Yazarlığın Ağırlığı, Eleştirmenin Hafifliği

Melih Anık

Aniden zihninde bir şimşek çaktı. Önceki yıl onu çok etkilemiş olan bir olayı hatırladı. Komşusu Bibilov, metresi Anna ile yaşıyordu ama çocuklarının Alman dadısına duyduğu ilgiden dolayı Anna’ya kötü davranıyordu. Bibilov’un sarışın Fraulein’la evleneceğini öğrenen Anna evden kaçmış ve kendini bir yük treninin altına atmış, ölmeden önce Bibilov’a bir mektup bırakmıştı “Siz benim katilimsiniz. Mutlu olunuz, şayet katiller mutlu olabiliyorsa.”

Yazar bunu bir kitapta kullanmayı düşünmemişti ama otopside gördüğü Anna’nın cesedinin hayâli gözlerinin önünden bir türlü gitmemişti.

O sıralar evlilik ve kadın hakları konusu toplumun ilgisini çekiyordu. Bir gün oğlunun masasına bıraktığı bir kitabı açıp, karşısına çıkan öykünün ilk cümlesinin etkisi altında kalarak kendi romanının ilk cümlesini not etti.

Romanını yazmaya başladığında modellerini çevresinden topluyordu, karakterlerini betimlemek için kendinden, kardeşinden, karısından, çocuklarından veya arkadaşlarından bir şeyler “araklıyordu”. Hatta dönemin maliye bakanından, mabeyinciden birtakım özellikler aldı. Romanın başkarakteri, Puşkin’in kızına benziyordu. Kadının bedenine uyacak ruhu bir başka arkadaşından aldı. İkinci evliliğini yapan kız kardeşinin yaşadıklarından, sosyetede yaşanan bir skandaldan yansıyanlardan yararlandı. Kendi resmini yapan bir ressamı romanında kullandı. Yazar, görüş alanına giren her şey ve herkesten bir şeyler alıyordu.

Romanının ilk fasikülleri övgüyle karşılanınca “Yazarlık korkunç bir iş, ruhu kirletiyor” diyordu. Hatta zaman zaman umutsuzluğa düşüyor; roman kişileri, kendi istediklerini yazara dayatmaya başladıklarında “Keşke romanı bir başkası bitirse” diye bezginliğe düşüyordu. Başlangıçta kadın kahramanını sevmezken farkında olmadan yarattığı günahkâr kadına ilgi duymaya başladı, onu kendinden geçerek tasvir etti. Romanda İncil’in resmedilmesinden, Zola’nın romanlarından, Tyndall’ın radyan ısısıyla ilgili teorilerinden, Schopenhauer’in öğretilerinden, Lassalle’in önerdiği işçi birliği teorilerinden bahsetti.

“Bir eserin iyi olabilmesi için dile getirdiği ana temayı sevmek gerek” diyordu yazar “Bazen yazmak için oturuyorum ve kendimi daha geniş bir yolda buluyorum.”

Romanının son fasikülüne geldiği sırada Türklere karşı savaş açıldı. O ortamda savaşa karşı çıktı, savaşın savunulmamasını salık verdi. Dostoyevski, bu nitelikte bir yazarın bu derece önemli bir mesele hakkında Rus toplumunda ayrı düşmesine üzüldüğünü açıkladı, onu akıl bozukluğu, doğaya karşı suç işlemekle suçladı. Ortaya çıkan romanda gereksiz uzatmalar olduğu; romanın melodramatik bir saçmalık olduğu söylendi; hatta “içinde bir fikrin gölgesi bulunulan yarım sayfa bile yok” denildi. Yazar, halkın ahlâkını düşürmeye çalışmakla suçlandı. O kendi doğrularında direndi ve “her kelimeyi her cümleyi düşünüp taşınarak yazdığını” söyledi, ifadelerini canla başla savundu ve en önemsiz değişiklikleri bile reddetti.

Yazar Tolstoy, eser Anna Karanina’dır.

Haldun Taner’in Keşanlı Ali Destanı oyunu üzerine son zamanlarda yazılanları okuyunca bir yazarın eser yaratırken yaşadıklarını düşündüm. Biliyorum ki dünya edebiyatında Anna Karanina tek örnek de değil. Keşanlı Ali’nin Kürt Cemali yapılarak “yanlışın düzeltilmesi” gibi saçma sapan bir iddia ile tartışmanın sürüklendiği zeminin kayganlığı karşısında aslında bu tartışmalarda “tehlikeli” bulduğum hususun “yazar”ın egemenlik alanına müdahale ve baskı olarak görmemden kaynaklandığını hissettim. Zira Haldun Taner gibi bir isim üzerine yapılan bu tartışmaların(?) ona bir toz tanesi olarak düşmeyecek kadar önemsiz olduğunu; bu arada “sol görünüşlü” tanımı ile bir paragrafta haklarında “hesap kesilen” Gülriz Sururi, Mehmet Akan, Genco Erkal ve Meral Çetinkaya gibi tiyatromuzun çınar sanatçılarını, bu toz dumanın yok edemeyeceğini biliyorum.

Yazarlarımızın, sanatçılarımızın mahkûm edildikleri bir dünyanın kabahatini onlara yüklemek haksız geliyor bana. Üzüntüm, sağduyu ile düşünmeden ortaya atılan iddiaların beslenebileceği, hazır bir ortamın olmasıdır. Traji komik olan ise Haldun Taner hayatta olsaydı kimse bu iddiayı yapamazdı. Onun yokluğunda yapmak da Fırat Güllü’nün “Böyle bir hazırlığı var mı?” dediği birine düştü.

Ben Keşanlı Ali’den memnunum. Zira onun Keşanlı ya da Ali olup olmaması beni ilgilendirmiyor ve oyunun salt bu tercihe indirgenmesini de anlamıyorum.

Ortaya konan esere gereken değeri vermeden, varsayımlar yaparak kendinde eseri değiştirmek hakkını bulmak öncelikle yazara hakarettir. Kaldı ki öyle anlamayı tercih edenlerin ve gündem yaratmaya çalışanların yaptıkları “tarih okuması”nın doğruluğunu kanıtlama şansımız da yok. Bunu “Beyaz Türk”e getirerek Haldun Taner üzerinden Mc Carthy’cilik mi oynayacağız? Bu anlayışla ebediyete göçmüş yazarlarımızı sorgulamak, tiyatromuzun çınarlarına dil uzatmak ne kadar vicdanîdir? Sırada hangi yazar ve karakteri var? Bu bakış açısını resmileştirmenin bugünün ve yarının yazarları için nasıl bir atmosfer oluşturduğunun farkında mıyız acaba? Öte yandan eline aldığı oyunu istediği gibi yorumlayan tiyatrocularımızın elini kolunu bağlayan mı var? Yap bir Kürt Ali, Laz Ali, Çerkes Ali.

Dünya oynamış Keşanlı Ali Destanı’nı. 1964’den beri İngiltere, Almanya, Lübnan, Çekoslovakya, Macaristan ve Yugoslavya’da yüzlerce kez oynanmış. O ülkelerde hep Türkler mi seyretti; Keşan’ı, Ali’yi bildikleri için mi sevdiler, övdüler o oyunu? Her ülkede olan “Şehre tepeden bakan bir gecekondu mahallesi”nin evrenselliği, oyunun içerdiği “zarif ve derin taşlama”değil midir oyunu alkışlatan? Önümüze serdiği toplumumuzdaki yanlış koşullandırmayı es mi geçelim? Baş edilmez zorbalığa karşı kurnazlığın oyununu görmeyelim mi? Vatandaş olmaya duyulan sınırsız özlemin alaycı ve dokunaklı anlatımı üzerine acı acı düşünmeyelim mi? Haraç alma ilkesine dayalı zorba düzen içinde kendine kahraman arayan, bulduğunu tüketen ama gene de sorunlarından kurtulamamış, gerçeği kendine göre kurgulayan ve destanlar yaratan Sineklidağ; güçlünün koyduğu yasanın egemen olması; hile ile muhtar seçilen Ali ve hileye teşne, yarattığı kahramanın sömürüsüne hedef olan mahalleli, sınıf atlamaya kışkırtan düzen, Ali’nin nereli olduğundan daha mı önemsiz? Bu sorunlar tüm insanlığa ait değil mi? Keşanlı Ali Destanı’nın tiyatromuzda açtığı rolü görmemek için başka taraflara mı bakalım? Oyunun vurguladığı kitle psikolojisini yok mu sayalım; “Türk seyirlik oyunlarının çağdaş bir bileşimi olmasını” göz ardı mı edelim? Yalçın Tura’nın mükemmel müziğini harcayalım mı? Keşanlı Ali Destanı’nda konuşulacak onlarca başlık varken Ali’nin takkesini Veli’ye giydirmenin mantığı ne, hangi aklın ortaya attığı saçma? Kimin haddi? KUŞA mı BAKALIM!

Kaldı ki Haldun Taner’e atfedilen “Konu ne kadar bizdense oyunun üslûbu da o kadar bizden olsun istiyordum” sözlerinin bu kadar yanlış anlaşılmasına ne demeli? “Konu ne kadar bizdense…” demiş yazar. Aslında bunu “okumakta” bu kadar sağır ve kör olunur mu(ön yargılı mı desem?)? “Konu ne kadar bizdense…” Konuyu Kürt Cemali hikâyesinden aldığını biliyor, ondan aldığını bilenlerin olduğunu da biliyor Taner. Bir gün bazılarının timsah gözyaşları ile ruhunu bu şekilde taciz edeceğini görmemiş midir Haldun Taner? Haldun Taner’i tanıyanlar herhalde bu komplo teorisini şaşarak izlemişlerdir. Kendisini tanımaktan onur duyan biri olarak, Haldun Taner’in engin entelektüel dünyası ve insanlığını düşündüğümde, bugün onu bir kalemde silenlerden çok daha zeki ve akıllı ve ağzından çıkanı ve ne yaptığını bilen biri olduğu benim için o kadar net ve kesin ki. Ne demiş Taner: “Konu ne kadar bizdense.” Kürt Cemali’yi “bizden” yapmış, ayrım yapmamış Haldun Taner! Yazıyı okuyan herkes kendi “kurduğu dünyaya” göre yorumlayacaksa işte benden de bir öneri.

Tarihte Anna Karanina “yanlışlığının”(!) düzeltilmesi isteyen biri çıkmamış; esere “Bibilov’un Metresi Anna” demeye cesaret edememiştir aklı başında hiç kimse. Dostoyevski bile yıpratamamış Tolstoy’u. Haldun Taner’e dil uzatanların Dostoyevsky olmadığını biliyoruz. Nesiller birbirini izleyecek, toplum baştan aşağı değişecek ama bu eserler herkes tarafından okunmaya, seyredilmeye devam edecektir. Türkiye’de yaşayan herkesin derdini dert edinmiş olduğu için Türkiye’yi birleştiren Keşanlı Ali Destanı’ndan şeytanın aklına gelmeyeni çıkarmak için akıl tutulmasına uğramış olmak gerek (ön yargılı değilseniz). Ne mutlu ki oyun, Türkiyeli tüm insanlar tarafından anlaşılmış ve sevilmiştir. Her şeye rağmen ve karşı, Türkiyeliler onu koruyacaktır, ben buna inanıyorum.

http://hayatinnabzi.blogspot.com

Not:
Tolstoy ile ilgili kısım Henri Troyat’nın “Lev Tolstoy” isimli biyografisinden alınmıştır. (İletişim Yayınları)
Keşanlı Ali Destanı üzerine yazılanlar Ayşegül Yüksel’in “Haldun Taner Tiyatrosu” isimli eserinden alınmıştır.(Bilgi Yayınevi)



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Okuyucu Yorumları

“Yazarlığın Ağırlığı, Eleştirmenin Hafifliği” yazısına bir yorum var.

  1. Ömer F. Kurhan dedi ki:

    Melih Anık’ın bu kapsamlı değerlendirmesinde, Haldun Taner’in eseri adına, neredeyse bir dokunulmazlık talebi var gibi geldi bana.

    Bu mümkün değil. Bir dönem örneğin Nazım Hikmet’in şiirlerinde kadına bakış açısı sorgulanmıştı. Ya da ünlü Kuvay-ı Milliye Destanı’nın dar milliyetçi bir bakış açısıyla şekillendiği eleştirileri yapıldı. Gerçekten de Nazım Hikmet’in Kürtler bakış açısının bazı Kürt aydınlarıyla (Kamuran Bedirhan)yazışmalarında farklı, bazı sanat eserlerinde farklı biçimler alabildiğini biliyoruz.

    Bu tip eleştirel yaklaşımlar sanatçının eserinin sanatsal prestijinden ziyade o sanat eserinin şekillenemesini etkileyen bakış açısını sorgular. Kestirmeden bir öğretiyi doğrulama ya da yanlışlama derdindeki “eleştiriyi” kast etmiyorum tabii ki. Bu anlamda Moliere’in ya da Shakespeare’in eserlerinde Kral’a atfedilen rol de kritiktir örneğin.

    Fazla uzatmadan:

    Bazı tarihçiler çıkıp Haldun Taner’in “Keşanlı Ali Destan”nı yazarken Kürt unsurunu saklama ya da örtme gereği duyduğunu, bunu bir mecburiyet olarak gördüğünü belirtiyorlar. Bu tespit yanlış değilse, esere ilişkin bir ipucu verir.

    Diyarabakır’da Kürtçe tiyatro yasağının kalkması 2000’li yılların başına denk gelir. Yaklaşık 40 yıl önce durum neydi? tahmin edilebilir sanırım. O yıllarda rahmetli Musa Anter biraz durumu değiştirmek istedi (oturup Kürtçe bir oyun yazdı), başına gelmedik şey kalmadı. Öyle ki, Türkiye’de Kürtçe oyun yazımı ancak 1990’larda yeniden başlayabildi. Musa Anter de 1990’ların kanlı kargaşa döneminde faili meçhule kurban gitti.

    Burada kısır bir polemik yaşansın istemem ama, aslında bugünü de içine alan geçmişle bir yüzleşme gerekli diye düşünüyorum. Bir yanda 2000’li yıllara kadar açıkça bastırılan bir Kürtçe tiyatro olgusu var. Diğer yanda Kürt insanını doğu şivesiyle temsil etmeye çalışan, halk arasında “Kürt” lakabı görece rahat kullanılabildiği halde sahnede dile getirilmesinin sansür konusu olabildiği bir durumdan söz ediyoruz.

    Keşanlı Ali tabii ki etnik indirgemecilik perspektifiyle tartışılmamalı, ama o esere damgasını vuran etnik-kültürel değişken de göz ardı edilmemeli. Ucuz ve sevilmeyen bir eser olsa, zaten bu tartışmanın pek anlam ve önemi kalmazdı.

    Keşanlı Ali nasıl sahnelenmeli?

    Ben olsam Kürt unsuru üzerindeki örtüyü kaldırmanın yollarını arardım. Belki köklü bir yaklaşımla, İngilizce “based on” denilen şekilde eseri bir çıkış noktası olarak kabul ederdim. Elbette telif hakları çerçevesinde bu serbestlik tanınıyorsa. Basitçe isim değişikliği ya da ne bileyim Kürtçeye çevirerek olabilecek bir şey değil bu. Sahnelemeye dönük bu dramaturjik yaklaşım, oyun hakkında bazı değerlendirmelerde bulunan tarihçileri ciddiye aldığımı ve 2011 yılında otosansüre gerek duymadığımı gösterirdi diye düşünüyorum. Fakat bu yaklaşımı evrensel bir mecburiyet olarak tabii ki öneremem.

    Sonuç olarak Melih Anık’ın tartışmayı zenginleştirmesini önemli buluyor, özellikle son cümlesindeki düşünceye katılıyorum.

Yorum


işlemi tamamlayınız: