Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi (İBBŞT) ve Arda Aydın

Melih Anık

Önce Ziya Osman Saba’nın iki şiirinden alıntı:

İstanbul

“Seni görüyorum yine İstanbul

Gözlerimle kucaklar gibi uzaktan.

Minare,minare,ev,ev

Yol,meydan”

………..

“Gün olur,köprü ortasında durur

Anarım Adalar’da çamların kokusunu

Gün olur, Beyoğlu’nu özler içim

Koklamak isterim tünelin kokusunu”

Bir Yer Düşünüyorum

“Bir yer düşünürüm

Bilemem neresinde yurdun

Bir ev günlük güneşlik

Çiçekler içinde memnun

…………

Bahçe kapısına varmadan daha

Baygın kokusu ıhlamurun

Gölgesinde bir sıra der gibi:

-Oturun”

Orta okul ve lise çağlarımda Ziya Osman Saba (1910-1957) alıntı yaptığım bu iki şiirden ibaretti bizim nesil için. Yanılmıyorsam bu şiirler Türkçe ve edebiyat kitaplarında vardı. Ellerinde “meşale” taşıdığını hayâl ettiğimiz guruptandı Ziya Osman Saba.

Behçet Necatigil gibi “Ziya Osman’ın mezarı beyaz” dedim yıllar yıllar sonra, ölümü tanıyınca. “ Ölüme eski, soydan tasavvufçuların şevkiyle memnun hazırlıklı ümitli gittiğini” okuyunca yukarıdaki dizelerde başka anlamlar bulmaya; “Şiirlerinde kir yoktur, leke yoktur…. Ömrü boyu istediği tanrısal saadetti herhalde” ifadelerini anlamaya başladım.

“Ziya Osman, bir veli, bir mürşit, dalâletleri, gafletleri utandıran bir hidayetçi planına geçiyordu. Sesi ince, kırık; temalarının naifliğine, iffetine uygunluğu yüzünden fazla şefkatli, nazik, buğulu olduğu için dünya görüntülerinden uzaklarda ancak işitilebiliyordu.” (B.Necatigil – Varlık s 448 15 Şubat 1957) Anlamadığınız kelimeleri bir zahmet ‘google’da arayın lütfen. Ben bu kelimelerle “duyuyorum” Saba’yı. Necatigil dostundan bahsederken onu hatırlatan kelimeler kullanmış bence. İşin garibi Saba’nın hikâyelerindeki dil bugün kolaylıkla anlaşılacak kadar yeni ama ruhunun tasavvufî derinliğinin “kelime dağarcığı” başka!

Edebiyatımızın önemli isimlerinden biri olan Ziya Osman Saba tiyatro ile sahneye çıkarılmalıydı. İBBŞT, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi isimli bir gösteriyi repertuvarına aldı. Gösteri, ilk kez 30 Mart 2011 tarihinde seyirciye sunuldu.

Gösteri tiyatro eğitimli, eğitimci, dramaturg Hilmi Zafer Şahin tarafından hazırlanmış. Metne göre “kurgulayan” oyun dergisine göre “oyunlaştıran” Şahin, aynı zamanda gösterinin dramaturgu.

Dikkat etmişsinizdir “gösteri” diyorum “oyun” değil. Zira seyrettiğim “oyun” değildi. Neden böyle dediğimi de açıklamaya çalışacağım.

Ziya Osman Saba’nın şiirleri Sebil ve Güvercinler(1943), Geçen Zaman (1947), Nefes Almak (1957), Bıraktığım İstanbul (2003); anı ve öyküleri de Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi (1952), Değişen İstanbul (1959) isimli kitaplarında toplanmış. Yazı, söyleşi, mektupları ise Konuşanlar Bir Hüzünle Sesinde (2004) isimli kitapta yayımlanmış.

Gösteri, yazarın Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi isimli kitabındaki 9 hikâye arasından seçilmiş, “Bir Kurban Bayramı Hikâyesi” (1947), “Bıraktığım İstanbul” (1945), “Babamın Elbisesi” (1945), “Neveser” (1950), “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” (1944) isimli anı/hikâyelerinden oluşturulmuş. “Tek kişilik Oyun” olarak “kurgulanan” gösteri, “hikâyelere hiçbir sözcük ya da tümce eklenmeksizin” hazırlanmış; “Saba’nın yaşamını ve sanatsal bakışını ortaya koyma” amacı seçilmiş. Diğer yandan da “Saba’ya ve yaşadığı yıllara bugünden nasıl bakıldığı” da gösterilmek istenmiş.

Oyun dergisinde yazar, oyunlaştıran, yönetmenin yaşam hikâyeleri ve Saba’nın hayatından resimler ve de yazar dostlarının onun ardından söyledikleri var. Dergide ne yönetmen (Can Doğan) ne de “oyunlaştıran” (Hilmi Zafer Şahin) bir yazı yazmadıkları için seyircinin yukarıdaki amaçlardan haberi olmayacak, ne gördüyse duyduysa onu anlamlandıracak.

Bence gösteriyi düğümleyen, metin. Zira hikâyelere “hiçbir sözcük ya da tümce eklenmemiş” olması “sahne dili”ni yaratmanın önünde büyük bir engel. Bir solukta söylenemeyecek zincirleme cümleler, kitabî bir metinle baş başa bırakıyor seyirciyi. Örneğin: “Derken bir gün tesadüfen elime geçen bir eski deniz salnamesinde vapurumuzun gençlik resmine, İstanbul’a ilk geldiği zamanlarda denizi hep o incecik burnuyla şimdikinden çok fazla –çocukken yaptığım gemi resimlerinin burunlarında mübalağa ile kabarttığım sular gibi- ta isminin hizalarına kadar köpüklendirip dalgalar üzerinde adeta bir fita gibi sekerken çekilmiş bir fotoğrafına rastlıyor,kenarları dilimli o zamanki tentesiyle meğer onun bir zamanlar ne şirin,ne acar şey olduğunu daha iyi anlıyorum” cümlesi böyle bir cümle. Yönetmen metne dokunmayıp onu görsel olarak “süslemeye” çalışınca ortaya “oyun” değil belgesel bir gösteri çıkmış. Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, bir ayıklama ve seçme yapmadığı için oluşmuş sahne dili nedeniyle bana “oyun” gibi gelmedi.

Öte yandan bu kurgunun Saba’nın dünyasını tam olarak yansıttığını da söylemek mümkün değil. Zira cümlelere dokunulmamış ama hikâyeler birbiri içine geçirilerek eskilerin tabiriyle insicam (düzgünlük,uyum, bütünlük) bozulmuş. Bir hikâye ile başlanıyor bir ara bakıyorsunuz başka bir hikâyeden bir paragraf ya da cümle katılmış araya. Gördüğüm kadarıyla olay anlatımına önem verilmiş, söylem didaktik, duygu yok olmuş. Ayrıca Saba’nın daha önde olan şairliği de ortaya çıkmamış, yazık olmuş. Bu gösteri ile ilgili benim vurgulamak istediğim husus “kitabî” oluşudur, “sahne dili”nin olmayışıdır.

Bir zamanlar sahne dili üzerine bir polemik yaşanmış. Cevdet Kudret “oyun”u, “bir yazı türü” olarak tanımlamış, Turgut Özakman karşı çıkarak “tiyatronun eylem sanatı olduğunu” belirtmiş. Özdemir Nutku da “bir karakterin konuştuğu dilin sahne üzerindeki o karakterin kostümüne uygun olması gerektiğini” söylemiş. (Onun Shakespeare’lerini ne yapalım?) Cevdet Kudret “Konusunu tarihten alan eserler dahi yazarın kendi çağındaki dille yazılır… O çağların havasını ancak yerinde kullanılmış birkaç sözcük ve birkaç cümle biçimiyle verebiliriz; oyun dilinin konuşma dili olduğunu Aristoteles bile açıkça söylemiştir” demiş.

Ben Cevdet Kudret gibi düşünüyorum. Bu nedenle de hikâyelerin cümle yapısına ve kelimelerine tamamen bağlı kalmak adına oluşturulmuş, sahne dili olmayan bir eseri, sahnede sıcak, samimi bulmuyorum. Bir sahnede, oyuncunun bu dille ilk sıradaki bir seyirciye “basabilmek saadetine erdiğiniz kaldırımlara hiç tükürülür mü?” demesi, Türkçe yanlışı yapmamaya çalışarak verdiği örneği edepli hale getirmeye çalışan bir öğretmenin düştüğü durumun yapaylığına benziyor. “Sahne dili”, sadece kelimelere değil cümle kuruluşuna da bağlı. O zaman sahnede ne yapılmalı? Cümle kuruluşu üzerinde yeniden düşünerek sahne dilini bugünün konuşma dilinde oluşturmalı. Her cümle için bu yapılsın diye de bir kural yok, Amaç, konuşma dilini esas alarak yazarı ve dönemini bir bütünsel söylem olarak nakletmeye çalışmak olmalı. Kelimeler ve söyleyiş, tiyatro aracığıyla dilin ve fikrin oluşmasına/canlanmasına, dönemin algılanmasına da yardım eder. Her toplumun dönem çağrıştıran kelimeleri, ifadeleri vardır. Mesela ”Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalâlettir” cümlesi yabancımız değildir ve bize bir kişiyi, dönemi ve o dönemin ideallerini hatırlatır.

Ben seçilen hikâyelerde nasıl bir mana bütünlüğü olduğunu da çıkaramadım. Çocukluk bayramına ait bir anı, İstanbul’a duyulan özlem, geçim sıkıntısı nedeniyle babanın elbisesinin satılması zorunluluğu, nostaljik bir gemide düğümlenen mesut olamama hali. Fotoğrafhane tüm bunları toplaması için bir “albüm” diye seçilmiş belli ki ama o imge de hikâyeyi ve sahneleri toparlamıyor, fotoğrafçının “Ben sizin fotoğrafınızı çekmem” deyişini anlamlandırmıyor.

Eminim ki bu gösteri, orta öğretimde “ödev” olarak verilecek. Bu gösteriye gelen gençler nasıl bir duygu ile oyundan çıkacaklar? Oyun boyunca sahne ile ilgilenmeyen, ateş böcekleri gibi yanıp sönen cep telefonları ile mesajlaşan o gençler bu oyundan ne anladılar ve nasıl özetleyecekler? Salonda olan Şehir Tiyatroları’nın yöneticilerinin bile gösteri boyunca seyircilerden ikaz almalarına rağmen, kendi aralarında “fısır fısır” konuşmalarına bakarak o gençleri sahneyle ilgilenmediler diye nasıl suçlayabilirim?

Gösteri, günümüz bilgisayar teknolojisini kullanmaya çalışmış. Beş parçadan oluşturulmuş pano üzerine İstanbul görüntüleri, edebiyatçı resimleri yansıtılmış. Oyuncuyu aydınlatan ışık ve yarattığı gölge, pano üzerindeki görüntüleri silikleştiriyor. Ama gene de edebiyatçıların resimleri üstüne isimleri yazılsaymış da “ders” tamam olsaymış.

Sahne dekorunun oyuncu tarafından hazırlanması iyi de “V” şeklinde düzenlenen panolar arasında geçişe yer kalmaması ve bu nedenle oyuncunun her geçişinde takılmama gayretine ne demeli? Oyun başladı ikazından sonra pano üzerine yansıtılan ve bir türlü tamamlanamayan görüntüyü hızlandırmak mümkün değil midir?

Oyunun ilk yarısında kullanılan pano üzerine yansıtılan resimlere alışmışken sahneye köprü kurulduktan sonra fotoğrafhane sahnesinde resim yansıtma olmayışı bence iyi olmamış. Panoların devrilerek köprü haline getirilmesi iyi bir düşünce (Mehmet Emin Kaplan) de tavandan inen parçanın tellerinin yağlanması gerekmiyor mu? Ayrıca gösterinin isminde köprü yok fotoğrafhane var. Belki de tüm sahne tasarımında körüklü fotoğraf makinesi imgesinden yararlanılacakken köprüye odaklanmış olmak ve tavandan sarkan köprü seyir balkonu ile onun oturduğu yükselti gereksiz ve ağır kalmış. Kostüm tasarımcısı (Eylül Gürcan) mı sorumlu elbisenin içindeki temizlemeci etiketinden yoksa o etiket de yorum mu? Bölümler arasındaki besteleri (Mertol Şalt) beğendim de fon müziklerini beğenmedim. Işık (Fatih Mehmet Haroğlu) sahne üstündeki o kadar spota rağmen bence oda aydınlatması gibi. İllüstrasyon (Ceylan Dökmen) ve Video Araştırma ve Kurgunun (Funda Köseoğlu) düzeyi bana üniversite “bitirme” ödevi gibi geldi. Son sahnede, perde üzerine bir türlü “fokuslanamayan” ve ortalanamayan görüntü kimin kusuru? Ya da fondaki, hokkabaz pelerini gibi duran yıldızlı siyah perdelerin ve iki elektrik direğinin oyuna kattığı ne?

Şunu da belirtmem gerekir ki oyun bu sahne (Fatih Reşat Nuri) için tasarlanmamış. Dekor ile ilgili kusurların nedenlerinden biri bu. Ama oyunu hazırlayanlar turne yapacaklarını bilmiyor mu?

Bu oyunun ikinci oyuncuya (Samet Hafızoğlu) ihtiyacı yok bana göre. Bu konuda S.Hafızoğlu’nun da kabahati yok.

Bu yazının sonuna oyuncuyu bıraktım, “kusur”u olmayana ya da en az olana. Arda Aydın, beğendiğim genç oyunculardan biri. Fiziği, ses tonu, telaffuzu, şarkı söylemesi benim gözümde onu öne çıkarmıştır. Youtube’a girin pek çok animasyon filminin şarkılarında onun sesi var, dinleyin bana hak vereceksiniz. Bu kadar iyi şarkı söyleyen bir oyuncunun İBBŞT repertuvarındaki müzikli oyunlarda olmayışını kim açıklayabilir acaba? (Fazla mı “dik” yoksa? Tiyatronun Tanrıları(?) ile arası iyi mi değil?) Ben onun şanssız olduğunu da düşünüyorum. Buluşma Yeri’nde bence oynaması gereken rolü oynamadı mesela. Metni kitabî olan bu oyun da ona düştü. Tek kişilik bir oyunun olanaklarından yararlanacakken, metin, kitabi çıktı. O da tüm gücü ile “kitabına göre” oyunculuk yaptı, yani metne uygun ve oyunculuk sanatına göre doğru ve temiz bir oyunculuk gösterdi. Bu oyunla ödül de aldı. Demek ki oyunculuğu fark ediliyor. Her oyuncuyu zorlayacak bu metni, sinir bozucu bir “kusursuzlukla” oynaması doğal değil. Metnin (ve de yönetmenin sınırlamaları) dışına çıksa gösteriyi “kurtarabilir miydi” diye düşündüm. Zira Saba’nın cümlelerini aynen tekrar etmek sahnedeki gösteriyi “oyun” yapmıyor. Arda Aydın, “kitabına göre” oynadığı için “az kusurlu” çünkü elindeki malzeme bu, ne yapsın!

Bu kadar da olsa “Ziya Osman Saba Gösterisi”nin orta öğretim için bir kazanç olduğunu belirtmeliyim. Ama gösteriden çıkan çocuk, okumak istese onun kitaplarını nereden bulacak ve satın alacak?

İlgi:

Geçen Zaman/Nefes Almak; Varlık Yayınları.

Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi; Varlık Yayınları.

Konuşanlar Bir Hüzünle Sesinde; (der.) Tahsin Yıldırım; Alkım Yayınları

Dillerin Gizli Dünyası; Cevdet Kudret; (yay. haz.) Cemil Kavukçu; Merkez Yayınları

melihanik.blogspot.com

 



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: