizi saymakla bitiremeyiz. Hatta tiyatro ortamını kendi düşünceleriyle donatmak isteyen zihniyet, kurulan bir takım sivil toplum örgütlerine kendi eleştirmenlerini dahil eder, uluslararası tiyatro festivallerinde kendi içinde yapılanmaya giderek sadece kendisi gibi düşünen yazarlara, eleştirmenlere davetiye yollar.

Türkiye’de tiyatro ortamı son zamanlarda kalıplarını kırıyor. Alternatif Tiyatro Mekanları’nın hızla artarak çoğalması, kapital kültürle hesaplaşma içerisine giren, günümüz dünyasının problemlerini sahneye aktaran grupların cesur hareketliliği, tiyatronun içine kümelenmiş sözde solcu (!) beyaz Türklerin karşısına bir güç olarak dikiliyor. İçinden geçtiğimiz çağda genç isimleri bir yere taşımak yerine, onları acımasızca hor gören zihniyetlerin ömürleri tükenmek üzere. Elbette 60’lı ve 70’li yıllarda yetişen yazarlar, eleştirmenler, üniversite hocaları çok değerli; ama yeni düşünceler üreten, tiyatronun toplumsal kimliğini halkın anlayacağı bütünlüğe taşıyan isimlerin ön plana çıkarılması bir şart oldu. Kültür sanat vakfı yahut yazar, eleştirmen birliği adı altında oluşumların kapıları gitgide zorlanıyor. Türkiye coğrafyasında yaşayan tüm insanları kültürel, dilsel olarak hor görmeden; tiyatronun aydınlatıcı gücü altında birleştirmek sanat kurumlarının asli görevi olmalı.

Tarih ne acıdır ki, kendisini halkın ve sanatın üzerinde zanneden zihniyetlerle dolu. Şimdilerde Türkiye’de kendisini üst tabakadan gören tiyatro zihniyetlerinin çırpınışlarına şahit oluyoruz. Sol görüşle uzaktan yakından ilgileri olmamalarına rağmen, sol görüşlü olduklarını deklare etmeleri bu zihniyetlerin yaptıklarını örtbas etmeyecektir. Genç isimlerin tiyatroda bir isyan başlatarak çoğalmaları, yeni ve genç yazarların günden güne büyüyerek Türkiye’yi sarması; sanatın tüm dallarına hakim olduğunu düşünen beyaz Türk güruhunun gerçek yüzünü ortaya çıkarıyor. Artık tiyatronun nasıl yapılacağını gösteren değil, tiyatro böyle yapılır diyen toplumcu isimler sahnelerde yerini alıyor!…

Birgün

 

Paylaş.

Yazar Hakkında

Yanıtla